PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.compkkyacozum.com - HD Belgeseller - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 pkkyacozum.com 1PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Hayat Nasıl Başladı?http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/248189/hayat-nasil-basladihttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/248189/hayat-nasil-basladiSat, 20 May 2017 18:18:14 +0300Kut’ül-Amare Zaferi1. Dünya Savaşı yılları...

Kadim Mezopotamya toprakları...

Korkusuz Türk askerleri Dicle’nin kıyısındaki Kut bölgesinde dönemin en güçlü ordularından biri olan İngiliz ordusuna karşı amansız bir mücadele verdi. Yabancı işgal güçleri tarafından vatan toprakları saldırıya uğrayan Türkler Allah’ın onlara verdiği iman gücüyle bu topraklarda bir destan yazdı.

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı devleti dört bir yandan abluka altındaydı. İmparatorluk günden güne parçalanıyor, topraklarımız elimizden alınıyordu. Bu amansız saldırıya direnen Türkler dört bir cephede vatan savunması yapıyordu. Vatan toprağını korumayı ve bağımsızlığı namus bilen Osmanlının yiğit evlatları, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan İngilizleri Çanakkale’den geçirmediler. Batı Anadolu’da hüsrana uğrayan İngilizlerin hedefi bu kez Bağdat’tı. Peki İngilizler Bağdat’ı neden bu kadar önemli görüyordu?ara

İngilizler Bağdat’ı istiyordu çünkü zengin petrol yatakları bu topraklardaydı. Ayrıca İngilizler Basra Körfezi'ni ele geçirdikleri takdirde denizlere de tam hakimiyet sağlayacak ve o dönem sömürgeleri olan Hindistan ile direkt bağlantı sağlanabilecekti. Ve tabi İngilizlerin bölgedeki Arap aşiretlerine hükmetmesi de Osmanlı'ya karşı net üstünlük anlamına geliyordu. Bu da bölgenin tamamıyla kontrol altına alınması demekti.

İngiliz ordusu 22 Kasım 1914'te Basra'yı işgal ederek Irak cephesini açtı. General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri 24 Temmuz 1915 günü Bağdat’a doğru ilerlemeye başladı. Bu ilerleyiş karşısında Irak Umum Kumandanı Nurettin Bey komutasındaki birlikler 28 Eylül 1915 tarihinde Bağdat'a yaklaşık 30 km mesafede bulunan Selman-ı Pak bölgesine taktiksel olarak çekildi. İngilizler, 6 ay sonra yaşanacaklardan habersiz, 29 Eylül 1915'te zafer edasıyla Kut şehrini ele geçirdiler. Ancak bu işgal dönemin İngiliz ordusu için bir felaketin başlangıcı olacaktı.

Osmanlı askerlerinin taktiksel olarak boşalttığı Kut’ül-Amare’yi üs olarak kullanan İngiliz ordusunu zor günler bekliyordu. Karşı saldırıya geçen Osmanlı birlikleri 5 Aralık günü Kut’ül-Amare önlerine geldi. Aralık ayı boyunca Kut’ül Amare’de sıkıştırılan İngiliz birlikleri şiddetli çarpışmalar sonrasında 27 Aralık’ta kuşatılarak çember içine alındı. Bu sıkı kuşatmanın yarılması için İngiliz birliklerine zaman zaman yardım desteği gönderiliyordu. Ancak nehirden yapılan cephane ve yiyecek yardımı yeterli olmuyordu. İngiliz ordusu şehirde sıkışıp kalmış, İngiliz birlikleri Kut’ül Amare’de büyük kayıplar veriyordu.

Kütul Amare’de Türk ordusu tarafından kuşatılan İngiliz birlikleri için kaçınılmaz son yaklaşıyordu. Kuşatma biraz daha devam ederse perişan durumda olan İngiliz ordusu tümüyle yok olabilirdi. Bu aşamada, İngiliz derin devletinin karanlık işlerinde kullandığı sonradan Arabistanlı Lawrence olarak ünlenen ajan Thomas Edward Lawrence son çare olarak bölgeye gönderildi.

ARABİSTANLI LAWRENCE, KUTUL AMARE’DE

Nisan 1916’da Kutü’l-Amare’de Osmanlı birlikleri tarafından kuşatma altına alınan General Townshend komutasındaki 13 bin kişilik İngiliz birliğini kurtarma operasyonu için ajan Lawrence, İngiliz Savaş Bakanlığı’nca gizli görevle Irak’a gönderilmişti. Lawrence, Albay Beach ve Türkçe’yi iyi konuşan bir başka ingiliz ajanı Aubrey Herbert ile birlikte, Türk Generali Halil Paşa'ya, kuşatılmış olan İngiliz garnizonunu serbest bırakması için önce bir milyon Sterlin, kabul etmezse iki milyon Sterlin rüşvet teklifiyle gönderilmişti. Halil Paşa bu İngiliz önerisini büyük bir öfkeyle reddetti.

İngiliz derin devletinin Kut’ül Amare kuşatmasını kaldırabilmek amacıyla Halil Paşa’ya rüşvet teklifi için özellikle ajan Lawrence’ı seçmesinin önemli etkenlerden biri onun Türklere duyduğu nefretti. İngiliz ajan Lawrence, 5 Nisan 1913'de Oxford'dan Bayan Reider'a gönderdiği mektubunda Türklere karşı olan düşmanlığını şöyle ifade ediyordu.

(Aziz Türk Milleti’ni tenzih ederiz)

...Türkiye'ye gelince, Türkler aşağı! Ama korkarım ki onlarda hayat değil, yapışkanlık var. Onların kayboluşu, bir zamanlar iyi yönetim yetenekleri olan Araplar için bir fırsat oluşturacak. i]

İngiliz gizli servisi ajanı Lawrence, Türk düşmanlığı da dahil olmak üzere İngiliz derin devleti mensuplarının klasik tüm özelliklerini taşıyordu. Lawrence’ın özgeçmişini kaleme alan David Garnett onu, “kendini beğenmiş, eza çekme ve zulme uğrama kompleksine sahip bir kişilik"[ii] olarak tarif ederken bir başka yazar Richard Aldington’a göre Lawrence, “yapmacık ve övünmekten hoşlanan biri, kendi kendine önem vermiş bir egoist, hatta homoseksüel”di.[iii]

KUTUL AMARE’DE İNGİLİZ BİRLİKLERİ TESLİM OLDU

Kut’ül Amare kuşatmasını sona erdirebilmek için rüşvet dahil her yolu deneyen İngiliz derin devletinin tüm çabaları sonuçsuz kalır ve 6 ay süren kuşatmanın sonunda İngiliz ordusu, 29 Nisan günü Türk ordusuna teslim olur. Başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 asker Türk ordusu tarafından esir alınır. Bu yenilgi Avrupa’da şok etkisi oluşturmuştu. Gazeteler “İngilizlerin Çanakkale’den sonraki en büyük hezimeti” değerlendirmesi yapıyorlardı. Bu, İngiliz tarihinde tek bir kuşatmada bu kadar çok sayıda askerin esir düştüğü tek savaştı. İngiliz tarihçisi James Morris, Kut'un kaybını "Britanya askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslim" olarak tanımlar.

1. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’den sonra gelen, Türklerin bu ikinci zaferi ülkenin dört bir yanında, bedenlerini düşmana siper edip vatan topraklarını savunan askerlerimiz için büyük bir moral oldu. Bu öyle iyi bir haberdi ki Osmanlı lirasının piyasadaki değeri bile artmıştı.

İNGİLİZ DERİN DEVLETİNİN MÜSLÜMANI MÜSLÜMANA KIRDIRMA TAKTİĞİ

İngilizler, Çanakkale’de olduğu gibi Kut kuşatmasında da kendi sömürge toprakları olan Hindistan’dan askerler getirmişlerdi. Bu askerlerin büyük bölümü Müslüman’dı ve din kardeşleri olan Müslüman Türklere karşı savaşmak istemiyorlardı. Nisan 1915’te Hint alaylarından birine ait 3 Trans Border Pahtan Bölüğündeki askerler Türklere karşı savaşmak istemediklerini açıkça söylemişlerdi. Kut kuşatmasının hemen öncesinde 17–19 Temmuz 1915 tarihinde 5 Müslüman Hintli er, silahlarıyla kaçarak Türklere iltica etmişti. Bu Hintli askerler sorgulanınca İngiliz ordusunda görevli çok sayıda Hintli Müslüman askerin de Türklere iltica etmek istedikleri öğrenilmişti.

Osman Bey Tepesi hücumunda yaşananlar da Hint askerlerinin İngilizler tarafından zorla Türklere karşı kullanıldığını göstermişti. Hücum sırasında Türk tarafına geçmek isteyen Hint askerlerine,  İngiliz askerleri arkadan ateş etmişti.[1] Kuşatma boyunca 147 Hintli Müslüman asker Türk bölgesine sığındı, bir o kadar da başarısız sığınma girişimi yaşanmıştı. Türklerin tarafına geçemeyenler de savaşmamak için sağ ellerinin işaret parmaklarını yaralıyorlardı. Daha kuşatmanın başında 500 Müslüman Hint askerinin hasta olmadığı halde hasta olduğunu iddia ederek Müslüman Türklere karşı savaştan geri durması General Towshend’ı çileden çıkarmıştı. Buna bir çözüm bulunmalıydı yoksa İngiltere büyük bir kayıp verecekti.

Büyük Britanya ordusunda görev yapan İngiliz askerlere göre daha az maaş alan ve daha az yemek verilen Hint Müslüman askerlerini, Türklere karşı savaşa ikna edebilmek için bir kez daha İngiliz ajanları devreye girdi. Kadın ajanlardan Gertrude Bell, ajan Aubrey Herbert ve başta Arabistanlı Lawrence olmak üzere İngiliz derin devletinin pek çok elemanı on binlerce Hintli Müslümanı İngiliz ordusu tarafında Türklere karşı savaştırabilmek için bölgedeydi. İngilizler Çanakkale’de olduğu gibi zorlu savaş koşullarında kendi askerlerini riske atmayıp silah zoruyla ordularına kattıkları, olanlardan habersiz Müslüman Hintlileri kullandılar. Hintli askerleri psikolojik olarak ikna etmek için savaş alanlarının isimlerini bile değiştirdiler.

İngiliz birlikleri Aziziye’de Selmanıpak’a ilerleme hazırlıkları yapıyordu. Burası Peygamberimiz (sav)’in yanında savaşlara katılan sahabe Selman-ı Farisi’nin türbesinin bulunduğu yerdi. Eğer Hintli Müslüman askerler bunu öğrenirlerse Türklere karşı savaşmayı bırakabilirlerdi. Bunu önlemek için General Towshend buranın ismini, eski çağlarda kullanılan adıyla Ctesiphon olarak değiştirdi. Her türlü hileye başvurarak Hindistan’dan zorla savaşmaya getirdiği Hintli Müslümanları, Kut'ül-Amare'de Müslüman Türk kardeşlerinin üzerine saldırtan İngiliz derin devleti, 23 bin Hintli Müslümanın zorlu savaş koşullarında ölümüne sebep oldu.

OSMANLI ÜMMET RUHU

İngiliz derin devleti, Osmanlı’yı içten çökertmek amacıyla Balkanlar’da, Arap Yarımadası’nda, Hindistan’da Osmanlı tebaasını merkezi yönetime karşı kışkırtma politikaları izliyordu. Bu sayede, Osmanlı’nın parçalanmasını İngiliz askerlerini riske atmadan hızlı ve pratik yollardan halledebilecekti. Geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı topraklarında İngiliz derin devletinin elemanları radikal milliyetçilik propagandasını tebaalara yayarak bölgesel isyan ve ayrılıkları körüklediler. Bu propagandada en büyük hedef, Halife'nin "Cihad-ı Ekber" yani “Büyük Savaş” ilanını etkisiz kılmaktı. Eğer Hintliler ve Araplar Osmanlı bayrağı altında birleşip savaşacak olursa bu dönemin İngilteresinin sonu olurdu. Bunu önlemek için, derin devlet elemanlarını Osmanlı coğrafyasına yayıp fitne tohumlarının çoktan yeşermesini sağlamıştı. Arabistanlı Lawrence adıyla tanınan ajan Lawrence ve kadın ajan Gertrude Bell başta olmak üzere İngiliz derin devletinin Ortadoğu’da görevlendirdiği yüzlerce ajan, Bağdat, Kahire arasındaki Arap bölgesinde faaliyet yapıyordu. İngilizlerin, Osmanlıya karşı Arapları ayaklandırma girişimlerine Kürt ve Arap aşiretler karşı koydular. Kut’ül Amare’de kazanılan zaferde, Osmanlı ile hareket eden Kürt aşiretlerin, bir kısım Arap aşiretlerin hatta Şii Arap aşiretlerin rolü büyük oldu. Mekke emiri Şerif Hüseyin emrindeki Araplar dışında 1. Dünya Savaşı boyunca meskun yerlerde Türklere isyan eden Arap olmamıştı. Araplar ve Kürtler, Çanakkale’de, Aydın’da Türk kardeşleriyle omuz omuza çarpışıp şehit oldular. [iv]

KUT’UL AMARE’NİN FATİHİ HALİL PAŞA’NIN ZAFER MEKTUBU

Yüzyıllarca Osmanlı’ya bağlı olarak Halife’nin himayesinde huzur ve güven içerisinde yaşayan Araplar, Kürtler, Hintliler, Balkan Müslümanları 1. Dünya Savaşı’nda İslam topraklarını düşman işgalinden kardeşlik ruhuyla hareket ederek korumaya çalıştı. Bu uğurda Arap, Kürt, Şii, Sünni, Arnavut, Çerkez her ırktan, her etnik gruptan on binlerce Müslüman şehit oldu ama düşmana boyun eğmedi. Kut’ül Amare’de dönemin en güçlü ordularından biri olan İngiliz ordusuna karşı kazanılan zafer de bu kardeşlik ve birlik ruhunun feveran ettiği anlardan biriydi.  Bu zaferin büyük kumandanı Halil Paşa’nın 29 Nisan 1916 tarihli emri, o gün canlarını Allah için, İslam için, vatan için, bayrak için feda eden Müslüman evlatlarının asil ruh halini şu muhteşem sözlerle anlatıyor.

Orduma;

Arslanlar!

1- Bugün Türklere şeref'ü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes semasında (güneşli gökyüzünde) şühedamızın (şehitlerimizin) ruhları şad'ü handan (sevinçle) pervaz ederken (süzülürken), ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

2- Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah'a hamd-ü şükür eylerim. Allah'ın azametine bakınız ki, bin beş yüz senelik İngiliz Devleti'nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan Harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.

3- Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut'u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut'da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

4- Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır (zorlanacaktır).

5- İşte Türk sebatının (sabrının) İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale'de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

6- Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül eden (olgunlaşan) vaziyet-i harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin (gelecekteki başarımızın) parlak bir başlangıcıdır.

7- Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken (kutlarken) şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar. Şühedamız, (şehitlerimiz) hayatı ulyatta, semavatta (gökyüzünde) kızıl kanlarla pervaz ederken (süzülerken), gazilerimiz de atideki (gelecekteki) zaferlerimizle nigehban olsunlar.

Mirliva Halil

Altıncı Ordu Komutanı

29/Nisan/1916- Bağdat

Unutturulmak istenen 29 Nisan Kut Bayramı

29 Nisan Kut Bayramı. Bu belki sadece dedelerimizin hatırladığı hatta onlara da unutturulmaya çalışılan bir bayram. Oysa Kut’ül Amare’nin büyük kumandanı Halil Paşa zafer konuşmasında ne demişti? “Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken (kutlarken) şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar.” Evet, Paşamızın bu emri Türkiye’nin NATO´ya üye olduğu 1952 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yerine getiriliyor, 29 Nisan “Kut Bayramı” olarak kutlanıyordu. Ancak Kut'ül Amare Zaferi'nin sürekli hatırlanması İngiliz derin devletinin hoşuna gitmemiş olacak ki, Türkiye’nin NATO üyeliğinin hemen ardından, İngilizlerin isteğiyle, bu şanlı zaferimiz hem milli eğitim müfredatından çıkarıldı hem de her yıl ülke çapında yapılan kutlamalar durduruldu. Amaç yeni nesillerin bu zaferi bilmemesi, eskilerin de unutmasıydı. Ancak İngiliz derin devletinin bu oyunu da bitti ve artık Kut’ül Amare Zaferi her yıl 29 Nisan’da büyük kutlamalarla, Kuran kıraatleriyle coşkuyla anılıyor.

Tarihi belgeler bize İngiliz derin devletinin, tarihin her döneminde entrika ve hilelere başvurarak halkları kandırıp, kapsamlı savaşlar çıkarmaktan geri kalmadığı gösteriyor. O dönemde, çeşitli milletlere mensup 9 milyon ölü, 30 milyon kayıp, sakat ve yaralı insanı geride perişan bırakan İngiliz derin devletinin zihniyeti bugün de devam ediyor. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında çeşitli oyunlarla barıştan yana olan ABD’yi oyuna getirerek dünyayı savaşa sürükleyen de bugün Ortadoğu’yu kana bulayan da yine İngiliz derin devletinin entrikalarıdır. “Kimyasal silah var” diyerek ABD’yi Bağdat’a işgale ikna eden İngiliz derin devletidir. O günden bugüne Ortadoğu’da akan kan bitmedi. Saldırının, patlamanın yaşanmadığı, bir masum çocuğun şehit olmadan güneşin battığı tek bir gün neredeyse olmadı. İngiliz derin devleti “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” ideali için Ortadoğu’yu dev bir karanlığa, felakete sürükledi. Sözde Arapları korumak, onları özgürleştirmek, barış ve demokrasiyle tanıştırmak adına milyonlarca masum Müslümanı, başlarına bombalar yağdırarak şehit eden, on milyonlarcasını da dul, yetim, öksüz, mülteci, hasta, sakat ve yaralı hale getiren “üst-akıl” İngiliz derin devletidir.

 

 
[1] Vahdet Keleşyılmaz, Teşkilâtı Mahsûsa’nın Hindistan Misyonu (1914–1918), Atatürk Araştırma 
Merkezi, Ankara 1999, s.137-138. 


[i] David Gamet (cd.), The Letters of T. E. Lawrence of Arabia, Londra 1964, s. 15a.

[ii] David Gamet (cd.), The Letters of T. E. Lawrence of Arabia, Londra 1964, ss. 351-3

[iii] Richard Aldington, Lawrence of Arabia: A Biographical Inquiry, Londra 1969.

[iv] Feridun Kandemir, Medine Müdafaası, İstanbul, 2007.

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/246812/kutul-amare-zaferihttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/246812/kutul-amare-zaferihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/50-kisa-filmler-mutlaka-izleyin/kutul-amare-zaferi.jpgMon, 01 May 2017 20:19:14 +0300
Sonsuz Hayatın Kapısı Ölümhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/246546/sonsuz-hayatin-kapisi-olumhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/246546/sonsuz-hayatin-kapisi-olumWed, 26 Apr 2017 17:24:43 +0300Fosil Avcısı - 3 - Muğla Müzesihttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/244033/fosil-avcisi---3http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/244033/fosil-avcisi---3Fri, 10 Mar 2017 20:49:16 +0200Ashab-ı KehfKutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'de aktarılan geçmiş kavimlere dair kıssalar insanlara pek çok konuda yol göstericidir. Peygamberlerin hayatları, kavimlerine yaptıkları tebliğler ve uygulamaları iman edenler için birer örnektir. Bunun yanı sıra Kuran'da geleceğe dair işaretler ve müminlerin üzerinde düşünmesi gereken bazı sırlar da vardır. Kehf Suresi bunlardan bir tanesidir.

Kuran'ın "Kehf" (yani mağara) isimli 18. suresinde, Allah'ı tanımayan, inananlara karşı baskı ve zulüm uygulayan bir rejimden sakınmak için bir mağaraya sığınan gençlerden söz edilir.  Ashab-ı Kehf'in yaşadığı şehir ve sığındığı mağara konusunda çeşitli kaynaklarda değişik yerler gösterilmektedir. Bu mağaranın neresi olduğuyla ilgili hem Müslüman, hem Hıristiyan kaynaklara göre en makul görünen bir kaç yer vardır. Bu yerlerden biri Efes’te, biri Tarsus’ta, bir diğer görüş ise mağaranın Afşin’de olduğudur.

Genellikle Hıristiyanlar tarafından kabul edilen görüş, Kehf Ehli’nin sığındığı mağaranın Efes’te bulunan 7 uyuyanlar mağarası olduğudur. (Görüntüye Altuğ Bey girene kadar şu görüntü kullanılabilir. KEHF 0.MOV) Ashab-ı Kehf'in Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Efes’te yaşamış olması, onlara göre büyük ihtimaldir. Bazı Müslüman tefsirciler de Efes’deki Yedi uyuyanlar mağarasının Kuran’da bahsi geçen mağara olduğunu düşünürler. (Efesteki çekimlerden şu görüntüler kullanılabilir: SGNFLM_S001_S001_T061.MOV. SGNFLM_S001_S001_T057.MOV (Altuğ bey görüntüye girene kadar) Ya da: SGNFLM_S001_S001_T059.MOV, SGNFLM_S001_S001_T060.MOV)

Ashab-ı Kehf'in yaşadığı yer olarak gösterilen ikinci yer ise Tarsus'tur. Gerçekten de Tarsus'un kuzeybatısında Encilüs veya Bencilüs adıyla bilinen dağda Kuran'daki tariflere uygun bir mağara vardır. Tarsus fikri birçok İslam aliminin de ortak görüşü olmuştur.

Hemen hemen tüm Hıristiyan kaynaklar, Kuran’da Kehf Suresi’nde haber verilen Kehf Ehli gençlerinin sığındıkları mağaranın bulunduğu yer olarak Türkiye’de 3 yerden bahsederler. Bunların birisi Efes’tedir, diğeri Kahramanmaraş Afşin’de, ve şu an bizim dikkatimizi çeken yer ise Mersin’in Tarsus ilçesinde bulunan Yedi Uyurlar Mağarasıdır.  Müslüman tefsircilere göre Kuran’da bildirilen Kehf Ehli’nin sığındığı mağara ve olayların geçtiği yer kuvvetle muhtemel yer olan Tarsus’tayız.

Burada bulunan Yedi Uyuyanlar Mağarasına ismini veren Yedi Uyurların Kuran’da Kehf Suresi’nde haber verilen Kehf Ehli gençleri olduğu düşünülmektedir. Biz de şimdi Kuran’da anlatılan Kehf Ehli’nin bulunduğu varsayılan mağarada bulunuyoruz.

Kehf Suresi'nin bahsi geçen gençlerin bir mağaraya "sığındıkları" bildirilmektedir. Kehf Ehli'nin mağaraya sığınmalarının nedeni dönemin baskıcı sisteminin oluşturduğu ortamdır. Kendi fikirlerini rahatça söyleyemeyen, doğruları anlatamayan, Allah'ın dinini gerektiği gibi tebliğ etmeleri engellenen Kehf Ehli, çözümü bu toplumdan uzaklaşmakta bulmuştur.

İslami kaynaklarda Ashab-ı Kehf (yani Mağara arkadaşları) olarak adlandırılan ve  7 genç kişiden oluşan bu arkadaş grubunun hikayesi şu şekilde :

Ashab-ı Kehf Hıristiyanlığı seçer ve putperestliği reddederler. Bundan dolayı da yaşadıkları dönemin din karşıtı hükümdarının baskı ve zulmü ile karşılaşılar. Bulundukları topluma putperestliği terkedip, Allah'ın dinine yönelmeleri konusunda birçok uyarılarda bulunurlar. Toplumun dine çağırmalarına kayıtsız kalmaları, imparatorun baskıyı arttırması ve ölüm ile tehdit edilmeleri sebebiyle gençler yaşadıkları yerden uzaklaşmaya karar verirler. Ayetlerde Allah'ı bırakıp imparatora ve din karşıtı bir sisteme boyun eğmeyi kabul etmeyen bu gençlerin şöyle dedikleri haber verilir:

Şeytandan Allah’a sığınırım

... Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? (Kehf Suresi, 14-15)

Allah, Kehf kıssasında, inkarcı kavimlerinden ayrılan iman sahibi gençlerin, yaşadıkları yerden uzaklaşıp mağaraya sığınmayı tercih ettiklerini Kehf Suresi’nin 16. ayetinde şöyle bildirilir:

 (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın." (Kehf Suresi, 16)

Ayette Kehf Ehli'nin inkarcıların fikir sisteminden tamamen ayrıldıkları, uzaklaştıkları ifade edilmektedir. Bu ayrılık, inkarcılarla iman edenler arasında fikri bir çatışma meydana getirmiştir. Ve inkar edenler Müslümanlar üzerinde bir baskı oluşturmuşlardır. Bu baskının neticesinde iman edenler kendilerini tamamen tecrit etme ve inkarcılardan tamamen koparma ihtiyacını hissetmişlerdir. Mağaraya sığınma da bu tecrit durumunu ifade etmektedir. İşte biz de şu anda ayette bahsi geçen Ashab-ı Kehf gençlerinin sığındığı düşünülen mağaradayız.

Allah, Kehf Suresi 14. Ayette bu gençlerin Kendisi'ne iman etmede ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını da bildirmiştir.  

Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız." (Kehf Suresi, 14)

Ayette, Kehf Ehli'nin gizlendikleri dönem sona erdiğinde, kralın karşısına çıktıkları belirtilmektedir. Bu dönem, Allah'tan başka güçlerin ilah haline getirildiği, inkarın insanlar arasında yayıldığı ve din ahlakından uzaklaşıldığı bir dönemdir. Müslümanların inançları baskı altına alınmıştır. Buna rağmen Kehf Ehli krala hiçbir koşulda "Allah'a Bir olarak iman etmekten" vazgeçmeyeceklerini, Allah'tan başka hiçbir şeye tapmayacaklarını söylemişlerdir. Eğer usulen de olsa tersini söyleyecek olsalar, bununla Allah'a karşı suç işlemiş olacaklarını samimi kanaatleri olarak ifade etmişlerdir.

Ahir zaman da, insanların Yüce Allah'tan başka ilahlar edindikleri, inkarı yaygınlaştırdıkları bir dönemdir. Aynı şekilde ahir zamandaki samimi Müslümanların da, dönemin baskıcı ve totaliter rejimleri karşısında imanlarını aynı kararlılık ve cesaretle korumaları gerekmektedir.

Dönemin baskıcı, zalim ve otoriter kralı karşısında gösterdikleri bu cesur ve kararlı tutum, onların samimi Müslümanlar olduklarının da bir delili niteliğindedir. Herşeyi kaderde en güzel şekilde Allah yaratır ve Allah dilemedikçe hiçbir güç onlara bir zarar veremez. Bu gerçeği bildikleri için çok güzel bir tevekkül ve kararlılık örneği göstermişlerdir. Ayette geçen "raptetmiştik" ifadesi herşeyi kaderde Allah'ın yaptığına bir işarettir. İman edenlere zorluklar ve sıkıntılar karşısında sabretme gücünü de, kararlılığı da veren Allah'tır.

Ayrıca Kehf ehlinin Allah'a olan güçlü bağlılığının ve sadakatinin önemli belirtilerinden biri bu kişilerin genç olmaları.  Kehf Ehli, genç olmalarına rağmen, bu gençliklerinin kendilerine sağladığı tüm imkanları, Allah'ın rızasını kazanmak için kullanmaya adamışlardır. 

Allah'a ibadet edebilmek için, herşeyden vazgeçip bir mağaraya sığınmayı göze almış olmaları ve böylesine bir kararlılık göstermeleri, şüphesiz ki bu gençlerin Allah'a olan güçlü sevgileri, bağlılıkları ve sadakatleriyle açıklanabilir. Allah Kuran'da, Kehf Ehlinin Allah'a olan güçlü imanlarını ve göstermiş oldukları teslimiyetli tavırlarını şöyle bildirir:

Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini Bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: "Rabbimiz, Katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl). (Kehf Suresi, 9-10) 

Gençlerden oluşan Kehf Ehli'nin yaşadıkları alışılmışın dışında, metafizik olaylardır. Hayatlarının her anı mucizevi gelişmelerle doludur.  Kehf ehlinin mağaraya çekildikten sonra uzun yıllar mağarada uyudukları bir sonraki ayette şöyle anlatılır:

Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).”  (Kehf Suresi, 11)  

Günümüzde de bir kısım Müslümanlar bir nevi rahmani uyku içindedirler. Bu sayede, insanları dinden uzaklaştırmaya çalışan materyalist ideolojilerin sebep olduğu belaların dehşetinden ve şiddetinden etkilenmemektedirler. Bu maddeci akımlar yüzünden oluşan ahlaki dejenerasyondan, zulüm ve kargaşadan etkilenmeden Kuran ahlakını yaşamayı sürdürmektedirler.

Onların Sayısını Sadece Allah ve Az Sayıda Kişi Bilmektedir

Çeşitli dini kaynaklarda Kehf ehlinin 7 gençten oluştuğu anlatılır. Mağaranın ismi de bu yüzden “Yedi Uyurlar” olarak anılır. Kuran ayetlerinde kaç kişi olduklarına dair bilgi şöyle verilmiştir:

(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: "Üç'tüler, onların dördüncüsü köpekleridir." Ve: "Beştiler, onların altıncısı köpekleridir" diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. "Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir" diyecekler. De ki: "Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez." Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. (Kehf Suresi, 22)

Bu ayette Kehf Ehli'nin kaç kişi oldukları hakkında zanla tahminlerde bulunan insanların durumundan bahsedilmektedir. Oysa ayette bu sayıyı sadece gaybın tek sahibi olan Rabbimizin bildiği ve bu bilgiyi de ancak az sayıdaki kullarına bildirdiği ifade edilmektedir.

Ayetin devamında, bilinmeyen bir konu üzerinde tartışmanın, sürekli yeni fikirler getirmenin, tahminlerde bulunmanın doğru olmadığı da bildirilmektedir. Böyle bir tartışma ayette, "bilinmeyene-gayba taş atma" olarak ifade edilmektedir. 

Ayetinin sonunda geçen "onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma" şeklindeki ifade ise iman edenlerin vahiyle bildirilenlerin dışında hiçbir bilgiye rağbet etmemeleri gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü gaybı bilen Allah'tır. İnsanların kendi bilgilerine, zanlarına ve yorumlarına dayanarak ortaya attıkları yanlış rivayetlerin müminler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Dolayısıyla kaynağı belli olmayan, ağızdan ağıza dolaşarak gelen, kulaktan dolma aktarılan, uydurma rivayetlere, haberlere önem vermemeyi Allah bu ayetle yasaklamaktadır.

Bu ayette dikkat çekilen bir diğer konu da Kehf ehlinin köpekleridir. Kehf Suresi 18. Ayette deSen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu.” ifadesiyle Kehf Ehli'nin köpeklerinden söz edilerek, müslümanların hayvan sevgisine de dikkat çekilmektedir. Ayrıca Müslümanların güvenlik amacıyla bekçi köpeği bulundurabileceklerine işaret edilmiş olabilir. Müminler, hayvanları koruma amacının dışında,  onlara duydukları sevgi ve şefkat nedeniyle de yanlarında tutarlar. Köpek güvenilir bir canlıdır, dostane bir tavrı vardır, sahibine sadıktır, tehlikeyi hemen fark edebilecek kadar hassastır ve refleksi çok yüksektir. Dolayısıyla ayette, Müslümanların öncelikle Allah'a sığınıp, daha sonra da kendilerini koruyup kollamak için bir tedbir olarak bekçi köpeği edinebileceklerine işaret ediliyor olabilir.

Ashab-ı Kehf’in Mağarada Kalış Süresi

Ayetlerde Ashab-ı Kehf'in mağarada uyku halinde  kaç yıl kaldıkları tam olarak bildirilmez. Bunun için yıllar yılı tabiri kullanılır ki sürenin çok kısa olmadığı buradan anlaşılmaktadır. Ayette üç yüz yıl kaldıkları bildirilmektedir. Uyanmalarına yakın bir zamanda bu süre uzatılmış ve üç yüz yılın üzerine dokuz yıl daha eklenmiş olabilir. Böylece onlar mağarada üç yüz dokuz yıl kalmış olabilirler. Ayet şu şekildedir:

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar. De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz." (Kehf Suresi, 25-26)

Mağaranın Konumu

Kuran tefsirlerinde Kehf ehlinin uyuduğu mağaranın ağzının kuzeye baktığından ve bu nedenle güneş ışığının içeri girmediğinden de söz edilir. Böylece mağaranın önünden geçen birinin içeriyi görmesi de mümkün değildir. Bu durum Kuran’da şu şekilde bildirir:

"(Onlara baktığında) görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın ayetlerindendir." (Kehf Suresi, 17)

Kehf Ehli’nin yaşamlarından alınacak bazı dersler

Daha sonra Allah'ın takdir ettiği zamanda, O'nun dilemesi ile bu gençler uyanmışlardır. Ayette Kehf Ehli'nin mağarada ne kadar süre kaldıklarıyla ilgili aralarında bir konuşma geçtiği de aktarılmakta, ardından ise bir kişinin "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir" dediği bildirilmektedir.

Burada önemli olan husus, anlaşılmayan ya da sonucu bulunamayan herhangi bir konu olduğunda, müminlerin hemen "Allah bilir" deyip, hayır ve hikmeti Allah'a bırakmalarıdır. Çünkü gaybı sadece Allah bilmektedir. O nedenle de insanların bilmedikleri bir konu üzerinde tartışmaları, cevabını araştırıp bulmaya çalışırken bunun sıkıntısını yaşamaları tevekküllü bir tavır olmaz. Önemli olan o anda gösterilen teslimiyet ve hemen kaderin hatırlatılmasıdır.

Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin." (Kehf Suresi, 19)

Bu ayette müminlere başka işaretler daha bulunmaktadır.  Bunlardan birincisi müminlerin alışverişe gönderdikleri kişiden herhangi bir yiyecek değil, temiz yiyecek istemeleridir. İman edenlerin temizlik konusundaki hassasiyetleri pek çok Kuran ayetinde bildirilmektedir. Kehf Suresi'nin bu ayetinde dikkat çekilen diğer bir husus da  müminlerin her zaman için nezaketli ve saygılı olmalarıdır. Bu, Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakın bir gereğidir.

Ayetin sonunda ise “sakın sizi kimseye sezdirmesin” diye belirtilmiş ve bunun gerekçesi bir sonraki ayette açıklanmıştır:

Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız."  (Kehf Suresi, 20)

Bu ayette "taşa tutarlar" ifadesiyle terörist bir karakter tarif edilmektedir. Günümüzde de dinsiz ideolojilerin etkisi altında kalan insanlarda bu karakter açıkça görülür. 

Kehf kıssasında ayrıca ayetlerde üzerilerine bina ve mescit yapılması için tartıştıkları bildirilir. Tam da mağaranın yanında Encülüs dağının doğu tarafında bu mescidin inşa edildiğini görüyoruz.

...(Onları görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir." Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler. (Kehf Suresi, 21)

Bu ayette, insanların, Kehf Ehli'nin bulunduğu yere bir mescid yaptırmak hakkında konuştuklarından bahsedilmesiyle, iyi ve güvenilir insanların hayatlarını geçirdikleri yerlere binalar ve mescidler yapmanın makbuliyetine dikkat çekiliyor olabilir. Bunun amacı hem sevilen insanları yadetmek, hem de bu vesile ile o mekanları bir nevi eğitim ve ibadet yeri haline getirmektir. Bu sayede faydalı düşüncelerin ve güzel ahlakın insanlar arasında yaygınlaşması sağlanacaktır. Bu gibi yerler, iman edenlerin biraraya gelecekleri ve birlikte Allah'ın adını anacakları mekanlar olacaktır.

Kehf Suresi’nde Sırlar ve Ahir Zamana Dair İşaretler Bulunmaktadır

Kehf Suresi Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in ve pek çok İslam aliminin dikkat çektiği bir suredir. Kehf Suresi'nde aktarılan Kehf Kıssasında pek çok sırlar ve ahir zamana işaret eden birçok ifadeler bulunmaktadır.

Kehf Suresi'nin ahir zamanla bağlantısı bulunduğuna dair Peygamberimiz (sav)'in de pek çok hadisi mevcuttur. Bu hadislerden biri şöyledir:

Nevvas b. Seman el-Kilabi'den (ra) rivayet edilmiştir.

"Sizden kim Deccal'e yetişirse Kehf Suresi'nin evvelini onun üzerine okusun. Bu surenin sonu Deccal'ın fitnesinden kurtuluşunuzdur.

(Sünen-i Ebu Davud, 5/121)

Hz. Muhammed (sav)'in Müslümanlara Kehf Suresi'ni mutlaka okumalarını tavsiye etmesinin hikmetlerinden biri, Kehf Suresi'nin ahir zamana bakan çok önemli işaretler taşımasıdır. Kehf Suresi'nde, ahir zamanda çıkacak olan Deccal'den ve onun yeryüzüne yaymak istediği dinsizlik akımlarından korunmak ve insanlığa bela getirecek olan bu fitneye karşı mücadele edebilmek için gerekli işaretler, ayrıca Müslümanların istifade edebileceği dersler bulunmaktadır. Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanda bu sureyi dikkatle okumayı ve ezberde tutmayı tavsiye etmesi, bu duruma açık bir işarettir.

Kehf Suresi iman edenler için bir müjde de içermektedir. Bu müjde, Peygamberimizin de hadislerinde bildirdiği, kutlu bir dönem olan ahir zamanın yaklaşmasıdır. Kehf Suresi bu açıdan bakıldığında, İslam'ın ahir zamanda Hz. Mehdi’nin zuhuru ile gelişen ve Hz. İsa'nın gelişi ile birlikte sonuçlanacak olan hakimiyet dönemlerine işaret etmektedir.

Kuran'ın pek çok ayetinden anlaşıldığı üzere, Allah'ın istediği hikmete ve derinliğe ulaşan müminlere zafer ve hakimiyet müjdelenmektedir. Bu, en son aşamadır ve Nur Suresi'nde bize bildirilen bir müjdenin, Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiği bir dönemdir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Söz ettiğimiz bu dönem Allah'ın izniyle çok yakındır ve insanların bu konu üzerinde derin derin düşünmeleri çok daha büyük bir önem kazanmıştır. Bu nedenle tüm Müslümanların burada kısaca anlattığımız Kehf Ehlinin durumunu ve Kehf Suresinde anlatılan diğer ayetleri de dikkatle düşünmeleri, her bir ayeti diğer Kuran ayetleri doğrultusunda incelemeleri ve akılda tutmaları son derece önemlidir. 

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/243372/ashab-i-kehfhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/243372/ashab-i-kehfFri, 03 Mar 2017 22:41:21 +0200
Fosil Avcısı - 2 - Fosil Ormanıhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/243371/fosil-avcisi---2http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/243371/fosil-avcisi---2Fri, 03 Mar 2017 22:36:32 +0200Fosil Avcısı - 1 - Deniz İneğihttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/243370/fosil-avcisi---1http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/243370/fosil-avcisi---1Fri, 03 Mar 2017 22:32:05 +0200Kuranda Adı Geçen Canlılarhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/241961/kuranda-adi-gecen-canlilarhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/241961/kuranda-adi-gecen-canlilarFri, 17 Feb 2017 23:15:16 +0200Görünmeyen Dünya - 5GÖRÜNMEYEN DÜNYA- 5

 

       Dünya üzerinde hiç kimse çevresindeki her şeyi tam anlamıyla gördüğünü iddia edemez. Gözümüz ne bir elektron mikroskobu gücünde, ne de dev bir teleskop kadar uzağı görebilir. Tüm insanlara özgü belirli bir algı sınırımız var. Biz sadece bu sınır içerisinde gerçekleşenleri görebiliriz. Hatta gözümüzü kırparken bile çok şey gözümüzün önünden kaçar. Bazı olaylar çok hızlı gerçekleşir, bazıları ise çok yavaş... Her şeyi görmemiz, her görüntüyü yakalamamız mümkün değil...

 

Göremediklerimizde de en az gördüklerimiz kadar hatta çok daha büyük olağanüstü olaylar olur. Göremediğimiz dünyanın bir kısmını belirli teknolojik araçlar sayesinde öğrenebiliriz. Mikroskoplar görüntüleri binlerce kez büyüterek bize hiç göremeyeceğimiz dünyaların kapılarını aralarlar. Şimdi biraz mikroskoplardan ve bu önemli buluşun tarihsel gelişiminden bahsedelim.

 

1.BÖLÜM

MİKRO DÜNYAYI BİZE TANITAN  MİKROSKOPLAR

       Bilimde ilerleme kaydedebilmek  ve kayda değer sonuçlar elde edebilmek için her zaman önce çok küçük boyutlardaki şeylerle çalışmanız gerekir. Bunun için geliştirilen en hayati buluşlardan birisi de ışık mikroskobudur.

Mikroskopta bütün görüntü incelenen örnekten çıkan ve göze giren ışık ışınları olarak oluşur. Mikroskop ışık ışınlarının yolunu değiştirerek gözün ışınların çok daha büyük bir şeyden geldiğini sanmasını sağlar. Gözümüzü incelenen nesnenin büyük olduğuna inandırır. Bu, aslında tam anlamıyla bir illüzyondur.

       Eğer mikroskoplar olmasaydı, çocuk felci için aşı bulunamayacak, mikroçipler keşfedilemeyecek, hatta ışığın temel özellikleri ya da hücrenin varlığı ve detayları bile bilinmeyecekti. Tüm bunlar yüzlerce yıldır kullanılan bir teknoloji sayesinde keşfedildi. Teleskoptan yola çıkarak... İzliyoruz....

 

Mikroskopların Tarihi

       Mikroskop dediğimiz zaman tarih sayfalarında 1590’lı yıllara kadar geri gitmemiz gerekiyor. O yıllarda Hollandalı bilim adamı Zacharias Janssen gözlük camı üretimi ile geçimini sağlıyordu. Kendi yaşadığı dönemden çok önce keşfedilmiş olan teleskobu onarmak için yaptığı çalışmaları sırasında aklına ilginç fikir geldi. Teleskobundaki, uzak cisimleri görmeyi sağlayan bir ucunda konkav diğer ucunda konveks lensler bulunan yapıya, iki adet neredeyse yuvarlak lens takılırsa ne olur diye düşündü. Ve bu tersine çevrilmiş teleskop küçük cisimleri 10 kat büyütmeyi sağladı. Böylece mikroskopun ilk temelleri atıldı.

       Ancak bu görüntüyü büyütme miktarı bilimsel araştırmalar için yeterli değildi. Bugünkü mikroskobun ana prensiplerini ise 17. asırda Hollandalı Anton van Leeuwenhoek ve İngiliz Robert Hooke bulmuşlardır. Jansenn’den 70 yıl sonra Robert Hooke kendi tasarımı olan ve cisimleri 270 kez büyüterek incelemesini sağlayan el yapımı mikroskobu ile dünyayı araştırmaya başladı. 

       Elde edilen her yeni bilgi bilim dünyası için çok büyük önem taşıyordu ve mikroskop birden bilimin merkezine oturdu. Böylece insanlar için bir çok bilinmeyenin keşfedileceği yeni bir dönem başladı. Bilim adamları ilk defa sineklerin gözlerini, kuş tüylerinin yapısını ve kara mantarların ince kesitlerini incelediler. Leeuwenhoek yağmur suyunda bakteriler bulunduğunu, insan tükürüğünde canlılar olduğunu ortaya koydu. Bu canlılara mikroskobik canlılar adını verdi. Robert Hooke ise cisimlerin içerisinde gördüğü en küçük yapıları hücre olarak isimlendirdi. Bir damla suyun içinde bildiklerinden bambaşka dünyalar olduğunu ilk defa öğrendiler. İlerleyen bilim ve zaman bu dünyaların tahmin edilenden daha kompleks olduğunu ortaya koyacaktı...

Bu keşiften sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı ve her yeni nesilde daha keskin, daha net, daha güçlü görüş sağlayan modelleri ile mikroskop gelişmeye devam etti. 1800’lerde bugün bildiğimize çok yakın bir modele kavuşmuştuk bile...

 

Elektron Mikroskobunun Keşfi

1600’lü yıllardan bugüne geçen neredeyse 500 yıllık bir zaman diliminde her alanda olduğu gibi mikroskopların geliştirilmesi de bilimin bir çok dalında elde edilen bilgilere büyük bir ivme kazandı. Öyle ki bilim insanlarının mikroskop ile bulabildikleri onları         Nobel ödüllerine kadar taşıdı.

         Elektron mikroskobun teknoloji ile desteklenmesi ile görüntülemede 10 milyon kat büyüme sağlanabildi. ve bu alandaki gelişmeler ile mikroskopların gelişiminde doruğa ulaştı. Hatta çeşitli yöntemlerle ile yüzeyler atomik seviyelerine kadar gözlenebilir oldu.

Evrenin yaratılışındaki sanatın detaylarını görmek için gözlerimizi sadece gökyüzündeki uçsuz bucaksız derinliklere değil, aynı zamanda yerdeki en küçük şeylere de çevirdik. Bilim, Allah’ın yaratma sanatının muhteşemliğini gözler önüne serdi .... ve bu görünmez olan dünyanın daha görünür hale gelmesiyle mümkün oldu. Yani, mikroskop  teknolojisinin gelişmesiyle... Görünmeyeni görebilmek için ne kadar ileri gittiğimizi bilmek isterseniz görüntüleri izleyin...

 

EN ESKİ MİKROSKOPLAR

17, 18 ve 19. Yüzyıldan kalma 100 adet antika mikroskobun sergilendiği Lawrence Berkeley’deki GOLUB koleksiyonu...

Çok güzeller, el yapımı olmaları dikkat çekici, her biri kişisel mikroskoplar... Bazıları balık derisi ile kaplanmış, bazısının üzerinde özel desenler var. Bu antik cihazlar bilim adamlarının net sonuçlar elde etmeleri için yeterli değildi. Buna rağmen  başlangıçta insanlar meraklarını gidermek için bu mikroskoplarla her şeye baktılar... Su, Böcekler, bitkiler, taşlar...

Mikroskopların incelediği diğer bir şey de sperm hücreleriydi. Ama görüntüleme çok sınırlıydı. Bilim adamları o yıllarda spermin üreme ile ilgili bir özelliği olduğunu keşfettiler ama detayları bilemiyorlardı. Öyle ki spermin içinde küçük insanlar var olduğunu zannediyorlardı.

Bugünkü bilgi ve teknolojiyle oldukça gülünç gelen bu düşünceden  300 yıl sonra artık en küçük mikro canlıları, hücreleri hatta kromozomları görebiliyoruz. Yakın bir tarihte bilim adamları artık atomları ve elektronları gözlemlemeye başladılar

 

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ MİKROSKOBU

Elektron mikroskopları nesneleri milyon kez büyüten görüntüler oluşturan elektronları ateşler. Bu yolla elde edilen detaylı bilgiler tıp, sanayi, genetik, jeoloji, arkeoloji ve Kriminoloji (suç bilimi) alalarında da büyük oranda kullanılır.

Şimdi dünyadaki en güçlü elektron mikroskobunu ve aldığı görüntülerin sonuçlarını izliyoruz.

Dünyanın en güçlü mikroskobu ile tanışın... Lawrence Berkeley Laboratuvarlarında bulunan 27 milyon dolarlık bu özel cihaz....

         Hidrojen atomunun yarısı kalınlığında bir ölçekte dahi görüntüleme yapabilen dünyanın en güçlü elektron mikroskobu... En gelişmiş mikroskoplardan iki kat daha küçük yapıları gösterebiliyor.

         300.000 volt gibi yüksek elektrik akımı bu gördüğünüz kalın borulardan geçerek cihaza geliyor. Elektron hızlandırılıyor ve neredeyse ışık hızına çıkıyorlar, bu hızda elektronlar dalga gibi hareket etmeye başlıyor ve çok kısa dalga boyunda titreşiyorlar. Elektron mikroskobu ışık mikroskobundan çok daha küçük şeyleri gösterebiliyor, çünkü elektronların dalga boyu çok daha kısa.

 

HİÇ ATOM GÖRDÜNÜZ MÜ?

Ondan oluşan her şey etrafımızda. Görüyoruz... Kokularını alıyoruz... Duyuyoruz.. Tadıyoruz... Dokunuyoruz.. Ama şimdiye kadar hiç atomları görmemiştik. Son yıllarda yapılan araştırmalarla, güçlü bir mikroskop ile, atomları gerçekten görebiliyoruz. Hatta onları mikroskobun ucuyla, hareket bile ettirebiliyoruz. Nasıl mı? İzleyin ve kendi gözlerinizle görün...

Elektron mikroskobu ile çekilmiş bu çok özel fotoğraflar Lawrence Berkeley laboratuvarının duvarlarını süslüyor. Bu güçlü mikroskop cisimlerin saçın kalınlığından 100’lerce hatta binlerce kat küçük olduğu nano boyuttaki dünyasını bize tanıttı.

Ünlü bir bilgisayar firması geçtiğimiz yıllarda atomları hareket ettirerek kısa bir video film bile oluşturmayı başardı.

 

BİLİM İLERLEDİ...

EVRİM TEORİSİ ÇÖKTÜ....

Charles Darwin’in yaşamını sürdürdüğü 1800’lü yıllarda mikroskop kullanılsa da sınırları azdı, çok kaba bir görüntü elde ediliyordu ve bilinen bilgi de sınırlıydı. Bırakın atomların mükemmel yapısını o yıllarda hücrenin  yapısı dahi çok kaba ve cahil bir anlayışla değerlendiriliyordu.

1800’lerin bilim anlayışı son derece gerideydi. Bilim adamları ilkel koşullardaki laboratuvar ortamlarında çalışıyorlardı. Canlılığın basit bir yapıya sahip olduğu yanılgısı hakimdi. Darwin’in yanılgısına göre cansız maddeler tesadüflerle yan yana gelerek canlılığı oluşturmuştu.

Darwin’in  Almanya’daki en büyük destekçisi olan Earnst Haeckel, o dönemin mikroskoplarında sadece koyu bir leke olarak izlenebilen hücrenin çok basit bir yapıya sahip olduğunu düşündü. Hatta bir yazısında bu düşüncesini hücre için ‘jöle dolu basit bir baloncuk’ diyerek ifade etti.

Darwin’in ve o dönemki yandaşlarının hücrenin içindeki kapsamlı yapılardan, kofuldan, mitokondriden, hücre zarının geçirgenliğinden, genetik biliminden, Dna’nın kompleks yapısından hiç bir haberi yoktu. İşte evrim teorisi bu derece ilkel bir bilim anlayışından yola çıkarak öne sürüldü.

Mikroskop teknolojisinin gelişmesi, bilim ve teknolojide dev adımlar atılması ile birlikte  Darwin’in öne sürdüğü iddiaların bilimsel hiçbir değeri olmadığı açıkça görüldü. Gerçekler ortaya çıktı ve tüm insanları ‘jöle dolu basit bir baloncuk’ zannedilen hücrenin tüm organelleri ile ileri derecede kompleks ve kusursuz bir yapıya sahip olduğunu gördüler.

Hücrenin içinde Darwin zamanında hayal bile edilemeyecek kadar kompleks bir sistem olduğu ortaya çıktı. Ünlü moleküler biyolog olan Profesör Michael Denton, hücrenin nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlatmak için şöyle bir benzetme yapar.

‘Moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan yaşam gerçeğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık 1 milyon kez büyütmemiz gerekir. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Hücrenin yakınına gelip onu incelediğimizde, üzerinde milyonlarca küçük yapıyla karşılaşırız. Ve eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve bizi şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle yüz yüze geliriz. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnet Books, 1985,s.242)

Canlılık tesadüfler zinciri ile oluşamayacak kadar kompleks ve detaylı bir yapıya sahip... Tüm canlıların üstün bir aklın eseri yani Yüce Allah’ın yoktan yaratması ile olduğu bilimin de ortaya koyduğu önemli bir gerçek... Bilim ilerledikçe canlılardaki muhteşem yaratılış delillerini öğrenme imkanımız daha da arttı. Ve tesadüflerin bu detaylı dengeyi meydana getiremeyeceği net ve açık bir şekilde anlaşıldı.

 

MİKRO DÜNYADA SANAT

Şimdi mikroskoplar aracılığıyla büyütülerek elde edilmiş bazı ilgi çekici fotoğrafları izliyoruz...

       Ekranda izledikleriniz, bir bilim kurgu filminden fırlamış gibi görünse de aslında sadece bilimin ta kendisi.... Gözün görebileceği oranın çok ötesinde büyütülmüş harika fotoğraflar .....

  • Bu sanatsal bir çalışma veya süsleme değil. Mikro fotoğraf tekniği ile 40 kere büyütülerek çekilmiş 20 milyon yıllık bir alg fosilinin fotoğrafı... Ne kadar simetrik ve kusursuz görünüyor değil mi?
  • Bahçıvanlar ortancaların yapraklarını çok iyi bilirler, ama çok azı onları mikroskop altında bu kadar yakından görmüştür. Gördüğünüz mikroskobik görüntüde yıldıza benzeyen silisyumlu iğneler yaprağın yüzeyini kaplıyor. Ve ortaya  Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundaki görüntüye benzer mükemmel bir sanat eseri çıkıyor.
  • Bu gördüğünüz küçük çapalar ise denizci temalı bir kumaş değil... Deniz salatalığı isimli canlının derisinin mikroskop altındaki görünüşü...
  • Bu bir kelebeğin yumurtası...
  • Bunun ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? İpek insan saçından 100 kat daha incedir. Onun yanında bakteriler var. Ve bakterilerin yanında 10 kat küçük bir virüs. Onun içinde 10 kat daha küçük, 3 sarmallı DNA ve en güçlü mikroskoplarımızın sınırlarına dayanan karbon atomları.....

Mikroskoplar ile keşfettiklerimiz, kompleks, muhteşem ve bizi şaşırtacak kadar harikalar... Allah’ın yaratma sanatının damgasını her yerde görüyoruz....

Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur. Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

... Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi,54)

 

SONUÇ

Allah, uzaydan atom altı parçacıklara kadar uzanan sistemde mükemmel bir düzen yaratmıştır. Devasa büyüklükteki galaksilerde de, mikroskobik boyutlardaki hücrede de çok ince hesaplar hakimdir.

Evrendeki her şeyi kusursuz bir yaratılışla var eden Rabbimiz’in sanatı bedenimizde de, atomlarda da, yıldızlarda da en mükemmel şekilde görülüyor. Bize düşen sorumluluk ise, yaşam için böylesine kusursuz bir evren yaratan Allah’a şükretmek ve sonsuz sanatını dile getirerek O’nu yüceltmektir.

Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır.

Kovulmuş şeytandan Allah’ sığınırım...

Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır. (Hac Suresi, 64)

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/237708/gorunmeyen-dunya---5http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/237708/gorunmeyen-dunya---5Sun, 11 Dec 2016 17:06:26 +0200
Yörünge -4- Evrendeki Geometrik Düzen Hiç dikkat ettiniz mi? Kar tanelerinin kusursuz şekillerinde, ay çiçeğinin yapraklarında, akciğerlerimizin yapısında, DNA’da, gezegenlerin yörüngelerinde... hatta atomlardaki elektronların yörüngelerinde...  kısacası evrenin her köşesinde... en küçük detaydan, en akıl almaz büyüklüklere kadar kusursuz bir geometri var.

Neredeyse baktığımız her yerde karşımıza çıkan bu geometri, sanat ve düzen; bize evrenin rastlantılar sonucu oluşmadığını, özel olarak tasarladığını yani yaratıldığını gösteriyor.

 

Merhaba, Yörünge’de yine beraberiz...

Bu bölümde, evrenin her noktasında dikkat çeken bir düzenden ve doğada bulunan kusursuz matematik hesaplardan bahsedeceğiz, mesela gezegenlerin yörüngelerindeki kusursuz geometrik düzeni gördüğünüzde çok şaşıracaksınız!

 

Ayrıca solar fırtınalardan, yeni keşfedilen şaşırtıcı “elmas” gezegeninden ve dünyadan 400 km. yukarıda Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yaşam süren astronotların hayatlarından bahsedeceğiz.

Yörüngeye başlıyoruz...

 

1. BÖLÜM- ALTIN ORAN

Bir deniz kabuğunu, bir çiçeğin üzerindeki desenleri ya da arı kovanını düşünün.... Ne kadar harika değil mi? Örümcek ağından, bitkilerin  taç yapraklarına, fırtına bulutlarının şekillerinden.... çam kozalağındaki kabukların dizilimine kadar.... Gözümüzü çevirdiğimiz her yerde yoktan yaratılan geometrik harikalar... renkler.... ve göz alıcı desenler var.

Evrenin her noktasında görülen simetriyi ve nefes kesici güzelliği hiç kimse inkar edemez. Matematik doğadaki pek çok örnekte bize ipucu olarak bırakılmıştır. Hemen hemen her canlıda hatta ismini bile bilmediğimiz birçok canlının ve bitkinin yaşamında ve gelişiminde özel bir oranlama sistemi olması, kim olursa olsun tartışmasız herkesin şaşıracağı bir durum...

 

Doğada bulunan logaritmik sarmallar, mükemmel bir denge unsurudur ve canlıların özel olarak yaratılmış olduklarını gösteren önemli delillerdir.

Şu anda, 114 milyon yıllık bir Nautilus fosilini görüyoruz. Madagaskar’dan çıkarılmış Kretase döneminden kalan, günümüzdeki ile birebir aynı olan ve evrim teorisini geçersiz kılan, yaşayan bir fosil bu.... Çok önemli... bakın sadece şöyle bir incelediğimizde bile harika bir geometrik sarmal şekle sahip olduğunu görebiliyoruz.

Ama bir de matematiksel değerlerle incelersek o zaman hayranlık verici detaylar karşımıza çıkıyor. Dıştan görülen sarmal şeklinin yanı sıra kabuğun içinde yer alan odacıklar da yine altın orana uygun olarak yaratılmıştır.

 

Birçok canlı, büyüme sürecini de logaritmik sarmal formunda gerçekleştirir. Sarmaldaki yayların büyüklüğünün değişmesine karşın esas sarmal şeklin değişmemesi dikkat çekici ...  Matematikte bu özelliğe sahip başka bir şekil yoktur. Temelinde altın oran olan sarmallar doğada şahit olabileceğiniz en eşsiz tasarımlardır. Peki altın oran ne demek? İzleyelim....

 

Ortaçağ'ın en etkili matematikçisi "Leonardo Pisano" İtalya’nın Pisa kentinde yaşamıştır. Yetenekli matematikçi,  daha çok lakabı olan "Fibonacci" ismiyle anılır. Fibonacci'nin bulduğu özel sayı dizisi de kendi adı ile yani Fibonacci sayıları olarak isimlendirilmiştir. Bu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır.

Fibonacci dizisi  0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, ... şeklinde ilerlemektedir.

Dizideki sayıları bir öncekine böldüğünüzde, birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı sabitlenir. İşte bu sayı "altın oran" olarak adlandırılan 1,618'dir. Bu oran doğadaki birçok varlıkta görülür.

Doğadaki geometrik şekiller ve altın oran tarih boyunca sanatçılara, mimarlara, filozoflara ve bilim insanlarına tarif edilemeyen bir ilham verdi.

Bu detayların ve zarif formların matematik dünyasındaki köklerini görmek ise insanı ciddi şekilde tüm bunları yaratan Allah’ın büyüklüğünü düşünmeye zorluyor.

Leonardo Da Vinci’nin günlüklerinden birinde bulunan ve o dönemin bilimi için önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen Vitruvius Adamı çalışması ise insan vücudundaki altın oranı gösteren önemli bir eserdir.

 

BİTKİLERDE ALTIN ORAN

 Bu gördüğünüz meyve, yani ananas, altın orana güzel bir örnek...

Kozalak dediğimiz dış kabuğundaki parçalar bir çok bitkide olduğu gibi sağa ve sola doğru kıvrılıyor.

Bu sarmal sistemi sayacak olursak, sağa doğru 5 adet, sola doğru 8 adet, tekrar sağa doğru 13 adet olduğunu görürüz. Bitkiler üzerinde yapılan araştırmalar birçok bitkinin 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34... sayı dizisi ile orantılı bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Bu sayı dizisi önceki 2 sayının toplamı şeklinde devam eder ve altın oranı verir.

        

Hiç bir çiçeğin taç yapraklarını saydınız mı? Bir bahçedeki çiçekleri göz önüne aldığınızda sayısız çeşitlilikte alternatif vardır diye düşünebilirsiniz.

Ama gerçek şu ki birçok çiçek çoğunlukla 5 taç yaprağa sahiptir. Eğer 5 değilse da başka belirli rakamlar olur. Mesela 8- 13 ya da 21  gibi... Peki bu rakamlar arasındaki bağlantıyı görebildiniz mi? Evet her rakam bir önceki iki rakamın toplamından oluşuyor. Örneğin 8 artı 13 size 21’i veriyor. İşte bunlar Fibonacci rakamlarıdır. Bu özel sayı dizisini doğadaki pek  çok bitkide görebiliriz.

Ağaçlara uzaktan baktığımızda, dalların ve yaprakların gelişigüzel, dağınık bir şekilde dizilmiş olduklarını düşünebiliriz. Oysa, her ağaçta, hangi dalın nereden çıkacağı ve yaprakların dal çevresinde dizilişleri, hatta çiçeklerin simetrik şekilleri dahi belirli sabit kurallar ve ölçülerle belirlenmiştir.

Her bitkinin kendine özgü yaprak diziliş kuralları vardır. Bitki türüne göre değişen bu diziliş şekilleri dairesel veya sarmal yapı şeklindedir. Bu özel dizilişin en önemli sonuçlarından biri yaprakların bir diğerini gölgelemeyecek şekilde yerleşmiş olmalarıdır.

Ayçiçeği gibi sık tohumlu bitkilerin yaprakları ise merkezin etrafında sağdan veya soldan dolanırken spiral bir şekil çizerler. Ayçiçeğinin merkezinden dışarıya doğru, sağdan sola ve soldan sağa doğru tane sayılarının birbirine oranı altın oranı verir.

Bitkiler ilk yaratıldıkları andan itibaren matematik kurallarına harfi harfine uyarlar. Tüm bu hesap ve düzende Allah'ın kusursuz yaratma sanatının delilleri bulunmaktadır.

Allah Kuran'da her şeyi bir ölçüyle yarattığını şu ayetle  bildirmektedir.

Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık, onda sarsılmaz-dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik. (Hicr Suresi, 19)

 

Mesela elmayı örnek alalım. İkiye böldüğümüzde ortada 5 çekirdek buluruz. Bir çam kozalağındaki spiralleri saydığımızda yine Fibonacci rakamlarının dizisinden bir rakamı bize verir; 8 yada 13 gibi...

Bütün bitkiler büyürken işte bu matematik kuralına yani belirlenmiş bir düzene uyarlar.  Tek bir çiçeğin varlığı dahi Allah’a iman etmek için yeterlidir.

Allah evrende ham matematik bir düzen hem de ihtişamlı bir sanatı iç içe yaratmıştır. Biz de bu üstün yaratma sanatının delillerini gözümüzü çevirdiğimiz her yerde görürüz.

 

GALAKSİLERDE ALTIN ORAN

Bahsettiğimiz altın oran bitkilerde, deniz canlılarında ve kendi vücudumuzda olduğu kadar, evrenin derinliklerinde de karşımıza çıkıyor.

Nitekim astronomi, astrofizik gibi bilim dallarıyla ilgilenen araştırmacılar evrenin mükemmel bir ritmik düzen içinde  hareket ettiğini, hepsinin yapısında kusursuz bir plan olduğunu gayet iyi bilirler.

Örneğin modern bilim ve astronominin babası Galileo, Allah’a inanan dindar bir insandı. Bilim ile uğraşmak ve araştırmalar yapmak onu Allah’a yaklaştırmıştı. "Tabiat hiç şüphesiz Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır" diyen Galileo, aynı zamanda şunu da belirtmişti;

         “Evrenin kitabı matematik dilinde yazılmıştır; üçgenler, daireler ve diğer geometrik figürlerden oluşur.”

 

Günümüze gelinceye dek, tarih boyunca sayısız bilim insanının ifade ettiği üzere, evrendeki her şey matematik bir düzenle hareket eder. Geometrik bir şekil her nerede olursa olsun mutlaka belli ölçülere ve hesaplara dayanır. Bu da bize, böyle bir düzenin ve hesabın bulunduğu yerde, üstün bir aklın ve tasarımın varlığını gösterir.

 

Aynı kurallar galaksiler ve gezegenler için de geçerlidir. Gezegenler “küre” şeklindedir. Yörüngeleriyse eliptiktir. Milyarlarca yıldızı barındıran galaksilerin “sarmal” ve “eliptik” şekilde olmalarıysa, evrendeki geometrik düzenin çarpıcı örneklerinden bazılarıdır. Allah’ın yaratma sanatını burada açıkça görebiliriz.

 

Galaksilerde Görülen Eşit Açılı Sarmal Düzen

Galaksilerin sarmal şekilleri, evrende gökbilimcilerin en fazla üzerinde çalıştıkları ve inceledikleri yapıların başında gelir. Sarmal bir galaksi sürekli olarak kendi etrafında döner ve bu esnada kütle çekim ve merkezkaç kuvvetleri denge halindedir. Bu denge sayesinde galaksi kendi ekseni etrafında dönerken içinde bulunan milyarlarca yıldız uzaya savrulmaz, düzenli olarak bir arada durur. Ama buradaki dönüşü, bir arabanın tekerleğinde olduğu gibi her tarafı eş zamanlı değildir. Galaksinin merkezi, kenarlarından daha hızlı dönmektedir. Bunun sonucunda da merkezden dışa doğru genişleyen sarmal bir şekil meydana gelir.

Galaksilerdeki bu sarmal şekli inceleyen bilim insanları, aslında bu şekle bağlı olarak çok hassas matematiksel dengelerin olduğunu hayretle fark etmişlerdir.

Yapılan incelemelerde Güneş Sistemi’nin, içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi’nin eşit açılı sarmal şekliyle aynı geometrik özelliklere sahip olduğu tespit edilmiştir.

 

Sarmal Şekil Dengeyi Nasıl Sağlıyor?

Sarmal şeklindeki galaksilerin içinde bulunan fiziksel kuvvetler arasındaki denge ise daha da şaşırtıcı niteliktedir. Bir galaksi, kütle çekim etkisiyle kütle merkezine doğru yoğunlaşarak gelişir. Merkez kütlesinin artışı buradaki kütle çekimini de artırdığından, galaksinin merkezi, merkezkaç kuvvet ve kütle çekimini dengeleyecek şekilde daha hızlı dönmeye başlayacaktır. Ayrıca merkezin daha hızlı dönmesi, kütlenin merkezde yoğunlaşmasını da engeller. Bu nedenle galaksideki tüm sistemin dengede kalabilmesi için, galaksinin merkezindeki parçacıkları yavaşlatıp, kenardakileri hızlandırabilen özel bir mekanizmaya gereksinim vardır. İşte bu mekanizma “eşit açılı sarmal şekil” tarafından sağlanır. Çünkü eşit açılı sarmal kollar, böyle bir fonksiyon için en uygun şekildir.

Evrenin işleyişi ve dinamiklerindeki bu düzen, galaksilerin fiziksel açıdan dengede kalabilmesi için hayati bir öneme sahiptir. Bitkilerde ve deniz dibinde yaşayan canlıların kabuklarında altın orana bağlı olarak ortaya çıkan eşit açılı sarmalın uzayın derinliklerinde yer alan pek çok galakside de görülüyor olması, hepsinin kudret sahibi olan Allah tarafından özel olarak yaratıldığını göstermektedir.

 

YÖRÜNGELERDEKİ SANAT

Sadece galaksilerde değil, son yıllarda elde edilen verilere göre, gezegenlerin yörüngelerinde de şaşırtıcı geometrik desenlere rastlanmıştır. İzliyoruz...

Gezegenler çok detaylı yörünge modellerinde hareket eder ve adeta evrenin müziğinde dans ederler. Evrendeki yörüngelerde şimdiye kadar fark ettiğimizden çok daha fazla matematiksel ve geometrik bir uyum vardır.

Her bir gezegen çifti kendine has benzersiz bir ritme sahiptir. Örneğin Dünya – Venüs dansı sekiz yılda bir orijinal başlangıç pozisyonuna döner. 8 Dünya yılı 13 Venüs yılına eşittir. 8 ve 13’ün Fibonacci sayı serisi olduğunu unutmayın.

Sekiz yıl boyunca Dünya – Venüs dansını seyredince merkezde Güneşin olduğu beş taç yapraklı bu güzel çiçek şekli oluşur. 5 de diğer bir Fibonacci sayısıdır. Bu ikisi Güneş’in etrafında dönerken ortaya muazzam güzellikteki bu çiçek deseni çıkar.

       Merkür ise, Güneş sistemimizdeki en uç derecede sıcaklık değişikliklerinin hüküm sürdüğü bir gezegendir. Bu, aynı zamanda yörüngesini de ekiler ve Güneş, Merkür'ün yolunu değiştirir. İncelemeler gezegenin Güneş çevresindeki dolaştığı her iki turunda üç kez “titrediğini” göstermiştir. Merkür’ün binlerce yıldır süren güneşin etrafındaki gezintisi bir papatya deseni oluşturur.

Evrendeki bu mükemmel sanat eserleri ve düzen Allah’ın sonsuz kudretinin delillerindendir. Her şeyi eksiksiz ve kusursuz olarak yaratma gücüne sahip olan Rabbimiz, altın oranı öylesine eşsiz ve fonksiyonel bir şekilde yaratmıştır ki, bu oran, içinde bulunduğu her sisteme ve biçime, hayranlık uyandıracak derecede mükemmel bir estetik, biçimsel bir güzellik ve denge kazandırmaktadır. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“... Rahman (olan Allah)’ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

 

UZAYDA YAŞAM

Bir önceki bölümde  uzayda yerçekimsiz ortamda yaşamanın insan vücudu üzerindeki bazı olumsuz etkilerinden bahsetmiştik. Bu bölümde ise yerçekimi olmadığında görünüşümüz nasıl etkileniyor biraz da bunlardan bahsedeceğiz.

Her sabah yataktan kalktığınız zaman omurganız yatağa girmeden önceki durumundan bir ya da iki santimetre daha uzundur. Bunun sebebi siz yatarken omuriliğinizin hemen hemen S şeklinde dinlenmesi ve sıvının omurgalarınızın arasına daha fazla sızmasıdır. Yerçekiminin çok daha az hissedildiği Uluslararası uzay istasyonunda bunun daha yoğun bir versiyonu astronotları etkiler. Yerçekimi omurgaya baskı uygulamadığı için yaklaşık 5 cm’lik bir uzama gerçekleşir. Bu fazladan uzunluk, astronotların Dünyaya dönmelerinden kısa bir süre sonra geçer. İşte bu büyümeye uyum için uzay giysileri biraz bol tasarlanır.

 

UZAYDA BİR YIL DENEYİ

Yakın zamanda çok önemli bir deneyin ilk aşaması sonuçlandı. Bu deneyde ikiz astronotlardan biri Dünyada kalırken diğer astronot Uluslararası Uzay İstasyonu’nda 1 yıl kaldı ve  en uzun süre uzayda  kalma rekorunu kırdı. 

Araştırmalar astronot Scott Kelly’nin  1 yıl boyunca uzay şartlarında kalmasının sonucunda  vücudunda ne gibi olumsuz etkiler oluştuğunu gösterecek.

Astronot Mark Kelly

  • Küçüklüğümden beri astronot olmak isterdim.

 

Astronot Scott Kelly

Nasa tek yumurya ikizi olduğumuz için bizi karşılaştırmalı bir araştırmada incelemeye aldı.

 

Bu araştırmalarla yerçekimsiz ortam, radyasyon ve diğer stres etkenleri dahil olmak üzere uzaydaki ortamın astronotları moleküler düzeyde nasıl olumsuz etkilediği inceleniyor.

 

Astronot Scott Kelly

  • Kaslarımdaki ağrı ve yorgunluk öncekinden çok daha fazla artış gösterdi.
  • Uzun süre boyunca bir şeyle temas etmediğim için derimle ilgili bir sorun da var. Son derce hassas, hatta oturduğumda, yattığımda veya yürüdüğümde neredeyse yanma gibi bir his oluşuyor.
  • Sadece sağ omzum çok kötü değil. Ama geri kalan her yer çok ağrıyor. Ayak bileklerim, dizlerim, kalça kemiğim, sırtım, boynum, sağ omzum acıyor.
  • Evet acı verdiğini söyleyebilirim, sırtım ve boynum ağrıyor. Tahmin edersiniz, uzaya fırlatıldığınızda bu olabilir.
  • Orada bir yıl kadar bir süre kaldığım için kemiklerim belki de toza dönüştü.

 

Astronotların da konuşmalarında açıkça ifade ettikleri gibi yerçekiminin olmadığı bir ortamda uzun süre kalmak türlü zorlukları da beraberinde getirir. Uzaydaki ağırlıksız ortamın insan vücudu üzerinde çok ciddi olumsuz etkilere yol açtığını önceki bölümlerde de çeşitli örneklerle ifade ettik.

 Allah yerçekiminin oranını ve insan vücudunun yapısını birbirine uyumlu olacak şekilde yaratmıştır.

 

ŞAŞIRTICI ASTRONOMİ: ELMAS GEZEGEN

Çok değerli ve yok edilemez özellikte bir taş.... Hiçbir alet kesemiyor, en sıcak ateş bile üzerinde en ufak bir iz dahi bırakamıyor. Elmastan bahsediyoruz...

 

Nadir bulunan bu kıymetli taş binlerce yıldır göz alıcı  güzelliği ve dikkat çekici özellikleri ile insanlar için vazgeçilmez olmuştur. İşlenmemiş ham elmas tüm minerallerin sertlik şampiyonudur., Her türlü malzemeyi kesme, delme ve düzlemede, aşındırıcı olarak kullanılır. Bu nedenle endüstride ve teknolojik cihazların yapımında da yüksek oranda tercih edilir. Saf karbon olan elmas, belirli bir sıcaklıkta ve basınçta oluşur. Oluşumun gerçekleştiği yerler ise dünyanın çekirdeğine yakın olan derinliklerdir.

 

Peki çok büyük oranda elmastan oluşan bir gezegen olduğunu söylesek…

 Evet …

Günümüzdeki gelişmiş teknoloji sayesinde bilim adamları, her geçen gün yeni uzay cisimleri ile karşılaşabiliyorlar. Bu yeni keşiflerden bir tanesi ise çok şaşırtıcı ama  elmastan oluşan Cancri E adı verilen  bir dış  gezegendir. Bu gezegen hakkında neler biliyoruz? İzleyelim...

 

Elmas Gezegen Cancri E Hakkında Bilinenler;

  • Yarıçapı Dünya'nın 2 katı olan bu gezegenin en önemli özelliği tamamının elmastan oluşmasıdır.
  • Yapılan incelemelerle birlikte, elmas gezegenin Dünyaya olan uzaklığının yaklaşık olarak 4 bin ışık yılı olduğu belirlenmiştir.
  • Saniyede 640 defa kendi etrafında dönerek müthiş derecede hızlı hareket eden bir nötron yıldızı yani pulsarı düşünün… İşte bu gezegen o pulsarın yörüngesindedir.
  • Yüzey sıcaklığının yaklaşık olarak 1600°C olduğu tahmin edilmektedir ve çok hızlı döndüğü için bu gezegende 1 yılın sadece 18 saat sürdüğü düşünmektedir.
  • Cancri E, bugüne dek bulunan tüm gezegenlerden daha yoğun bir malzemeden oluşmuştur. Güneş sisteminin en büyük gezegeni Jüpiter'den daha küçük olmasına rağmen, Jüpiter’in kütlesinden 20 kat daha yoğun olduğu belirlenmiştir.

 

Gezegenin karbondan oluşan çekirdeğinin yüksek basınç altında

kalarak elmasa dönüştüğü tahmin ediliyor. Dünya çapında büyük yankı uyandıran elmas gezegenin yakından neye benzediği ise şimdilik evrendeki sırlardan biri...

Onu uzayda parlayan bir kütle olarak hayal etmek kulağa çok hoş gelse de, bilim adamları gerçeğin böyle olmadığı görüşündeler. Şu an bu dış gezegen hakkında bilinenler sınırlı ama şu bir gerçek ki Allah evrende tahmin bile edemeyeceğimiz ihtişam ve güzellikte yapılar yaratmıştır.

Cancri E adlı gezegende olduğu gibi başka gezegenlerde de elmasa rastlanabilir.  Peki dünyada rastladığımız değerli taşlardan da başka gezegenlerde bulabilir miyiz? Sorunun cevabını birlikte izliyoruz.

Dünyada son derece kıymetli olan elmaslar, muhtemelen diğer gezegenlerde çok sıradan taşlar olabilir.  Çünkü elmaslar saf karbondan oluşur ve karbon tüm evrende en çok bulunan elementlerdendir.

Diğer değerli taşlar ise çok çeşitli elementlerin bir araya gelmesiyle oluşurlar ve kompleks yapılara sahiptirler. Ki bu elementlerin bazıları karbondan çok daha nadir bulunur. Bu yüzden dünyadakine benzeyen değerli taşlar ve mineraller yalnızca dünya benzeri gezegenlerde olabilir. Çünkü birçok değerli taş yalnızca suyun var olması şartıyla oluşabilir.  Bu taşların oluşabilmesi için nemli, dünyadaki gibi bir çevrenin var olması şarttır.

Allah insanlara dünyada bir güzellik olarak çeşitli görünümlerde değerli taşlar yaratmıştır. Bunlar takı olarak, süs olarak kullanıldığı gibi endüstride ve teknolojide de sıklıkla kullanılmaktadır.

Allah’ın yaratma sanatının örnekleri görmesini ve düşünmesini bilenler için her yerdedir.

Uzay hakkında bilinmeyenleri sadece keşfetmek bile hayranlık oluştururken, bütün bunların Yaratıcısı olan Yüce Allah’ın yaratma sanatını takdir etmemek çok büyük bir gaflet olur.

Kuran’da bildirildiğine göre Allah’ın yaratması; sadece ‘Ol demesi iledir:

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen olur. (Yasin Suresi, 82)

Allah elmas gezegenleri de, akıl almaz yoğunlukta olan pulsarları da, altın oranlı spiral galaksileri ve yaşama uygun güzel Dünyamızı da yaratmaya kadir olan, Büyük olan üstün Yaratıcımızdır.

Yörünge’nin bu bölümünün de sonuna geldik. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın...

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/234170/yorunge--4--evrendekihttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/234170/yorunge--4--evrendekihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/YORUNGE_EVRENDEKI_GEOMETRIK_DUZEN.jpgSun, 06 Nov 2016 10:45:14 +0200
Nimetlerin Farkında Olmakhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/233266/nimetlerin-farkinda-olmakhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/233266/nimetlerin-farkinda-olmakhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/Nimetlerin-Farkinda-Olmak.pngWed, 26 Oct 2016 23:34:35 +0300Tevrat ve İncil, Kuran'la Mutabıktırhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/232143/tevrat-ve-incil-kuranla-mutabiktirhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/232143/tevrat-ve-incil-kuranla-mutabiktirSat, 15 Oct 2016 11:58:22 +0300Doğadaki Döngülerhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/228501/dogadaki-dongulerhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/228501/dogadaki-dongulerFri, 26 Aug 2016 16:19:27 +0300Allah'ın Munis Sanatındanhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/228500/allahin-munis-sanatindanhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/228500/allahin-munis-sanatindanFri, 26 Aug 2016 16:12:14 +0300Yeryüzünün Süsleri Çiçeklerhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/225713/yeryuzunun-susleri-ciceklerhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/225713/yeryuzunun-susleri-ciceklerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/cicekler.jpgFri, 22 Jul 2016 16:34:16 +0300Bağnazlık Tehlikesi 2 – Cihad ne değildir?http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/225163/bagnazlik-tehlikesi-2-–-cihadhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/225163/bagnazlik-tehlikesi-2-–-cihadhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/kuranyeterlidir.jpgSat, 09 Jul 2016 18:30:19 +0300Allah akılla bilinirhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/225074/allah-akilla-bilinirhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/225074/allah-akilla-bilinirhttp://imgaws1.fmanager.net//Image/objects/2-hd-belgeseller/Allah_akilla_bilinir_A9TV_giris_05.jpgThu, 07 Jul 2016 17:14:46 +0300Milli Birlik ve Kardeşlik Şuuruhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/222679/milli-birlik-ve-kardeslik-suuruhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/222679/milli-birlik-ve-kardeslik-suuruhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/millisuur.jpgWed, 08 Jun 2016 11:53:08 +0300Göç Mucizesi 1 – Havada Göçhttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/222678/goc-mucizesi-1-–-havadahttp://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/222678/goc-mucizesi-1-–-havadahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/havada-goc.jpgWed, 08 Jun 2016 11:45:12 +0300Görünmeyen Dünya - 4http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/220947/gorunmeyen-dunya---4http://pkkyacozum.com/tr/HD-Belgeseller/220947/gorunmeyen-dunya---4http://imgaws1.fmanager.net//Image/objects/2-hd-belgeseller/Gorunmeyen_Dunya_4_14.jpgMon, 09 May 2016 15:37:25 +0300