PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.compkkyacozum.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 pkkyacozum.com 1PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666İdlib’in Geleceği Nasıl Olacak?‬‬‬‬‬‬

Suriye’de 6,5 yıldır süren iç savaşta hala barış ve çözüm için gereken adımlar atılmadı.  Yüzbinlerce insanın hayatını kaybettiği ve milyonlarca insanın mülteci konumuna düştüğü bu yıkıcı savaşın günümüzdeki en sorunlu bölgelerinden biri de Suriye’nin kuzeyinde yer alan İdlib eyaleti. Türkiye’ye de komşu olan İdlib’te şu anda 1 milyonun üzerinde Suriyelinin yaşadığı tahmin ediliyor.

İdlib, en son Nisan 2017’de kimyasal bir saldırı da dahil olmak üzere bitmek bilmeyen bombardımanlarla maruz kaldı. Son aylarda muhaliflerin kendi aralarında gerçekleşen ağır çatışmalar, bölgedeki hakimiyetin sürekli olarak el değiştirmesine neden oluyor. Bu çatışmaların her zamanki gibi en büyük mağduru ise sivil halk, yani kadınlar, çocuklar ve yaşlılar. Suriye’de sorunun çözüme kavuşması için İran, Türkiye ve Rusya ittifakı kurulması son derece önemliydi. İttifakın ortak temelini ise Suriye’nin bütünlüğünün korunması oluşturuyor. Bu ittifak oluşturulurken ABD’nin dışlanmamasına da özen gösterildi. Ne var ki, başta PKK/YPG’nin silahlandırılması olmak üzere, ABD’nin Suriye politikalarının mühim bir kısmı hem bu ittifakın haklı talepleriyle, hem de Suriye halkının istekleriyle çelişiyor.

İdlib, Suriye’de Sunni nüfusun yaşadığı bölgelerden biri. El Kaide’nin Suriye kolu olan El Nusra’nın isim değişikliğiyle “Fetih el Şam” olarak bölgeye hakim olması, ABD müdahalesinin gündeme gelmesine neden oldu. Ocak 2017’de Nusra Cephesi El Kaide’den ayrıldığını duyurarak Fetih El Şam adını almış, sonrasında kendisine yakın bazı muhalif gruplarla birleşerek “Heyet Tahrir Şam” (HTŞ) adı altında hareket etmeye başlamıştı. Hatay’daki Cilvegözü’nün karşısındaki Bab El Hava kapısı da halen HTŞ’ın kontrolü altında.

Rusya, İran ve Suriye ittifakı ise; bölgede Amerika’nın desteklediği bir kurtarma harekatı yerine İdlib’in Suriye rejim güçleri tarafından kurtarılmasını sağlayacak formüller üzerinde duruyor.

İdlib, aynı zamanda terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD’nin hakim olduğu ve fırsattan istifade özerk bir kantonun ilan edildiği Afrin’e de komşu. PKK/PYD İdlib’i ele geçirerek, Akdeniz’e kadar uzanacak komünist bağımsız Kürdistan’ın bir parçası haline getirmeyi, bölgeden tüm Arapları ve Türkmenleri sürmeyi ve bölgeyi kendi diktatörlüğü altına almayı hedefliyor.

PKK Terör Örgütünün Suriye’deki İnsan Hakları İhlalleri

Suriye’deki savaşın bir kör açmaza dönmesinin en büyük sebebi bir terör örgütüne karşı diğerinin desteklenmesi oldu. Bu vahim yanlış Suriye’yi kanlı örgütlerin hesaplaşma alanı haline getirdi. 40 bine yakın insanın ölümüne sebep olan Ortadoğu’nun en vahşi terör örgütü PKK’nın silah, mühimmat ve askeri eğitimle desteklenmesi ise vehametin boyutlarını daha da büyüttü. PYD elde ettiği gücü yerel halkı acımasızca ezmek için kullandı. PYD’nin yaptığı insan hakları ihlalleri sürekli olarak kamuoyuna yansısa da, Amerika’nın desteklediği bu terör örgütüne karşı hala bir yaptırım uygulanmadı.

BM Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Pinheiro, Eylül 2015’te Konsey'de yaptığı konuşmasında, "YPG (PKK/PYD’nin askeri birimlerinden biri), Suriye'deki bazı bölgeleri yağmaladı ve tahrip etti" sözleriyle PKK/PYD’nin de aslında El Kaide veya DEAŞ’tan bir farkının olmadığını dile getirdi.

Suriye İnsan Hakları Örgütü de PYD’nin kanton ilan ettiği tüm bölgelerde Arap ve Türkmen köylerini yerle bir ettiğini, yağmaladığını, binlerce kişiyi zorla yerinden ettiğini, katliam yaptığını, keyfi tutuklamalarla bölge insanlarına gözdağı verdiğini ve hatta Kürt muhalifleri de zorla sindirdiğini birçok defa raporlayarak kamuoyuna sundu.

İdlib’de “Güvenli Bölge” Oluşturulması
Astana’da Ocak 2017’de Rusya’yla Türkiye’nin garantörlüğünde başlayan, daha sonra İran’ın da garantör olarak dahil edildiği ve Suriye rejimi ile muhaliflerin bir araya getirildiği görüşmelerde ülkede ateşkes ilan edilmişti.

Mayıs ayındaki 4. Astana toplantısı, özellikle İdlib’in geleceğine yönelik kararların alındığı bir toplantı oldu. Bu görüşmelerde İdlib ve çevresi, Humus’un kuzeyindeki belirli bölgeler, Şam'ın Doğu Guta bölgesi ve güneydeki Dera ile Kuneytra illerinde "çatışmasızlık bölgesi" oluşturulması kararlaştırıldı.

Güvenli bölgenin kontrolü  ise Türkiye’ye verildi.

Türkiye, ne ABD’nin terör örgütü PKK’nın Suriye koluPYD ile yapmayı düşündüğü harekatı, ne de rejim güçlerinin ağır bombardımanlarla büyük sivil kayıplara neden olacak harekatları istemiyor. Her iki durumunda  Suriye’nin bütünlüğünün bozulacağı aşikar. Aynı şekilde HTŞ’nin varlığı da Türkiye’nin kabul etmediği bir durum. Türkiye bölgeden tüm terör örgütlerinin temizlenmesi, sonrasında ise sivil halk için güvenli bir alan oluşturulmasını istiyor.

Çözüm: Suriye’nin Bütünlüğünü Koruyacak İttifaklar

Çatışmaların ve kayıpların çok fazla olduğu Suriye’de çatışmasızlık ise aşama aşama, bölge bölge ve çok zorlu bir süreçle sağlanmaya çalışılıyor. Barış için atılan adımların hızlanması için bölgedeki etkin ülkelerin sadece kendilerini düşünerek hareket etmeleri değil, halkı ve savaş sonrası sağlanacak düzeni de düşünerek hareket etmeleri şart. Bunun için de kendi politikalarında ısrarcı olmak yerine, barış için akılcı, fedakar, esnek bir siyaset izlemeleri gerekiyor. Türkiye, başlangıçtaki Suriye siyasetini değiştirerek bu konuda olumlu ve örnek olacak bir adım attı.

Benzer bir adımın başta ABD olmak üzere Suriye üzerinde etkin diğer ülkelerden de gelmesi şart. ABD’nin bugüne kadar farklı coğrafyalarda denediği ve her seferinde başarısızlıkla neticelenen “bir terör örgütünün hakimiyetine son verebilmek için diğer terör örgütlerinin güçlendirilmesi” siyasetini tamamen bitirmesi ve PKK’ya silah desteğini durdurması gerekiyor.

Yakın tarih bölgesel olarak güçlenen terörist oluşumların kendilerine yardım edip büyütenler de dahil olmak üzere, bütün dünyanın başına bela olmalarının örnekleriyle dolu. “DEAŞ bitirilecek” denilirken PKK’yla yeni bir komünist diktatörlüğün bütün dünyanın gözü önünde inşa ediliyor olması yakın gelecekte yeni büyük tehditlere sebebiyet verecektir.

Eğer hedef samimi bir şekilde barışın gelmesi ise, bu, sevginin, fedakarlığın, kucaklamanın ve dayanışmanın ön plana alınması, farklı etnik kökene, farklı mezhebe ve farklı dini inançlara mensup toplulukların asgari müştereklerde bir araya gelmesiyle gerçekleşecektir.

İvedilikle yapılması gereken, bu coğrafyada farklı etnik köken ve mezhepleri uzun süreler bir arada barışla yaşatma tecrübesinin hayata geçirilmesi, Rusya, Türkiye, İran ve Suriye rejiminin işbirliğine devam etmesi ve ABD’nin de PKK’yı silahlandırmayı hemen durdurup bu işbirliğine katkıda bulunmasıdır.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/future-hold-idlib/#axzz4tFO2RkFA

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/258018/idlibin-gelecegi-nasil-olacak‬‬‬‬‬‬http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/258018/idlibin-gelecegi-nasil-olacak‬‬‬‬‬‬http://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_what_does_future_hold_for_idlib2.jpgFri, 22 Sep 2017 12:01:05 +0300
Rohingyalar için güçlü bir ses

Myanmar'da özellikle 2012'den beri Rohingya Müslümanlarına karşı sistematik bir zulüm ve soykırım politikası devam ediyor. Bu yıl 25 Ağustos'ta tekrar gündeme gelen şiddet olayları ise bu defa dünyadan gizlenemedi. Uluslararası toplumun tepkileri üzerine Myanmar yönetimi, pervasızca Müslüman "militanları" suçlarken, iç savaşlarda zulüm politikalarının baş aktörlerinin bilindik taktiği, bir soykırım ülkesinde daha gözler önündeydi.

1982 yılından beri vatansızlaştırma ve kimliksizleştirme politikalarının ve devlet terörünün mağduru olan Arakan Müslümanları, bu yıl patlak veren olaylar sırasında yine binlerce vatandaşını şehit verdi. Ülkesinde Rohingya Müslümanlarının barınmasını istemeyen, bu nedenle bu insanları Myanmar vatandaşı kabul etmeyen ülke yönetimi, 42 ayrı toplama kampına yerleştirdiği Müslümanlara uzun zamandır yaşam hakkı tanımıyor. Adeta birer açık hava hapishanesi olan bu kamplara giriş ve çıkış yasak. Buradaki halk çalışamıyor, okuyamıyor, akrabalarını göremiyor. Buraya yerleştirilen Rohingyaların tüm mallarına hükümet tarafından el konulmuş durumda. Herhangi bir olay patlak verdiğinde, ülke yönetiminin idaresindeki milislerin ilk başvurduğu yöntem ise kampları ateşe vermek; kaçanlara ise arkadan kurşun yağdırmak.

25 Ağustos'tan beri ülkelerini terk etmek zorunda kalan Myanmar Müslümanlarının sayısı şu anda 400 bine ulaşmış durumda. Myanmar ordusunun şehit ettiği, içlerinde bebek, çocuk ve kadınların da bulunduğu Rohingyaların sayısının 3000 olarak açıklanmasına rağmen, Mro polis memuruna göre bu sayı 20.000 civarlarında. Bangladeş sınırında bekleyen Rohingyaların çoğu yağmurun altında açık alanda günlerdir aç, kendilerine yardımın gelmesini  bekliyorlar.  Olanları “etnik temizlik” olarak açıklayan Birleşmiş Milletler, Rohingyalara yardım edecek imkanlarının bulunmasına rağmen, Bangladeş hükümetinin kendilerine kampların kurulacağı yeri bildirmemesi nedeniyle bir şey yapamadığını ifade ediyor. Bütün bunlar olurken Bangladeş hükümeti Myanmar’a evlerini terk etmek zorunda kalan Rohingyaları geri alması için çağrıda bulunma cesaretini gösteriyor…

Aslında Rohingya Müslümanları, barış ve kardeşlik vaatleriyle başa gelen ve bu vaatleri nedeniyle kendisine Nobel Barış Ödülü verilen San Suu Kyi'den çok şey bekliyordu. Şimdi ise ülkede gerçekleşen bu büyük katliamın tek sorumlusu olarak Kyi gösteriliyor. Kyi'nin, "18 ay içinde bizden her şeyi çözmemizi beklemek biraz mantıksız olur" şeklindeki açıklaması, pek çok kesim tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Bölgedeki karışıklığa çözüm elbette kısa zamanda gelmeyebilir; ama Kyi şu anda, kendisinden çözüm isteyen hakla silahlı kuvvetlerini doğrultan bir lider konumunda.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre sağlık alanında dünyada 190. sırada yer alan, ortalama yaşam süresi 57 olan ve tüm değerli kaynaklarına rağmen dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Myanmar, yakın zamana kadar gözlerden ırak bir ülkeydi. Bölgedeki Rohingya Müslümanlarına yönelik 2012'de şiddetlenen zulüm politikasında bölge halkı açısından değişen bir şey olmasa da, bugünün dünden farkı, zulmün artık gözlerden ırak olmaması. Myanmar hükümetinin sıkı güvenlik önlemleri, yıkılıp yakılan bölgelere erişilmesini engellese de, bugün dünyanın pek çok ülkesi zulme seyirci kalmayı reddediyor. Yükselen seslerin özellikle Müslüman ülkelerden gelmesi ise, Müslümanların artık yaşanan soykırımlara sesini güçlü çıkarmada kararlı olduğunu gösteren sevindirici bir gelişme.

Türkiye, Bangladeş Hükümetine açık çek vererek, ülkeye girmek isteyen Rohingya Müslümanlarının içeri alınmasını talep ederken; Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konu hakkında çeşitli Müslüman ülkelerle yakın irtibat halindeydi. Suu Kyi ile de telefonda görüşen Erdoğan, konuşmadan bir gün sonra bölgeye en azından yardım malzemelerinin girişini sağlamıştı.

Bahreyn Krallığı, olayların duyulmasının hemen akabinde yaptığı yazılı açıklamada, ülkede hükümet birlikleri tarafından gerçekleştirilen şiddeti kınarken, uluslararası kamuoyunu Müslüman azınlığın acısını dindirmek için tüm imkanları seferber etmeye çağırıyordu. Bölge yetkililerini, Rohingya Müslümanlarını korumaya zorlamak ve her türlü insani yardımı sağlamak için gereken her şeyin yapılacağı açıklamada yer alıyordu. Açıklamada amacın, bölgede gerçekleşen bu trajediye son vermek ve Myanmar'a barış ve güven getirebilmek olduğu belirtilmekteydi.

Bahreyn'de tepkiler sadece üst düzeyden gelmemiş, Bahreyn halkı da, Rohingya Müslümanları için geniş çaplı bir gösteri düzenlemişti.

Halkların, hükümetlerle birlikte seslerini yükseltmeleri önemlidir. Bu tip zorlu durumlarda, siyasilerin ittifak halinde yaptıkları görüşmeler ne kadar etkiliyse, halkın geniş katılımlı mitinglerle sesini duyurması da bir o kadar etkilidir. Bu konuda, tüm Müslüman ülkelerin bir araya gelerek tepkilerini belli ettikleri dev mitingler organize etmeleri elzemdir. Müslümanların, özellikle böyle zamanlarda daha sıkı bağlarla kenetlenmeleri ve sarsılmaz bir kale gibi zulmün karşısında durması çok büyük sonuçlar getirecektir. Bu ittifakın küçük bir örneği bile, Myanmar yönetiminin, Rohingya halkının sahipsiz olmadığını anlamasını bir ölçüde sağlamıştır. Unutulmamalıdır; ittifakın sesi, daima güçlü çıkar.

Adnan Oktar'ın Gulf Daily News'de yayınlanan makalesi:

http://www.gdnonline.com/Details/254575/Powerful-voices

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257850/rohingyalar-icin-guclu-bir-seshttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257850/rohingyalar-icin-guclu-bir-seshttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_daily_news_adnan_oktar_powerful_voices2.jpgWed, 20 Sep 2017 09:21:55 +0300
Musul'un Kurtuluşu Kardeşlik Ruhundadır ve Stratfor'un tarihi çarpıtma girişimleri

"Gölge CIA" ismiyle bilinen düşünce kuruluşu Stratfor Ekim 2016’da bir yazı ile Musul operasyonu ve Musul’un geleceği hakkındaki düşüncelerini ilan etti. Reva Goujon imzalı yazıda, Türkiye ve İran’ın yüzyıllardır Musul üzerinde hak iddia ettikleri ve aralarında ihtilaf olduğu öne sürülmekte. Goujon, yazısında Türk Ordusu’nun eski Osmanlı idealinin peşinde olduğunu, Suriye Operasyonu’nu da bu amaçla yaptığını iddia etti.

Yazıda, Türkiye ve Türkler hakkında bu kadar asılsız iddia ortaya atılırken İngiltere’nin 1918’de Musul’u barış anlaşmalarına aykırı olarak işgal ettiğinden, İran petrolleri de dahil bölgenin enerji kaynaklarının dönemin İngilteresi tarafından nasıl sömürüldüğünden, Irak’ta 20. yüzyıldaki onlarca darbe, ihtilal, ayaklanma ve suikastta İngiliz derin devletinin izi olduğundan hiç bahsedilmiyor. ABD ve AB’nin terörü önlemek ve bölgeye düzen getirmek istediği iddiası işleniyor. Oysa sırf Irak’ın son 20 yıllık tarihi terörle mücadele adına bölgeye giren güçlerin milyonlarca insanın ölümüne, yurtlarından sürülmesine, şehirlerin yerle bir edilmesine sebep olduğunu gözler önüne sermiştir.

Söz konusu yazı tek yanlı bilgi vermekle birlikte bir çok tarihi, siyasi, coğrafi hata ile de dolu. Bu hataları ortaya koymak, Musul’a ve tüm bölgeye kalıcı barışın hakim olması için çözüm üretmenin önemli bir parçası olacaktır.

Türkiye’nin hedefi toprak ilhakı değil, gönülleri kazanmaktır

Stratfor’un makalesi Musul’un Türk ve Osmanlı tarihine hiç değinmemektedir. Musul’u sanki İran ve Türkler arasında ihtilaflı bir bölge gibi anlatılmaktadır. Halbuki Musul 400 yıl boyunca Osmanlı toprağı kalmıştır. Bu süre zarfında İran hiçbir zaman talepte bulunmamıştır. Coğrafi olarak hak iddia etmesi de imkansızdır. İran ve Musul arasında aşılması güç, neredeyse imkansız yüksek sıradağlar vardır. Musul, Basra körfezine 1000 km, Bağdat’a da 400 km mesafededir. Türk sınırına uzaklığı ise 110 km’dir. Musul ile Türkiye arasında engel olduğu iddia edilen sıradağlar doğudadır. Musul bölgesini İran’dan ayıran doğal sınırlardır. Musul’un kuzeyinden veya kuzey-doğusundan yola çıkıldığında Türk sınırına kadar tek bir dağ yoktur. Zaten bölgenin bin yıldır ticaret ve kültür merkezi olmasını sağlayan da bu kolay ulaşım imkanıdır. Ayrıca Dicle Nehri Türkiye’den doğup Musul’dan geçmektedir. Bu sayede nehir taşımacılığı yüzyıllar boyunca mal ve insan ulaşımını kolaylaştırmıştır. Bugün çok konuşulan Musul Barajı da bu nehir üzerinde kuruludur.

Musul halkı tarihin her döneminde kendini Türk, Kürt ya da Arap değil Müslüman hissetmiştir. Bağlılıkları Müslümanların manevi önderi olan halifeye olmuştur. 1000 yıl evvel İslam’ın bayraktarlığının Türklere geçmesiyle Selçuklu şehri olmuştur. Selçuklular Haçlı seferlerinde bölgeyi korurken Musul’u merkez seçmiştir. 1535 yılından İngilizler tarafından işgal edildiği tarihe kadar Osmanlı sınırları içindedir, yani Musul’un bin yıllık bir Türk tarihi vardır. Stratfor analisti Goujon yazıda Türkiye’nin zengin petrol yataklarından dolayı Musul’u istediği iddiasındadır. Hâlbuki bu topraklara petrol yani menfaat gözüyle bakan sadece bazı Batılı güçledir. Türkiye için Musul, Müslüman kardeşlerinin yaşadığı gönül bağının olduğu hangi koşul altında olursa olsun halkını yalnız bırakmayıp koruyacağı  ata yadigârıdır.

Musul Türk, Kürt ve Arapların Birlikte Yaşadığı Bir Şehirdir

Goujan’ın Musul’un Arap şehri olduğu iddiası da tarihi bir temele dayanmamaktadır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dönemin İngilteresinin öncülüğünde çizilen sınırlar, birlikte kardeşçe yaşayan halkların arasında dikenli teller koymuştur. 1921 yılında, aralarında casuslar, bazı politikacılar, askerler, iş adamları olan 40 İngiliz’in bir araya geldiği Kahire Toplantısı’nda çizilen bugünkü Irak sınırları 3 Osmanlı vilayetinden oluşmaktadır: Basra, Bağdat ve Musul. Bu vilayetlerden Bağdat ve Basra Arap bölgeleridir. Buralar bugünkü Irak’ın merkez ve güney bölgeleridir. Musul vilayeti ise tüm kuzey topraklarını kapsamaktadır. Halkı ağırlıklı olarak Kürt ve Türk’tür. Bugün operasyon yapılan Musul şehri de bu vilayetin merkezidir. Bölge, üç önemli uluslararası belge olan Milletler Cemiyeti raporuna, Ankara Anlaşması’na ve Irak Bağımsızlık Metni’ne göre “azınlık bölgesi”dir. Musul’un demografik anlamda bir Arap şehri olmamasına rağmen bu vurgunun yapılması, Ortadoğu’yu Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii, Süryani, Keldani, Nusayri vb onlarca daha küçük parçalara ayırma planının bir yansımasıdır. Oysa Ortadoğu’nun yeni sınırlara değil daha sevgi ve kardeşlik üzerine inşa edilmiş güçlü birliklere ihtiyacı vardır.  

Musul Misak-ı Milli sınırlarındadır.

Yazıdaki bir başka hatalı iddia ise Musul’da yaşayan milletlerin Türkleri sözde işgalci olarak görmesi ve desteğini istememesidir. Tam tersine Musul halkı her zorluk dönemine yüzünü Türkiye’ye dönmüş, Türkiye’den destek beklemiştir. Musul halkı kalben Türkiye’ye bağlıdır. Nitekim 1. Dünya Savaşı’ndaki Arap isyanlarında bile Osmanlı’ya sadık kalmıştır. İşgalci İngiliz ordularına ve isyancı Arap birliklerine karşı Osmanlı saflarında ve Osmanlı Ordusu’nda fedakârca savaşmıştır. Lozan görüşmelerinde Türkiye’nin Musul’u istemesinin sebebi petrol değildir. Bunun sebebi 1. Dünya Savaşı’nı sonlandıran Mondros Mütarekesi’nde hala Osmanlı toprağı olmasıdır. Osmanlı Mebusan Meclisi’nin ilan ettiği Misak-ı Milli’de Türk toprağı olarak kabul edilmesidir. Kurtuluş Savaşı da Misak-ı Milli sınırları içindeki bölgeler için gerçekleşmiştir. Kurtuluş Savaşında Türk halkı petrol için değil vatan olarak gördüğü bu topraklarda öz kardeşlerinin huzuru için kahramanca savaşmıştır.

Musul bölgesindeki Kürt halkı da Türk dostudur

Stratfor’un iddia ettiği gibi bölge Kürtleri ile Türk devleti arasındaki kesinlikle bir çatışma yoktur. Kuzey Irak bölgesindeki Kürtler de Türk dostudur. Saddam’ın zulmünden kaçtıklarında hep Türkiye’ye sığınmışlardır. Türkiye’den bölgeye giden tüccarlar, yatırımcılar hep Kürt ve Türk akrabalarının yanına gitmiştir. Bölgede Türkler ile Kürtler arasında yüzyıllardır devam eden ticaret ve ekonomik işbirliği vardır. O nedenle Musul’daki Kürtler de kendilerini Türkiye’ye ve Türklere yakın görmektedirler.

Tarihte Musul’u zenginleştiren ve güç merkezi yapan Anadolu ile bağıdır

Stratfor’un Türk müteahhitlerinin Musul’daki yatırımlarını “ekonomik işgal” olarak gösterme çabası ise hiç samimi değildir. Musul’u zenginleştiren temel unsurlardan biri Anadolu ile ticari bağıdır. Binlerce kilometre öteden gelen bir çok ülkenin şirketlerinin ekonomik faaliyetleri nasıl doğal ise, Türkiye ile sınır olan bir bölgede Türk şirketlerinin iş yapmaları en doğal haklarıdır. Kolay ulaşım imkânı Türk firmalarını rekabetçi hale getirmektedir. İhalelerde en ucuz maliyetin Türk firmalarında olacağı barizdir. Kazanan düşük maliyetle iş yaptırabilen Kuzey Irak yönetimi yani bölgenin yerel halkıdır. Kaldı ki Irak’ın diğer bölgelerini de Türk inşaat şirketleri inşa etmiştir. Türk müteahhitler Rusya, Ukrayna, Kazakistan, Türkmenistan, Libya, Cezayir, Nijerya, Kuveyt, Katar ve onlarca ülkede yüz milyarlarca dolarlık kontratlar tamamlamışlardır.

Türkiye Sınırındaki Gelişmeleri Yakından Takip Eden Bir Ülkedir, İşgalci Değildir

Yazar Goujon, Türkiye’nin Musul’u işgal etmek istediğini öne sürmüştür. Oysa Türkiye sadece kendi güvenliği ve bölge halklarının huzuru için gelişmeleri yakından takip etmektedir. Sömüren, bombalayan, işgal eden, öldüren, yıkan, parçalayan, bölgenin petrolleri üzerinde hak iddia eden hep İngiliz Derin Devleti olmuştur. Musul halkı İngiliz manda yönetimi döneminde yıkıma uğramıştır. Lozan Anlaşması sırasında İngilizler Musul bölgesini yerle bir etmiştir. On binlerce Musullu Müslüman İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların attığı bombalarla hayatını kaybetmiştir.

Stratfor yazısında, bu tarihi gerçeklerden hiç bahsetmemiştir.  Yazı Lozan’da genç Türk devleti ile İngiltere arasında emperyalist çıkarların çatıştığı izlenimi vermeye çalışmaktadır. Halbuki bir taraf Osmanlı topraklarını parçalayıp işgal eden İngiltere, diğer tarafta ise 4 yıl boyunca  ağır bir bağımsızlık savaşı vererek vatanını korumuş Türk devleti vardır.

Dönemin İngilteresi sadece Musul’u değil tüm Ortadoğu’yu yutmuştur. Bölgedeki Türkler, Kürtler, Araplar, Sünniler, Şiiler, Nusayriler, Yezidiler, Hristiyanlar, Museviler, Müslümanlar İngilizlerce mağdur edilmişler, toprakları yağmalanmış, malları gaspedilmiştir.

Türkiye ile İran arasında 400 yıldır barış vardır

İran ile Türkiye’nin çatışması hayali bir iddiadır. İran-Osmanlı ve sonrasında İran-Türkiye sınırı 400 yıldır değişmemiştir. 4 yüzyıl boyunca İran ve Türk halkları savaşmamıştır. Kaldı ki bugün İran nüfusunun %20’si Azeri Türküdür. Stratfor İran-Türk çatışması iddiası tarihi gerçeklerden uzaktır. Bugün Moskova, Tahran, Ankara, Riyad ve hatta Şam ittifak yolunda ilerlemektedir. Bu halklar birbirlerinin düşmanı değildir. İran da Musul üzerinde hiçbir zaman hak iddia etmemiştir.

Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nde mezhep kavgaları yaşanmamıştır

Türkiye hiçbir dönemde mezhep kavgalarının tarafı olmamıştır. Türk Devleti İran’la da Suudi Arabistan’la da dosttur. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan defalarca “Bizim dinimiz Şiilik Sünnilik değil, İslam’dır” demiştir.

Türk İnsanı Suriye halkını kardeş olarak görmektedir

Stratfor, yazıda Türk Devleti’nin Suriye ve Musul politikalarını “işgal” olarak tanımlamaya çalışmaktadır. Oysa Suriye’de 600.000 kişi bugüne kadar can vermiştir. Bunların arasında Türk kurşunu ile can veren kimse yoktur. Bu insanların Türkiye’de milyonlarca akrabası vardır. Türkiye 3 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapmaktadır. Avrupalı devletlerin çoğunun mültecilere karşı duvarlar ördüğü bir dönemde Türk halkı milyarlarca doları Suriyeli misafirleri için gözünü kırpmadan harcamıştır ve harcamaya da devam etmektedir.

Goujon Türkiye’nin Suriye’de uluslararası camiayı beklemeden hareket etmesini eleştirmektedir. Uluslararası toplum bugün barış üzerinde bir türlü anlaşamamaktadır. Her gün yüzlerce Arap, Türk, Kürt masum can vermektedir. Koalisyon ise 5 yıldır Suriye’yi bombalamaya devam etmektedir. Türkiye barışı getirebilmek için zorunlu olarak müdahale etmektedir. Kaldı ki Türkiye’nin Suriye ile 600 km sınırı vardır. Bu sınırların karşı tarafında Türkiye’yi tehdit eden terör grupları yer almaktadır. Türkiye’nin Suriye operasyonu sadece sınırlarını güvence altına almak amacındadır ve Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını savunmaktadır.     

Suriye’ye barış getiremeyen uluslararası camia Musul’da da operasyona başlamıştır. Zaten pamuk ipliğine bağlı olan Irak barışını tehlikeye atmaktadır. Bölgede işgal politikası izleyen bu zihniyettir. Türkiye sadece daha büyük katliamları engelleyebilmek için çaba sarf etmektedir. Musul Türkiye’ye sadece 100 km’dir. Türk ordusu son 30 yılda yüzlerce defa Musul’a girecek imkana sahip olmuştur. Hiçbirinde emperyalist bir harekat yapmamıştır. Şimdi de öyle bir niyeti yoktur.

Ortadoğu’ya mezhep savaşlarını dış müdahaleler getirmiştir.

Yazıdaki “Musul’da bölge devletleri güçlenirse daha büyük bir savaş kaçınılmazdır. Buna karşın dışarıdan gelenlerin niyeti sadece huzur getirmek olduğu için mezhep savaşı çıkmayacaktır” iddiası büyük bir yanılgıdır. Irak’ta koalisyon işgali sırasında 1,5 milyon kişi hayatını kaybetmiştir. Irak mezhep savaşlarına koalisyon güçleri askeri hakimiyetindeyken sürüklenmiştir. Bu güçler girdikleri ülkelere daha büyük şiddet sarmallarına sebep olmuş, gerilerinde yıkılmış iç savaşa düşmüş topraklar bırakmışlardır.

Yukarıda yazdığımız gerçekleri Stratfor da Goujon da kuşkusuz çok iyi bilmektedir. Ancak bazı çevreler tarafından, “Musul’un Türkiye ile Şii Irak hükümeti arasında bir çatışma konusu olacağı ve bu nedenle bir mezhep savaşı çıkacağı” düşüncesi kamuoyuna telkin edilmektedir. Muhtemelen, bu argümana dayanarak koalisyon işgal kuvvetlerinin Musul’da kalmaları gerektiği savunulacaktır. Hatta Musul’un uluslararası gözetimde özerk bir bölge haline getirilmesi öne sürülecektir. Ortadoğu’nun merkezinde böyle bir özerk ve zayıf yapının daha çok çatışma ve savaş getireceği ise açıktır. Bu planı bozmanın yolu ise bölge halklarının ittifakıdır. Rusya, Türkiye, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, hatta İsrail asgari ortak noktalarda birleşip savaşı isteyenlere karşı ısrarla barışı savunmalıdır. Bölgenin huzuru ve güvenliğini on bin kilometre uzaktan gelenler değil bu bölgenin halkları inşa edecektir.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/mosuls-salvation-lies-spirit-brotherhood-strafors-attempt-distorting-history/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257607/musulun-kurtulusu-kardeslik-ruhundadir-vehttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257607/musulun-kurtulusu-kardeslik-ruhundadir-vehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_mosul_s_salvation_lies_with_the_spirit_of_brotherhood_and_stratfor_s_attempt_in_distorting_history2.jpgSat, 16 Sep 2017 19:25:16 +0300
ABD yaptırımlarının gerçek kazananı kim?

ABD Kongresi’nden geçerek Başkan Trump'ın da zoraki imzasıyla onaylanan “Yaptırımlar Yoluyla Amerika’nın Düşmanlarıyla Mücadele“ yasası ABD tarihinin en sert yaptırımlarını içeriyor. Rusya, İran ve Kuzey Kore'ye yönelik yeni yaptırım kararlarına üç ülke tarafından gelen tepkiler dünya gündeminde en üst sıralara yerleşti.

Tepkiler arasında dünyanın en çok odaklandığı kuşkusuz Kuzey Kore'ninki oldu. Yaptırımı imzalamasının ardından Trump'ın bir de "ateş ve gazapla" karşılaşacakları şeklindeki zehir zemberek ifadeleri üzerine Pyongyang yönetimi Pasifik'teki ABD üssünün bulunduğu Guam adasını füzeyle vuracağı açıklamasını yaptı. Saldırı planlarının Ağustos ayı ortasında tamamlanacağını bildiren Kuzey Kore ordusundan General Kim Rak Gyom, saldırının kaç defa, ne tür füzelerle, kaç dakika içerisinde hangi koordinatlara gerçekmeştirileceğine dair ayrıntıları dahi paylaştı.

İran'a gelince, İran, bu yeni yaptırımları 2015'te ABD'yle imzaladığı nükleer anlaşmanın ihlali sayıyor. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Amerika'ya bu tür yaptırımlar karşısında İran'ın nükleer programına yeniden geri döneceği ültimatomunu verdi. Ruhani, meclisteki güvenoyu toplantısındaki konuşması sırasında şunları söyledi:

Amerikan yönetimi eğer geçmişteki deneyimleri tekrar etmek ve baskı siyasetine dönmek niyetindeyse, İran çok kısa zamanda, haftalar ya da aylar değil belki de saatler içerisinde programına geri dönecektir. Bu geri dönüş, müzakerelerin başlamasından öncekine nazaran çok daha gelişmiş bir seviyede olacaktır.” 

ABD Kongresi'nin yeni yaptırım tasarısının birinci adresi olan Rusya da vakit kaybetmeden son derece sert mesaj ve karşılıklar vermekten geri kalmadı. Putin, 1 Eylül'e kadar 750 ABD'li diplomatın Rusya'yı terk etmesini ve ABD'li diplomat sayısının 455'e düşürülmesini istedi.

Rusya Başbakanı Medvedev resmi Facebook sayfasından yaptığı açıklamasında, ABD'nin yeni yaptırımlarla Rusya’ya yönelik kapsamlı bir ticaret savaşı başlattığını söyledi. Bu aşamadan sonra yeni ABD yönetimiyle ilişkileri iyileştirme umudunun sona erdiğini belirtti.

Son yasada, Ukrayna'daki gelişmeler nedeniyle Obama döneminde alınan yaptırım kararları daha da sıkılaştırılırken Rusya'nın 2016 ABD Başkanlık seçimlerine müdahale ettiği iddiasıyla ilave yaptırımlar da getiriliyor. Yasa, Rusya'nın enerji, gemicilik, metal ve madencilik gibi kilit sektörlerini hedef alıyor. Yaptırımlar, Rusya'daki petrol şirketleriyle ortak çalışan uluslararası firmaları da kısıtlamalar kapsamına alıyor.

Peki, dünyanın en önemli hatta gerektiğinde en tehlikeli olabilecek güçlerini bu şekilde kendi yöntemleriyle cezalandırmaya kalkan ABD Kongresi bu yaptırımlardan nasıl bir kazanç umuyor, dünyaya ne tür bir mesaj vermeyi amaçlıyor. İlginç olan, hangi yönden bakılırsa bakılsın ABD'nin ülke olarak bu yaptırımlardan siyasi, ekonomik ya da ticari anlamda bir kazanç elde etmesi mümkün görünmüyor. Zira, bu politikayla yalnızca söz konusu üç ülkeyi değil, özellikle Rusya'yla ciddi ekonomik ilişkiler içinde olan AB ülkelerini de karşısına alıyor. Çünkü bu yaptırımlardan Rusya'yla ortak projeler yürüten Avrupa şirketlerinin de zarar göreceği açık.

Bu projelerin başında da Kuzey Akımı Projesi geliyor. Yaptırımlara en sert tepkiyi veren Avrupa ülkeleri ise bu enerjiye ihtiyacı olan ve Ruslarla birlikte bu projeyi yürüten şirketlere ev sahipliği yapan Almanya, Fransa, Avusturya gibi ülkeler. Bu ülkelerin sözcüleri her fırsatta, yaptırımların AB-ABD ilişkilerine zarar vereceği görüşlerini dile getiriyor. Almanya, ABD'nin son yaptırımlarını uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendiriyor. Almanya'da yapılan bir araştırma bir önceki yaptırımların Alman ekonomisini 10 milyar dolar zarara uğrattığını gösteriyor.

Diğer yandan, önceki yaptırımların, bu sayede sürekli yeni ittifaklar, ticari bağlantılar geliştirmeye yönelen ve zaten kendi kendine yeten Rusya'ya kayda değer bir zarar veremediği açık. Bundan sonra da verecek gibi görünmüyor. Aksine, uzmanlar yaptırımların Putin'in işine yarayacağını belirtiyor. Yaptırımların Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore'yi eskisinden çok daha fazla birbirine yakınlaştırması ve bu yakınlaşmalar sonucu her zamankinden çok daha güçlü ve kararlı bir ABD karşıtı cephenin gelişme ihtimali yüksek. Sonuçta Rusya da, İran da uzun yıllardır yaptırımlar ve tehditlerle mücadele etme, bunların altından başarıyla kalkma ve zorlu koşulları kendi çıkar ve faydalarına çevirme deneyimine sahip ülkeler.

Bu durumda yaptırımların en büyük darbeyi aslında, dünyanın önemli bölümüyle hatta Avrupalı müttefikleriyle bile karşı karşıya gelen ABD'nin bizzat kendisine vurduğu sonucu çıkıyor. Ayrıca, yaptırımların birçok AB ülkesinin ekonomi ve enerji politikalarına ve en başta da Trump'ın şahsına zarar verdiği açık. Rusya bile, söz konusu yaptırımların doğrudan, bunları istemediği, hatta "son derece hatalı" olduğunu söylediği halde imzalamaya mecbur bırakılan Trump'a yönelik olduğunu belirtti.

Nitekim, Senato Demokrat Parti grup lideri Chuck Schumer, Trump'ı ezerek yasalaştırdıkları yaptırım kararlarıyla asıl verilmek istenen mesajı şöyle dile getiriyor: "Rusya Devlet Başkanı Putin, Kongre’nin rızası olmadan bu yaptırımlardan kurtulamayacak. Bu, Putin’e ve seçimlerimize karışmayı düşünenlere net bir mesaj olsun. Eğer seçimlerimize karışırsanız, yaptırıma uğrarsınız. Bu yaptırımlar sert olur."

Kısaca, 'Siz Trump'ı seçtirdiniz ama bakın ülkeyi esas biz yönetiyoruz' demeye getirilmektedir. Gerçekten de, Senato'dan sadece '2', Temsilciler Meclisi'nden ise sadece '3' Hayır dışında ezici bir çoğunlukla geçen yasayı, Kongre onayı olmadan Trump'ın kaldırma, değiştirme ya da yumuşatma yetkisi bile yok. Kısaca Trump ve yönetimi, iki kanadı da Cumhuriyetçi çoğunluktan oluşmasına rağmen Kongre'ye yenik düştü. Deyim yerindeyse bir tür Kongre darbesine uğradı. Rusya Başbakanı Medvedev de, "Trump idaresi, icra yetkilerini en aşağılayıcı biçimde Kongre’ye devrederek güçsüzlüğünü sergiledi." sözleriyle tam da bu teslimiyeti tarif ediyordu.

Özetle, asıl derin güç her zaman olduğu gibi yönetimi ele aldı. Trump ise, üyesi olduğu Parti'yle bile kendisini hasım haline dönüştüren bu derin güce teslim oldu. Yanlış anlaşılmasın bu güç Kongre değil. Kongre bu gücün –diğer yüzlerce kurum gibi– yalnızca bir uzantısı. Derin güç, her ne kadar başta kendi adayını Başkan yapamadıysa da mevcut olanı kontrolündeki kurumlar vasıtasıyla kısa sürede dize getirdi.

Trump, her ne kadar aykırı söylemler, önceki yönetimleri yerden yere vuran eleştiriler ve vaatlerle Başkanlık koltuğuna oturduysa da temelde eskilerin mirasını sürdürmek dışında bir seçeneğe sahip olmadı. Tıpkı, Obama'nın savaşçı ve kan dökücü şahin politikalarıyla ünlü Bush'u kökten eleştirip barış vaatleriyle Başkanlık koltuğuna oturması ve sonrasında aynı güce teslim olması gibi... Hatırlanacağı gibi Obama, Ortadoğu'da Bush'tan çok daha fazla kan döküp Afganistan'a çok daha fazla asker gönderdi.

Aynı şekilde bugün Trump'ın da elinden, Ortadoğu sınırlarını aşarak dünya çapında bir bir felaketin planını yapan büyük güce boyun eğmek dışında bir şey gelmiyor. Zira, derin gücün en büyük gelir kaynağı olan silah şirketleri, savaş endüstrileri, dünya çapındaki finans ve rant sistemleri her devirde büyük felaketlerden, savaşlardan ve katliamlardan besleniyor. Bu yüzden de sürekli bunların çapını ve şiddetini büyütmeye çalışıyor. Süper güçleri birbirine karşı kışkırtma ve gerilimi sürekli yüksek tutmadaki asıl amaç da bu. Sonuçta, yaptırımların yegane kazançlısı da bu derin güçten başkası değil.

Trump ve yakın çevresi, iktidara geldiklerinden bu yana sürekli kendileriyle uğraşan bir derin yapılanmanın (establishment) varlığından bahsettiler ve bunu ABD içindeki kurumlarda aradılar. Oysa CIA, FBI, Kongre, Pentagon vs. gibi kurumlardaki unsurlar derin devletin yalnızca uzantılarıydı. Trump, Beyaz Saray'a yerleştiğinde daha önce kaldırılmış Winston Churchill büstünü kendisine apar topar Oval Ofis'e geri getirten gücü biraz düşünse, bu yüzlerce yıllık emperyal derin gücün merkezini de ABD içinde değil, Okyanus'un tam karşı kıyılarında araması gerektiğini anlardı.

Adnan Oktar'ın Pravda.ru'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/15-09-2017/138686-us_sanctions_beneficiary-0/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257565/abd-yaptirimlarinin-gercek-kazanani-kimhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257565/abd-yaptirimlarinin-gercek-kazanani-kimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_who_is_the_real_beneficiary_of_US_sanctions2.jpgFri, 15 Sep 2017 21:45:55 +0300
Gizemli Büyükada Toplantıları ve Renkli Devrimlerin Dinamiği

Geçen ay İstanbul Büyükada'da bir otelde bir araya gelen ve sözde 'insan hakları aktivistleri' olduklarını iddia eden Türk ve yabancı uyruklu 11 şüpheli, ajanlık iddiasıyla gözaltına alındı. Şüphelilerin, Mayıs 2013'te İstanbul Gezi Parkı'nda başlatılan ve Türkiye çapında kışkırtılan ayaklanmaların benzeri bir eylem planı yaptıkları belirtildi.

Bu olay, geçtiğimiz yıl 15 Temmuz darbe girişimi esnasında Büyükada'daki Splendid Otel'de yapılan gizemli toplantıyı akıllara getirdi. Darbe sürecini içine alan 2 gün boyunca süren bu toplantıya, başlarında CIA danışmanı ABD'li profesör Henri Barkey'in bulunduğu uluslararası analist ve öğretim görevlilerinden oluşan çoğu yabancı uyruklu 17 kişi katılmıştı.

Çalışanların ifadesine göre, ekibiyle özel bir odada sabaha kadar darbeyle ilgili gelişmeleri takip eden Barkey, ABD ile sürekli telefon teması içindeydi. Bu arada, otel yetkililerinden CNN International ve Amerika'nın Sesi ile canlı bağlantı yapabilmesi için gerekli altyapının hazırlanmasını da istemişti.

Oteldeki gizemli toplantıya katılan bir diğer ilginç isim, AB'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı'nda görevli Ellie Geranmayeh'di. Geranmayeh darbe gecesi Twitter'dan yolladığı provokatif mesajında: "Erdoğan, Facetime'dan CNN Türk'e bağlanıp halkın sokağa çıkmasını istedi. Bu sırada kendisi güvenlik için komşu bir ülkeye gidiyor." yalanını yayarak sokakta darbeye direnen halkın moral ve motivasyonunu kırmaya çalışıyordu.

Henri Barkey, otelde kalırken bir görevliye söylediği, "Türkiye'ye ilk gelişimde HSBC patladı. İkinci gelişimde Gezi Olayı patlak verdi. Şimdi de darbe girişimi yaşandı." ifadeleriyle adeta konularla bağlantısını vurgular gibiydi. 19 Temmuz'da otelden ayrılırken resepsiyona üzerinde Pensilvanya (FETO terör örgütü lideri Fethullah Gülen'in halen bulunduğu eyalet) yazılı bir çan bırakması da dikkat çekiciydi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA için çalışan bir Ortadoğu uzmanı ve 'Ilımlı İslam' teorisyeni olan Barkey'in eşi Elen Barkey de üst düzey bir CIA yetkilisiydi. Barkey, yine kendisi gibi CIA'nin Ortadoğu uzmanlarından Graham Fuller ile Türkiye'nin Kürt Meselesi isimli kitabı kaleme almıştı. Türkiye'de faaliyet yürüten bölücü terör örgütü PKK'nın lideri Abdullah Öcalan için, firari olduğu dönemde İtalya'da kalabilmesi için referans mektubu yazan da Henri Barkey'di. İlginç olan, arkadaşı Graham Fuller de FETO lideri Fethullah Gülen'e yeşil kart verilmesi için Pennsylvania’daki federal yargıca bir referans mektubu göndermişti. Fuller aynı zamanda ABD basınında Gülen'i öven ve savunan ateşli yazılarıyla ünlüydü.

Görünen o ki bir kısım CIA Türkiye masası direktörleri, yıllardır Türkiye'nin parçalanmasına kendilerini adamış FETO ve PKK terör örgütleri için seferber etmiş durumda. İç karışıklıkların gizlice planlandığı üs olarak da gözlerden uzak olan Büyükada seçilmiş. 15 Temmuz darbesi esnasında, 1919'daki İstanbul işgali döneminde İngilizlerin ordu karargahı olarak kullandıkları 'Splendid Otel'in üs olarak seçilmesi de sembolik bir mesaj taşıyor.

Büyükada'daki 15 Temmuz darbe toplantısını kamuoyuna ilk duyuran ve adadaki ajan trafiğini o tarihten beri yakın takibe alan Milletvekili Orhan Deligöz, bu toplantıların ABD'nin CIA ve İngiltere'nin MI6 ajanları kontrolünde yapıldığı, ajanların adada İngilizlere ait çeşitli villaları ve 4 oteli kullandıkları, bu otellerin kaçak ve gizli bölümleri olduğu, son toplantının bu bölmelerde yapıldığı bilgilerini verdi.

Yine, gözaltına alınanlardan İ. Ü.'nün temsilcisi olduğu Alman Heinrich Böll Stiftung Derneği, Gezi ayaklanmalarında başroldeydi. İ E.'nin Türkiye direktörü olduğu Af Örgütü ise PKK'nın hendek olaylarında ve Gezi kalkışmasında provokatif eylemlerini meşrulaştıran raporları hazırlamıştı.

Ayrıca, toplantıya katılanlardan İsveç uyruklu A. G.'nin bilgisayarında Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinin, Kuzey Irak ve Suriye'deki Kürtlerin yaşadığı alanlarla birleştirilerek yeni bir bölge şeklinde tasvir edildiği haritalar ele geçirildi. Ayrılan yerlere ise terör gruplarının isimleri verilmişti. A.G. haritaların kendi bilgisayarına ait olduğunu itiraf etti.

Toplantıya katılanlardan Alman uyruklu P.S.'nin ise Türkiye dışında Kenya, Angola, Mozambik, Nepal gibi birçok ülkedeki karışıklık eylemlerini organize ettiği belirtildi. P.S. emniyet ifadesinde, toplantıyı Hollanda merkezli "insan hakları kuruluşu" HIVOS'un finanse ettiğini söyledi.

HIVOS, Büyükada toplantılarını dünya çaplı "derin şeffaflaştırma" projesine bağlayan kilit sözcüktü. Bu ipucu bizi 2000’de Yugoslavya’da, 2003’te Gürcistan’da, 2004'te Ukrayna’da ve 2005’te Kırgızistan’da başarıya ulaşan, ardından Küba'da denemesi yapılan "Renkli Devrimler"e ve bu devrimlerin baş mimarı ve finansörü olan dünyaca ünlü milyarder Georges Soros'a götürüyor. Zira HIVOS, Renkli Devrimleri'in organizasyon merkezleri olan Soros'un Açık Toplum Vakıfları'nın alt kuruluşundan başka bir şey değil.

Bir kaynakta HIVOS'un, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 4 ülkedeki Soros Vakıfları'yla olan bağlantısı şöyle açıklanıyor:

"Kafkaslar, Orta Asya, Türkiye ve Afganistan'daki Soros Vakıfları, üç Hollanda organizasyonu ile uyum içinde çalışan bir bağış programı kanalıyla karşılıklı kültürel ve sanatsal işbirliğini teşvik eder. Bu organizasyonlar: 'the European Cultural Foundation', 'the Humanist Institute for Co-operation with Developing Countries (HIVOS)' ve 'Felix Meritis'."

Diğer yandan, son Büyükada toplantısına katılanlardan Ö. D.’nin Soros’un kuruluşlarında danışmanlık yapıyor olması da rastlantı değil elbette. Bu kişinin bilgisayarında, “biz bir direnişin kendiliğinden patlak vermesini bekleyemeyiz. Adalet eylemlerini ilçelere yayalım... Eylemleri her güne dönüştürmeliyiz." şeklinde toplantının amacını net şekilde ortaya koyan kalkışma planları ele geçirildi.

Kısacası Büyükada toplantıları, MI6, CIA, Soros, Açık Toplum Enstitüsü ve Renkli Devrimler zincirinin Türkiye'yi hedef alan son girişimlerinden biri. Henüz başarıya ulaşamadı fakat İslam dünyası birlik olmadıkça bu tip planları yapanlar vazgeçecek gibi de görünmüyorlar. Hedef bugün için Türkiye, Katar, İran gibi görünebilir. Ancak, nihai hedef tüm İslam alemidir. Söz konusu odaklar 15 Temmuz darbe girişiminde Türk halkından gereken cevabı almışlardır; fakat bu durum yeterli olmamış gibi görünmektedir. Sadece Türkiye değil, tüm İslam aleminde potansiyel bu tip tehditlere karşı ittifak, temel hedefimiz olmalıdır.

http://dailymailnews.com/2017/09/13/the-mysterious-meetings-of-prinkipo-and-the-dynamics-of-the-color-revolutions/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257496/gizemli-buyukada-toplantilari-ve-renklihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257496/gizemli-buyukada-toplantilari-ve-renklihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_mail_adnan_oktar_the_mysterious_meetings_of_Prinkipo_and_the_dynamics_of_the_color_revolutions2.jpgThu, 14 Sep 2017 17:32:11 +0300
Rohingya halkı Müslümanların yardımını bekliyor

Neredeyse 250 yıldır Rohingya Müslümanlarına yönelik sürdürülen zulüm ve saldırılar 2012 yılından itibaren yeni ve şiddetli tırmanışa geçti. Aynı yılın Haziran ayında Arakan'da 1000'e yakın Müslüman acımasızca şehit edildi. 125 bin kişi evlerinden, köylerinden sürülerek dağlarda, ormanlarda yaşamak zorunda bırakıldı. Son iki yıldır ise Myanmar yönetimi Arakanlı Müslümanları adeta tamamen yok etmeye yönelik ateş, kan ve vahşet dolu bir soykırım seferberliği başlattı.

2016 yılı Ekim ayında tekrar alevlenen askeri şiddet ve baskılar sonucu 100 bin civarında Rohingya Müslümanı yerlerinden edildi. 75 binden fazlası Bangladeş’in Cox’s Bazar bölgesindeki dünyanın en kötü kampı olarak bilinen Kutupalong Kampı ve çevresine yerleşmek zorunda bırakıldı.

Son olarak Arakan bölgesindeki çatışmalar 10 polisin ARSA (Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu) militanları tarafından öldürülmesiyle yeniden başladı. Polislerin ölümünden Rohingya Müslümanlarını sorumlu tutan Myanmar askeri güçleri ve çeteler, misilleme amacıyla bölgede insan avına çıkarak zavallı masum Arakanlılara dehşet saçtı.

Binlerce Müslümanın şehit edildiği, diri diri yakıldığı, on binlercesinin de işkence gördüğü saldırılardan kaçan Rohingyalar ise her zamanki gibi sınırda Bangladeş polisi tarafından geri çevriliyor. Yaklaşık 60 bin Müslüman, sınırı geçemedikleri için halen dağlık bölgelerde ölüm-kalım savaşı veriyorlar.

BM İnsan Hakları Özel Raportörü Yanghee Lee, 25 Ağustos'tan bu yana ordu ve çeşitli çetelerin saldırısı altındaki Arakan'da durumun, geçen yıl Ekim ayında yaşananlardan "çok daha kötü" olduğunu belirtiyor. Yine de, Bangladeş'in zayıf imkanlarına rağmen 270 bin Rohingyayı sığınmacı kamplarına kabul ettiğini görmek sevindirici.

Myanmar hükümeti ve başta tüm bu olayların perde arkasındaki gölge Başkan Aung San Suu Kyi ise "ortada etnik bir temizlik olmadığı", "raporların abartılı olduğu" şeklinde gerçekleri örtbas etmeye yönelik gülünç açıklamalar yapıyor. Bu asılsız açıklamalara dayanarak da bölgeye acil insani yardım ulaşmasına izin vermiyor. Bu suretle, Rohingya Müslümanlarından sağ kalan aç, susuz, evsiz, güçsüz, hasta, sakat ve yaralıların da zaman içinde gıda, barınak, ilaç gibi acil ihtiyaçlardan mahrum bırakılıp yok edilmeleri planlanıyor.

Aynı şekilde Bengladeş de UNHCR'nin Rohingya'ya yardım götürmesini keskin biçimde yasaklıyor. Özellikle Cox's Bazar bölgesindeki Nayapara ve Kutupalong mülteci kamplarında insanlık dışı şartlarda tutulan Rohingyalara ulaşılmasına hiçbir şekilde izin vermiyor.

Son dönemde ön plana çıkan ve Arakanlı Müslümanların başlarına gelen felaketlerde tetikleyici rol oynayan esrarengiz bir unsur da ARSA milisleri. Bilindiği gibi Rohingyaların yaşadığı son facia ARSA'nın 25 Ağustos'da Myanmar güvenlik noktalarına saldırarak 10 polisi öldürmeleri sonucunda meydana geldi. Aynı şekilde, Ekim 2016'da Arakanlıları hedef alan saldırı, katliam ve sürgünler de yine ARSA'nın başlattığı saldırılara Myanmar güvenlik güçlerinin en kanlı biçimde cevap vermeleri sonucunda yaşanmıştı.

Yani, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Libya'daki yıkım, soykırım ve katliamlarda El Kaide, Taliban ve DEAŞ'ın kilit rolleri neyse, ARSA'da aynı rolü Arakan'da oynuyor.

Bilindiği gibi, Bengal Körfezi'nde Arakan açıklarında bulunan zengin gaz ve petrol yatakları üzerinde büyük bir uluslararası rekabet var. En büyük iki rakip ise İngiltere ve Çin. Körfezden çıkarılan enerji kaynaklarının Çin'e taşınması için tek ulaşım yolu da Arakan toprakları üzerinden geçiyor.

Bölgedeki Çin egemenliğini sonlandırmada İngiltere'nin uzun süredir desteklediği lider ise tahmin edileceği gibi, Myanmar'da Arakanlı Müslümanlara yönelik şiddetin baş sorumlusu olarak gösterilen Aung San Suu Kyi.

Pekin'in hakimiyetini bitirecek kadın olarak tanıtılan Aung San Suu Kyi bu görev için destekleniyor. Yani Arakan üzerinden geçen Myanmar-Çin enerji nakil hatlarına set çekmek için!

Bunun için de Arakan bölgesinin "insansızlaştırılarak" burada tam bir hakimiyet, kontrol ve güvenlik şeridi oluşturulmasının gerekli olduğu iddia ediliyor.. Görüldüğü gibi, bu sinsi stratejinin tam anlamıyla gerçekleşmesinin önündeki tek engel bölgenin sakinleri olan Arakanlı Müslümanlar görülüyor. İşte bu, zavallı insanlara yönelik son dönemde şiddeti kat kat artırılan soykırım politikasının ardındaki gerçek.

BM tarafından resmi olarak dünyanın en çok zulüm gören halkı ilan edilen Rohingya Müslümanlarının karşı karşıya kaldığı baskı, eziyet, işkence ve haksızlıkların bugün yeryüzünde bir eşi-benzeri yok. Uluslararası toplumun medeniyet ve insanlık adına, Müslüman toplumların inançları ve kardeşlik duyguları adına olanca güçleriyle karşı çıkmaları ve fiilen müdahale etmeleri gereken bu zulüm, ne acıdır ki tüm dünyanın gözleri önünde hala tüm şiddetiyle sürüyor.

Bugüne kadar Rohingya Müslümanlarının maruz kaldıkları tarifsiz işkence ve katliamlara yalnızca seyirci kalmak ve göz yummakla yetinen, zalimleri uyarma, kınama ve ayıplamadan öteye gidemeyen insanlık bu felaket çok sayıda Müslümanın ortak ve güçlü tepkisi ile elbette dizginlenebilir. Müslüman ülkelerin birlik hale gelerek toplu tepki ve yaptırımları, o bölgedeki Müslümanlarının sahipsiz olmadığını gösterebilir. Çevrelerindeki insanlardan kötülük dışında bir şey görmemiş, kendileri dışında herkese korku ve dehşet içinde bakan bu insanlara sahip çıkıp onların acılarına son vermek, onları korku ve acılarından sonra huzur, mutluluk ve güvenliğe ulaştırmak asıl olarak Müslümanların görevidir. Uluslararası toplum sessiz kalmış olabilir; fakat Müslümanlar sessiz kalmamalıdır.

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1390573

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257489/rohingya-halki-muslumanlarin-yardimini-bekliyorhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257489/rohingya-halki-muslumanlarin-yardimini-bekliyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_the_Rohingya_are_awaiting_our_help_now2.jpgThu, 14 Sep 2017 14:31:54 +0300
Suriye Savaşının 6. Yılında Mülteciler ve Türkiye

"Biz mülteciler sorumluluğunu Batılı dostlarımız gibi sadece Aylan bebek kıyıya vurunca fark etmedik." Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun bu sözleri, Türkiye'nin mülteciler konusuna bakış açısının muhtemelen güzel bir özeti. Türkiye, şu an adeta uluslararası bir savaş alanı haline gelmiş olan Suriye'den kaçan göçmenleri Nisan 2011'den beri müthiş bir misafirperverlik içinde ağırlıyor. Soylu'nun verdiği rakamlara göre şu anda Türkiye'de, 3 milyon 552 bin Suriyeli mülteci barınmakta. Aileleri katledilen, evleri, yurtları, şehirleri yıkılıp yok edilen bu insanlar bombaların altında ölümü beklemekten kurtulup, kendilerine kayıtsız şartsız kucak açan bir millete sığındılar.

Türk Hükümeti mültecileri kabul ederken, çeşitli terörist mihraklara karşı gereken tüm önlemleri almış ama Suriyeli kardeşlerimizin gelişi ve barınması konusunda hiçbir koşul aramamıştır: Devletin imkanları elverir mi diye bakmamıştır. İç savaş ikinci yılına girerken Suriye'de durumun kötüleşeceğini görmüş, fakat gelecek mülteci sayısına asla bir sınırlama koymamıştır. Milyarlarca dolar harcamış, ardı ardınca mülteci kampları kurmuş, eğitim ve sosyal hizmetleri yerine getirmiş; fakat bütün bunlardan pek çok kimsenin haberi dahi olmamıştır. Türkiye, bu süreçte zorluklarla da karşılaşmıştır. İçişleri Bakanlığı'nın konu hakkındaki açıklaması şöyledir: "AFAD verilerine göre, Türkiye'nin Suriye krizinde mülteciler için kamu kurumu, sivil toplum kuruluşları ve halk tarafından yapılan toplam harcaması toplam 25 milyar dolardır. Türkiye bunları yaparken terörle mücadele etmiştir. PKK, PYD, FETÖ, DEAŞ'la mücadele emiştir. Seçimler atlatmıştır. Darbe girişimleri atlatmıştır. Ekonomik operasyonlara maruz kalmıştır." Fakat görülebildiği gibi, bu güçsüzleştirme çalışmalarının hiçbiri Suriyelilere ev sahibi olmamızı engellememiştir.

Avrupa Birliği ülkelerinin kabul ettiği Suriyeli mülteci sayısı 866 bin 831'dir. Türkiye'nin misafir ettiği Suriyeli sayısı ise bunun tam 3.3 katıdır. Avrupa'ya giriş yapmak isteyen göçmenlerin trajik durumu ise özellikle geçen yıldan beri gözler önündedir. Göçmen teknelerini batırmak isteyen sahil güvenlik birimleri, sınırlarına jiletli tel çeken veya duvar ören ülkeler, insan tacirlerinin göçmenleri kamyon depolarında havasız bırakarak gerçekleştirdikleri cinayetler unutulmuş değildir. Durum Avrupa'ya "kabul edilmiş" bazı göçmenler için iyi olsa da, bazıları eksi 10 derecede soğuk su altında duş almak zorunda bırakılmış, bazı ülkelerde göçmenlerin ellerindeki paralara, çadır ve battaniyelerine el konulmuş, göçmenlerin bir kısmı eksi 5 derecede sokakta ölüme terk edilmiştir. Verilere göre bir Avrupa ülkesinde sığınmacıların %89.2'si polis şiddetine maruz kalmıştır. Bu vahim durum, pek çok bölge ve kişi için, mültecilerin birer insan değil, adeta ölümü hak eden bir fazlalık olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. (Mülteci kardeşlerimizi tenzih ederiz)

Türkiye, kuşkusuz bütün bunları vicdani bir bilinçle ve insani bir duyarlılıkla yerine getirmekte ve bu konuda hiç kimsenin desteğini ve övgüsünü beklememektedir. Bu konuda yapılan olağanüstü harcamalara ve aleyhte provokasyonlara rağmen 2011 yılından beri göçmen politikasında bir değişikliğin olmaması bunun en önemli tezahürüdür. Ancak son dönemlerde, adeta ağız birliği etmişçesine Suriyeli kardeşlerimize yönelik çeşitli suçlamalar ayyuka çıkmış durumdadır. Bu provokasyonların öncülüğünü yapanlar, genellikle belli başlı yayın organları, bu konuda seçilen bazı medyatik isimler ve özellikle sosyal medyayı hareketlendirmekle görevli trol hesaplardır. Çeşitli köşe yazarları da görev almış, Suriyeli göçmenlerin Türk halkına "rahatsızlık verdiği" iftirasını çeşitli hayali delillerle bezemeye çalışmış, Hükümet harekete geçmezse halkın gerekeni yapacağını söyleyerek tehditler savurmaktan geri kalmamışlardır. Halkı tahrik için kullanılan bu isimler, özel olarak görevlendirilmiş küçük bir güruhun bir parçasıdır. Bunlar, "ihtiyaç oluştuğunda" derhal devreye giren kiralık isimlerden başka bir şey değildir.

Suriyelilere yönelik bu provokasyonlar, Gezi Olayları ile başlatılan ve 15 Temmuz darbe girişimi ile devam eden, fakat her seferinde başarısız olan ameliyat girişimlerinin yeni bir koludur. Hedef her seferinde halkı galeyana getirmek olmuş ve her defasında toplumun hassas noktaları kullanılmıştır. İçişleri verilerine göre Suriyelilerin karıştıkları olayların Türkiye'deki toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017 arasında yıllık ortalama sadece %1.32'dir. Bu olayların önemli bir kısmı Suriyelilerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. Dahası, 2017'de Suriyelilerin karıştıkları suç olaylarında, nüfuslarındaki artışa rağmen bir önceki yılın ilk 6 ayına oranla yüzde 5'lik bir azalma olmuştur. Fakat her nedense provokasyonların hep bir ağızdan başlatılma tarihi geçtiğimiz Ramazan Bayramı'ndan hemen sonrasına rastlamaktadır. Zaten az olan suç oranların çok daha azaldığı bu dönemde adeta bir start verilmişçesine başlatılan bu suçlama propagandalarının özel oluşturulduğu açıktır. Türkiye'de her provokatif eylemin gelişim safhası böyle olmuştur. Bu, aslında, sadece Türkiye'de değil bütün Ortadoğu'da, istendiğinde kullanılan yöntemin aynısıdır. Kimi zaman adı kadife devrim, kimi zaman Arap Baharı, kimi zaman da mülteci krizi olmuştur.

Türkiye'de provokasyonlar genellikle amacına ulaşmamaktadır; Suriyelilere yönelik bu düşmanlık politikasının da altyapı bulması muhtemel değildir. Fakat Suriyeliler meselesini gündem yaparak, Türkiye sınırında, Türkiye toprakları içinde yeni bir devlet kurma ve bu devletin yönetimini PKK gibi bir terör örgütüne teslim etme gibi bir hedefin olma ihtimali, pek çok analistin dikkatini çekmiştir. Bu ihtimal, Türkiye Hükümeti nezdinde kuşkusuz asla karşılık bulmayacaktır; fakat gündemde olması tehlikeli bir ihtimaldir. Türkiye'nin parçalanması, Suriyeli ve Kürt kardeşlerimizin Türkiye'nin bir parçasında komünist-anarşist yönetim altında bırakılması, bütün Ortadoğu'yu paramparça hale getirecek, vahim bir ihtimaldir. Bu oyuna dikkat edilmelidir.

Şu bir gerçektir ki, tüm provokasyonlara, tüm zorluklara rağmen Türk Hükümeti, Suriyeli kardeşlerimizi ülkemize kabul etmeye ve onlara en iyi imkanları sunmak için seferber olmaya devam edecektir. Umarız ülkemizdeki Suriyeli kardeşlerimiz, en kısa zamanda Türkiye vatandaşlığına kabul edilir ve kalıcı olarak bizim bir parçamız haline gelirler.

Adnan Oktar'ın The Peninsula Qatar'da (Katar) yayınlanan makalesi

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257433/suriye-savasinin-6-yilinda-multecilerhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257433/suriye-savasinin-6-yilinda-multecilerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/peninsula_qatar_adnan_oktar_refugees_and_turkey_on_the_sixth_anniversary_of_syrian_war2.jpgTue, 12 Sep 2017 20:59:59 +0300
11 Eylül sonrası "Terörle Savaş" Dünyayı hangi noktaya getirdi?

11 Eylül 2001 terör saldırısı tüm dünyayı dehşete düşüren ve insanlık tarihinin en büyük ve kanlı terör eylemi olarak kayıtlara geçti. Aynı zamanda, 2000'li yılların başlarından itibaren tarihin akışını etkileyen kritik bir dönüm noktası da oldu.

Başta ABD halkı olmak üzere tüm ulusları sarsan bu insanlık dışı, hunhar saldırıların hemen ardından ABD Başkanı George W. Bush ünlü "Terörle Savaş" (War on Terror) ilanını yaptı. Kongre'deki konuşmasında yaptığı bu savaş ilanının üzerinden henüz bir ay bile geçmeden Bush, 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan'a hava saldırısı emrini verdi.

Afganistan'ın işgali sürerken, dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair ve İngiliz istihbaratının, 'Irak'ta kitle imha silahları bulunduğu'na dair "sözde" raporunu gerekçe gösteren Bush yönetimi 20 Mart 2003 tarihinde bu sefer de Irak'ı işgal emrini verdi.

Oysa bugün Chilcot raporuyla, ABD'yi Irak savaşına sokan Blair'in istihbarat raporunun gerçek dışı olduğu ortaya çıktı. Irak'ta kitle imha silahı falan yoktu. Blair de sonunda bunu itiraf etmek zorunda kalmıştı. Son dönemde ise basında Blair'in 2001-2007 tarihleri arasında Bush'a gönderdiği mesajlar ifşa edildi. Bu mesajlar onun her konuda ABD Başkanı'na yol gösteren kişi konumunda olduğu gibi Afganistan Savaşı'nın akıl hocası olduğunu da gözler önüne serdi.

Sonuçta, "Terörle Savaş" politikası teröristler dışında herkese zarar getirdi:

– İslam coğrafyası tarihinin en büyük felaket ve yıkımını yaşadı. Binlerce yıllık tarihi kentler, ana yerleşim merkezleri yerle bir oldu. Milyonlarca masum sivil hayatını kaybetti, milyonlarcası yerlerinden oldu, mülteci konumuna düştü. Yüzbinlercesi yaralandı, sakat kaldı. Onbinlercesi akıl almaz işkencelere, tecavüzlere uğradı. Geriye kalan zavallı insanlar ise yoksulluk, hastalık ve sefaletle boğuşuyor. Irak'ta ve Afganistan'da siviller üzerinde denenen beyaz fosfor ve seyreltilmiş uranyum içeren bombalar yüzünden bugün birçok çocuk sakat doğuyor.

– Batı dünyası da, İslam alemi kadar olmasa da "Terörle Savaş"tan payını aldı ve halen almaya devam ediyor. Askeri mücadele yöntemi terörü bitirmek şöyle dursun, daha da çoğalıp gözü dönmüş hale gelmesinden ve tüm dünyaya sıçramasından başka işe yaramadı. Boston Globe'dan Andrew J. Bacevich'in ifadesiyle terörün "metastaz" yapmasına neden oldu.

Mart 2004 MADRID; Temmuz 2005 LONDRA; Ocak-Kasım 2015 PARIS; Ocak 2016 İSTANBUL; Mart 2016 BRÜKSEL; Temmuz 2016 NICE; Aralık 2016 BERLIN; Ocak 2017 İSTANBUL; Nisan 2017 STOCKHOLM, Mayıs 2017 MANCHESTER; Haziran 2017 LONDRA; Ağustos 2017 BARCELONA...

'Terörle Savaş' sonrası Ortadoğu'dan Avrupa'ya sıçrayan radikal terörün en kanlı örneklerinden bazıları bunlar...

Dünya genelini katarsak bu liste yüzlerce maddeye uzuyor...

– ABD'ye gelince, "Terörle Savaş" kampanyasının ülkeye verdiği maddi ve manevi zarar, 11 Eylül'ün yol açtığından kat kat fazla oldu.

Irak'ta 2003-2014 yılları arasında toplam 4.491 ABD askeri öldü. 2016 Ekim ayı itibarı ile ise Afganistan Savaşı'nda ölen ABD'li asker sayısı 2.386'ya ulaşmıştı. 20.049 ABD'li görevli ise savaş sırasında yaralandı. Savaş esnasında Afganistan'da hayatını kaybeden sivil ABD'li sayısı ise 1.173.

Yalnızca 2012 yılında bu savaşlara katılan ve bunalıma girip intihar eden ABD ordu mensuplarının sayısı da 349. Bu rakam aynı yıl savaşta ölen ABD askerlerinin sayısından (295) bile fazla.

"Terörle Savaş" ABD'nin aynı zamanda ekonomisine de en büyük darbeyi vurmuştur. Nitekim, 2001 yılından beri süregiden Afganistan Savaşı ABD tarihinin en uzun savaşıdır. Harvard Üniversitesi'nden Linda J. Bilmes'in araştırmasına göre Irak ve Afganistan savaşlarının ülkeye maliyeti 4-6 Trilyon dolar arasındadır. Bilmes araştırmasının sonucunda haklı olarak "4 Trilyon Dolar ile ne satın aldık?" sorusunu sormaktadır.

Elbette bu ekonomik çöküşün en büyük yansıması ABD toplumu üzerinde görülmektedir. Feeding America'ya göre nüfusun %15'ini oluşturan 48 milyon ABD'li yoksuldur. 42 milyon ABD'li ise açlıkla mücadele etmektedir. Michigan ve Harvard üniversiteleri araştırmacıları tarafından düzenlenen bir araştırmaya göre günde 2 dolardan az gelirle yaşayan aşırı fakir aile sayısı son 15 yılda iki katına çıkmış ve 1,5 milyon olmuştur. 20 milyon ABD'li karavanlarda yaşamaktadır. Her gece 565 bin evsiz sokaklarda yatmaktadır, bunların 48 bini eski askerdir.

11 Eylül'den bu yana Ortadoğu'ya düzenlenen askeri operasyonların Batı'ya transfer ettiği radikal terör, suçsuz ABD halkının bir korku toplumuna dönüşmesine neden olmuştur. ABD'de son 5 yıl içinde 3 ayrı terör saldırısı düzenlenmiştir:

Boston Maratonu'nda 2013'te radikal bir teröristin düzenlediği bombalı saldırıda 3 kişi öldü, 264 kişi yaralandı. Aralık 2015'te evli bir çift, engellilere hizmet verilen sağlık kurumunu hedef alarak 14 kişinin ölümüne neden oldu. Saldırının IŞİD bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

Yine, terörle mücadele ve güvenlik gerekçeleriyle Patriot Yasası gibi, ABD halkı üzerinde baskı, korku, özel hayatın gizliliğinin kalkması gibi olumsuzluklar oluşturan sayısız yasa ve düzenlemeler de bütün bunların tuzu biberi oldu...

Sonuçta, Blair-MI6 işbirliğinin yönlendirmesiyle ABD'nin içine sürüklendiği "Terörle Savaş" fiyaskosunun ülkeyi getirdiği durum hiç de içaçıcı görünmüyor. Bu tarihi hatadan dönmek şöyle dursun yeni yönetimler de yüzlerce sonuçsuz ve başarısız tecrübeye rağmen aynı hatada ısrarcı olmayı sürdürüyor.

Oysa, küçük bir akademik çalışmayla bile, radikal terörün gerçekte İslam'ın özü ve temeli olan, barış, sevgi, birlik ve kardeşliğe çağıran Kuran'a bütünüyle zıt olduğu kolayca görülebilirdi. Radikal terörist zihniyetin eski dönemlerden kalma töre, kabile kültürü gibi ilkel ve vahşi geleneklerden, hurafelerden kaynaklandığı rahatlıkla anlaşılabilirdi. Ardından terörün yegane ideolojik dayanağı olan bu Kuran dışı bağnaz, radikal inanç sisteminin kökü, geniş çaplı ve profesyonelce organize edilmiş Kuran'a dayalı bir eğitim kampanyasıyla tüm İslam coğrafyasından temelli kazınabilirdi.

Bunlar elbette, bugüne kadar bu amaçla yapılmış tüm askeri müdahalelerden çok daha yapıcı, kalıcı, masrafsız, güvenli, kansız, yıkımsız, barışçıl ve kesin çözümü sağlayan en mükemmel yöntemler olurdu.

Şu ana kadar bu uygulanamamış olabilir, önemli olan kaybedilen zamanın hemen telafi edilmesi ve bir an önce yeni 11 Eylüllerin yaşanmasının engellenmesi için hep birlikte çalışılmasıdır.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/politics/1895-ramifications-of-the-post-9-11.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257431/11-eylul-sonrasi-terorle-savashttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257431/11-eylul-sonrasi-terorle-savashttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_the_ramifications_of_the_post_9_11_war_on_terror2.jpgTue, 12 Sep 2017 20:12:34 +0300
Ortadoğu'da kurulacak ittifaklar bölücü politikaları sonlandıracak

Tarih kitapları 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcı olarak Avusturya Macaristan veliaht prensi Arşidük Ferdinand’ın Saraybosna’da suikaste uğramasını gösterirler. Gerçekten de  Sırp anarşist Gavrilo Princip’in bu eyleminden sadece birkaç hafta sonra bütün kıtayı içine alan bir savaş başladı. Elbette bu çapta bir savaş için suikast sadece bir tetikleyici oldu. Yüzyılın başından itibaren gerek itilaf devletleri, gerekse de ittifak devletleri savaşa hazırlanıyordu. İki taraf da silahlanma yarışına girmiş, dünya hızla kamplaşmaya başlamıştı. Hırslı komutanlar, genç devlet adamları ülkeleri kutuplaştırıyor, safların belirlenmesini tahrik ediyorlardı. Suikast sadece Avrupa’yı yakacak savaş ateşinin fitili oldu.

Bugün tarihçiler, savaşın geleceği, yüzyılın başından belliydi yorumunu yapıyorlar. Fakat savaşın hızla yaklaştığı anlaşılmasına rağmen, kimse, savaşı durduracak bir adım atmadı. Sonuçta milyonlarca masum Avrupalı can verdi ve kıtanın en önemli şehirleri yıkıldı. Dünya, 30 yıl süren bir savaş sarmalına düştü.

Bugün geçmişi değerlendirirken, zamanında alınacak tedbirlerle muhtemel bir savaşın kolayca engellenebileceği çok daha iyi görülebiliyor, daha da önemlisi savaşların perde arkasındaki güçler ve akan kanlardan faydalananlar tespit edilebiliyor. Fakat, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra 100 yıl geçmesine rağmen insanlığın yaşananlardan ders çıkardığını söylemek pek de mümkün değil. Benzer olaylar gözümüz önünde yaşanmasına rağmen, insanlar hala kendilerini olayların akışına kaptırıyor ve bu doğrultuda sürüklenebiliyorlar.

1. Dünya Savaşı’ndan 100 yıl sonra bugün, özellikle bazı Müslüman ülkeler sıcak savaşın içine itilmiş durumda. Libya, Suriye, Yemen, Afganistan, Irak iç savaş yaşıyor. Mısır ve Pakistan darbelerle boğuşuyor. Türkiye’deki darbe girişimi halkın direnişi ile atlatılabildi. İran yıllarca ambargo altında kaldı. Bölgeye jeopolitik olarak yakın olan ülkelerde de benzer bir durum var. Rusya ağır yaptırımlar altında; Ukrayna'da ise iç savaş var. Gürcistan ve Kırgızistan renkli devrimlerle sallandı. Azerbaycan, Özbekistan ve Kazakistan'da saray darbeleri konuşuluyor. Arap Yarımadası ise Katar krizi ile ikiye bölündü.

Tüm bu karmaşanın üzerine IŞİD'le mücadele adı altında koalisyon uçakları Müslüman şehirlerini yakıp yıkıyorlar. Akdeniz, savaş gemileri ve uçakları ile doldu. Orta Doğu’yu parçalayan haritalar ardarda yayınlanıyor.  1. Dünya Savaşı'nın öncesindeki kamplaşma, silahlanma yarışı, güç gösterileri, ülkeleri ele geçirme çabaları, sanki kötü bir filmin kopyası gibi birebir yaşanıyor. ABD’nin son dönemde Kuzey Suriye’de PYD’ye  yaptığı silah sevkiyatı 1000 tırı geçti. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri birbiri ardınca yeni silah satın alma kontratları imzaladılar. Bölge, adeta tüm dünyayı içine çekebilecek bir savaşa doğru sürükleniyor.

2016 baharından itibaren bölgede savaşı önleyebilecek gelişmeler yaşandı. İlk önce yalnızlaştırılmak istenen Türkiye ve Rusya arasındaki gerilim sona erdi. Rus-Türk ittifakı, İran’ın da katılımıyla Suriye konusunda akılcı çözüm adımları atmaya başladı. Astana Görüşmeleri sayesinde Suriye'de 5 yıldır devam etmekte olan iç savaş bir nebze olsun hafifledi. Katar krizinde de bu ittifak çatışmanın ilerlemesini engelledi.

Bugün bölgede iki yeni fitil ateşlenmek isteniyor. ABD İŞİD’e karşı savaşmak üzere, müttefiki olarak gördüğü YPG/PYD’ye önemli ölçüde silah yardımı yapıyor. Şüphesiz ki, Suriye'de bir Kürt devleti kurma planı, bölgede büyük bir karmaşaya yol açacak, yeni anlaşmazlık ve çatışmaları beraberinde getirecektir. Hali hazırda YPG, Afrin bölgesinde ve kuzey Suriye’de yönetim boşluğundan faydalanarak kantonlar ilan ediyor. Kuşkusuz ki Türkiye’nin, böyle tehlikeli bir yapılanmayı kabul etmesi imkansızdır. Kaldı ki, Suriye’deki Türkmenler, Kürtler ve Araplar, komünist PYD’nin uyguladığı zulümlerden  muzdariptir. Terörist grup silah zoruyla iktidarı ele geçirdiğinden beri bölge halkına karşı sayısız insan hakları ihlali yapmıştır. ABD, bir terör örgütü ile mücadele adına bir başka terör örgütünü desteklemektedir. Bu, Suriye’nin parçalanmasına sebep olacak ve bölgeyi ateşe atabilecek yanlış bir stratejidir. 

Irak'ın toprak bütünlüğünü bozacak yeni bir plan da devrededir. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, bağımsızlık referandumu için direnmektedir. Rusya, ABD ve İran dahil birçok devletin karşı çıkmasına rağmen, referandum süreci hızla ilerlemektedir. Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması, bölgede huzursuzluklara sebebiyet verebilir. Irak yönetimi bundan hoşnut olmayarak tepki gösterecek, bölünmeler yeni bölünmelere yol açacak ve dahası PKK'nın planını kurduğu bir Kürdistan devletine de yeşil ışık yakacaktır.

Dolayısıyla Ortadoğu'da daha fazla bölünme ve çatışmaya yol açacak atakların sakıncalı olabileceği görülmeli ve bu planlardan şu an için vazgeçilmelidir.

Bölgede gelişen ittifaklar, daima lehte gelişmelere vesile olmuştur; halen de olmaktadır. Örneğin, Türkiye ve İran PYD’nin silahlandırılmasına karşılık olarak PKK ve PJAK’a karşı ortak mücadele kararı aldıklarını açıklaması önemli bir gelişmedir. Bu ittifak sonucunda iki ülke, Irak ve Suriye’nin kuzeyini kapsayacak, Kandil’den Akdeniz’e uzanan komünist bir Kürt devletine izin vermeyeceklerini gösterdiler. Bu konuda son birkaç haftada önemli askeri ve diplomatik bir trafik yaşandı. 1979 İran Devrimi’nden sonra ilk kez bir İran Genelkurmay Başkanı Ankara'ya geldi. Rus Genelkurmay Başkanı da birkaç gün içinde Türkiye'yi ziyaret edeceğini açıkladı. Yine geçen hafta, Rus S-400 füze savunma sistemlerinin Türkiye satış anlaşmasının imzalandığı da haberlere yansıdı. Katar’ın katılımıyla da bu ittifak daha da güçlendi. Bunlar, bölgede planlanan savaş senaryolarının önüne geçecek önemli adımlar olarak değerlendirilebilir.

Unutulmamalıdır ki, bölgede milyonlarca Müslüman, adaleti ve bölge halklarının haklarını gözetecek bir ittifakı gözlemektedir. Bölge dışından gelen güçler, genellikle, önceliği kendi çıkarlarına vermektedir. Bu egoist yaklaşım Ortadoğu'ya 150 yıldır sadece kan ve gözyaşı getirmiştir. Ortadoğu için barışı aramayan her plan, dünyayı ateşe bir adım daha yaklaştırmaktadır. Bölgeye barış getirmek adına atılan adımların hızlanması için, bölgede etkin olan ülkelerin, bölge halkını ve savaş sonrası sağlanacak düzeni düşünerek hareket etmeleri şarttır. Bunun için de barış adına akılcı, fedakar, esnek bir siyaset izlemeleri gerekir. Ortadoğu’da huzurun kalıcı hale gelmesi ise, farklı etnik kökene, farklı mezheplere ve farklı dini inançlara mensup toplulukların, asgari müşterekte bir araya gelmesiyle gerçekleşecektir. 

Adnan Oktar'ın Eurasia Review'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.eurasiareview.com/07092017-alliances-in-the-middle-east-will-end-divisive-policies-oped/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257204/ortadoguda-kurulacak-ittifaklar-bolucu-politikalarihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257204/ortadoguda-kurulacak-ittifaklar-bolucu-politikalarihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/eurasia_review_adnan_oktar_alliances_in_the_middle_east_will_end_divisive_policies2.jpgSat, 09 Sep 2017 15:04:50 +0300
Rohingyalara sesimiz ulaşsın

Myanmar'da cunta rejiminden sonra ilk sivil yönetimde başa gelen San Suu Kyi, Rohingya Müslümanları için büyük bir ümit ışığı olarak görülüyordu. Seçim öncesi verdiği sözler umut verici ve barışçıldı. Arakan halkı, yıllar sonra bir şeylerin değişeceğine inanmıştı.

Suu Kyi'ye Avrupa'dan ardı ardına ödüller geldi. Önce Avrupa Parlamentosu'ndan Sakharov ödülü, ardından Nobel Barış Ödülü. Avrupa ödüllendirirken, Suu Kyi de, vaatlerinin tam aksine Rohingya Müslümanlarına yönelik zulüm politikasını genişletiyordu. Yıllardır soykırıma uğrayan Rohingya halkının beklentileri boşa çıkmıştı.

Uzun bir zamandır katliam, soykırım ve vatansızlaştırma haberleriyle gündeme gelen Rohingya halkı ile ilgili 28 Ağustos'ta gelen yeni bilgiler, durumun Rohingya Müslümanları açısından daha kritik bir hale geldiğini gösteriyor. Avrupa Rohingya Konseyi (ERC), 28 Ağustos'ta, Myanmar'ın Arakan eyaletinde 3 gün içinde ordu mensuplarının yaptıkları saldırılarda 3 bin Müslüman'ın şehit edildiğini bildirdi. Bölgede bulunan bazı insan hakları örgütleri bu sayının 20 bin düzeyinde olduğunu ifade ediyorlar. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (BMMYK) Bangladeş'teki Bölge Sözcüsü Vivian Tan ise, 25 Ağustos'tan bu yana devam eden şiddet olaylarından kaçarak Bangladeş'e gelenlerin sayısının 60 bini bulduğunu, çoğunun günlerdir yemek yemediğini belirtti.

Arakanlı yazar Habib Rahman, hali hazırda 20 köyde katliamların yaşandığını belirtirken sözlerine şöyle devam etti: "İnsanların çoğu halen ormanların içinde saklanıyor. Çünkü bir yerden başka bir yere gitmeye çalışanlar vurularak şehit edilecekler" dedi. Rahman'ın belirttiğine göre, "Arakan halkı sistematik hapsediliyor ve pek çoğu beş yıldan fazla süredir toplama kamplarında tutuluyor. Arakan'da dünyadan izole edilmiş toplam 42 toplama kampı var. Buraları kimse ziyaret edemez. İnsanların buralara gitmesine izin verilmiyor."

Bu kamplardaki insanların bu vakte kadar nasıl yaşadıkları ve nasıl bir zulme maruz kaldıkları gözlerden saklanıyordu. Ancak bu zavallı halka yönelik korkunç vahşet, artık Myanmar Hükümeti'nin saklayabileceği gibi değil. Dünya bunu duyduğunda ise, ne acıdır ki pek çok masum Müslüman çoktan şehit edilmişti. Habib Rahman, bu vahşetin, evinden kaçan Müslümanların üzerine bile tanklar sürülerek ve roketatarlarla saldırarak gerçekleştiğini belirtiyor. Rahman'a göre bu, "sessiz bir soykırım".

Bu satırlar yazılırken, bölgede katliamlar ve soykırım halen devam etmekte. Bölgedeki Müslümanları Myanmar'dan sürme politikası ise, ülkenin İngiliz sömürgesi olduğu yıllarda başlamış kimliksizleştirme siyasetinin bir parçası. Hindistan'dan ayrılırken o toprakları Hindistan-Pakistan ve Bangladeş olarak ayıran dönemin İngiliz yönetimi, geriye on binlerce masumun şehit olduğu iç savaşlar bırakmıştı. Budist Burma'ya bağladıkları Arakan ise, 1948'de, Burma'yı işgal eden Japonlarla birlikte hareket etmiş olan General Aung San'a teslim edilmişti. Bir başka deyişle Arakanlı Müslümanlar, bir vatan haininin insafına bırakıldılar. Söz konusu yönetim tarafından sürekli olarak dışlanacakları bir siyasetin de kapıları bu şekilde aralanmış oldu.

Elbette bu siyaset, bir plan dahilindeydi. Nitekim yıllar önce ifşa ettiğimiz, Rohingya Müslümanlarının yaşadıkları topraklar üzerinden geçecek enerji yolları, çoktan beri odak noktasıydı. Bu değerli topraklar üzerindeki Müslüman nüfusu yok etme politikası ise, Myanmar yönetimlerine bırakılacaktı. Dolayısıyla Suu Kyi, şu anda bu politikayı yürütmek üzere seçilmiş liderlerden sadece bir tanesi.

İşte bu gerçekler dahilinde Rohingya Müslümanlarının karşı karşıya kaldığı bu trajedide çözümü Batılı odaklar veya Birleşmiş Milletler'den beklemek çok gerçekçi değil. Batıda belli odaklar Rohingya halkına yardım elinin uzatılması gerektiğini söylese de, bölgeyi derin planlarına dahil edenlerin yanında güçsüz kalacaklardır. Enerji yollarından çıkar elde edenler, daima oradaki Müslümanların mutlaka şehit edilerek veya sürülerek yok edilmesinden taraf olacaklardır. İnsani yardım adına yapılan toplantılar iyi niyet gösterisi olsa da, Müslüman alemi, bunların hiçbir sonuca ulaşmayacağını bilmelidir.

Müslüman alemi, çözümü Batıdan bekleme stratejisini artık bir kenara bırakmalıdır. Birlik oldukları takdirde yeryüzündeki 1.7 milyar Müslümanın müthiş bir potansiyeli ve muazzam bir gücü oluşacaktır. Sorun ise, şu anda Müslümanların büyük bir bölümünün hurafelere ve mezhep çatışmalarına dalarak, mazlumlar için çaba göstermeyi unutmuş olmalarıdır.

Elbette duyarlı liderler konu hakkında bir mekik diplomasisinin içindeler. Fakat aceleci olmak gerekiyor. Türkiye Cumhurbaşkanı aralarında Malezya, Endonezya’nın da bulunduğu ülke liderleriyle Rohingyalara yardım edilmesi konusunda görüşmelerinin devam ettiğini belirtti. Türkiye'den Bangladeş yönetimine, sınıra gelen Müslümanları kabul etmesi karşılığında bütün masrafların Türkiye tarafından karşılanacağı iletilmiştir. Bu, en azından o bölgeden kaçan zavallı insanların güvenli bir yere sığınmalarını sağlayacaktır.

Fakat elbette bu zalim politikanın deşifre edilmesi ve yüksek sesle lanetlenmesi gerekmektedir. Bunun için, gerekirse, bazı Müslüman liderlerin de katıldığı milyonlarca kişilik bir mitingin düzenlenmesi gerekmektedir. Küçük toplantı ve kınamaların yeterince ses getirmeyeceği açıktır. Bir milletin toplu halde bu vahşeti kınaması, gerçek anlamda etkili olacaktır. Artık Müslümanların bir araya gelerek seslerini duyurması zamanı gelmiştir. Bu dehşeti yaşayan Rohingya halkına, mutlaka sesimiz ulaşmalıdır.

Adnan Oktar'ın Arab Times (Kuveyt) & New Straits Times'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

https://www.arabtimesonline.com/news/let-voice-reach-rohingya/

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2017/09/278494/let-our-voice-be-heard-now

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257195/rohingyalara-sesimiz-ulassinhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257195/rohingyalara-sesimiz-ulassinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/arab_times_adnan_oktar_let_our_voice_reach_Rohingya2.jpgSat, 09 Sep 2017 14:15:07 +0300
Gelişmiş sağlık hizmetleri tüm toplumların en temel hakkı

İnsanlık tarihinde milyonlarca kişinin can verdiği birçok büyük salgın yaşandı. Ortaçağ Avrupası’nı kasıp kavuran veba salgını nüfusun üçte birini öldürdü. Tarihçiler toplam 50 milyon insan kaybı olduğunu tahmin ediyorlar. 19. yüzyıldaki veba salgını ise ancak 30 milyon kişi hayatını kaybettikten sonra durdurulabildi. 1. Dünya Savaşı’nın son günlerinde dünyaya yayılan İspanyol gribi de 100 milyondan fazla kişiye bulaştı. Tarihin en ölümcül hastalıklarından biri olan İspanyol gribinin  -gerçek sayısı tam bilinemese de- en az 50 milyon kişinin hayatına malolduğu bilinmekte. 20. yüzyıldaki iki büyük Asya gribinin de toplamda 10 milyonda fazla can aldığı düşünülüyor.

Geçmişin birçok ölümcül hastalığı, günümüzde artık ölümcül olmaktan çıktı. Veba tedavi edilebiliyor. Grip virüsleri kontrol altına alındı. Çiçek hastalığı neredeyse 70 yıldır görülmüyor. Bataklıkların kurutulması ile sıtma mikrobu eskisi kadar yayılamıyor. Kızamık, tifüs, kızıl, difteri, verem salgınları ise sadece tarihte kaldılar. Antibiyotikler, savunma sistemi güçlendiricileri ve gelişen tedavi metodları bu hastalıkları artık insanlık için ciddi bir tehdit olmaktan çıkardı, ancak sadece dünya nüfusunun belirli bir kesimi için.

Sıtma Avrupa’da belki can almıyor ama Palazmadium paraziti her yıl 1 milyon Afrikalı bebeğin ölmesine sebep oluyor. Sıtma virüsü ise doğrudan ölümüne sebebiyet verdiği 1 kişiye karşılık 5 kişinin de dolaylı yoldan canını alıyor. Bünyeyi zayıflatarak ya da bağışıklık sistemini çökerterek tifo, grip, dizanteri gibi hastalıklara yol açıyor. Sıtmadan kurtulmayı başarabilenler, bu sefer de diğer hastalıklarla boğuşuyorlar.

Sıtmanın en büyük taşıyıcısı anofel sivrisineği. Avrupa’da insanoğlu bataklıkların kurutulması sayesinde sıtma ile mücadeleyi kazandı. Fakat Afrika’da durum tamamen farklı. Sıtma ile mücadelesinde yalnız bırakılan yaşlı kıta her sene milyonlarca can veriyor. Dünyada her yıl yaklaşık 300-350 milyon insan sıtmaya yakalanıyor ve bu insanların 1.5 – 2.7 milyonu hayatını kaybediyor. Bu rakamın büyük bir çoğunluğunu ise Afrika topraklarında yaşayan insanlar oluşturuyor.

Sıtma gibi Afrika’da can almaya devam eden bir diğer hastalık ise kolera. Vibrio Cholerae isimli bakterinin neden olduğu kolera hastalığı ilk olarak Hindistan’da ortaya çıktı. Ardından 1817’de Japonya'da, 1826′da Moskova'da, 1831′de Berlin'de, Paris'te ve Londra'da salgın yaşandı. Göçmenlerle Kanada'ya kadar ulaşan kolera salgını on binlerce insanını ölümüne neden olduktan sonra 1892 yılında tekrar Hamburg'a sıçradı. 20. yüzyılın gelişen tıp bilimi sayesinde artık koleranın Avrupa’daki etkisi ortadan kalktı. Fakat Afrika bölgesi hala bu salgınla mücadele etmeye devam ediyor.

Kolera Afrika kıtasında ilk olarak 1970 yılında görüldü. Aradan 40 yıl geçmesine rağmen hala kıtanın en önemli sağlık problemleri arasında gösteriliyor. Orta Afrika’daki göller bölgesi kolera mikrobu için çok önemli bir yaşam sahası konumunda. Yağmur mevsimleri ile birlikte mikroplu göl suları içme suyuna karışıyor ve kolera mikrobu böylece tüm bölgeyi etkisi altına alıyor. Her yağmur döneminde on binlerce Afrikalı koleraya yakalanıyor. Oysa ki mikrop 56 derece sıcaklıkta 30 dakikada, kaynar suda ise 1 dakika içerisinde yok oluyor. Güneş ışınları ise birkaç saat içerisinde kolera mikrobunu parçalıyor. Yani bölgeyi mikroptan temizlemek çok kolay. İçme suyunun kaynatılması ve kanalizasyonun su rezervlerinden uzak tutulması gibi önleyici tedbirler bile on binlerce insanın hayatını kurtarmak için yeterli.

Ayrıca günümüzde kolera mikrobunu taşıyan hastaların tedavisi de çok kolay. Sıvıyla birlikte kaybedilen sodyum, potasyum, klor, bikarbonat gibi minerallerin ağızdan alınması yeterli oluyor. Ağır hastalar ise antibiyotik tedavisine hemen cevap veriyorlar. Bu basit tedaviler ile kolera hastalığından ölüm oranı %50’lerden %1-2lere düşmekte. Ama birçok Afrikalı hala tedavi imkanı bulamadığı için acılar içinde can vermeye devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü ve benzer sağlık kuruluşlarının tahminlerine göre kolera yılda 1 milyon Afrikalı’yı hasta ediyor ve 60.000 civarında Afrikalı’nın da hayatını kaybetmesine sebep oluyor.

Kolera ile mücadele etmeye çalışan bir başka bölge ise Yemen. İç savaşın devam etmekte olduğu bölgede kayıtlı 250.000 kolera vakası var ve her ay 1000 Yemenli koleradan hayatını kaybediyor. Yerel yöneticilerin başa çıkamadığı salgın için Dünya Sağlık Örgütü, Unicef ve Kızılhaç da  devreye girdi. Fakat 4 senedir devam eden iç savaş sonucunda evlerini terk etmek zorunda kalan 3.000.000 Yemenli hala kolera karşısında savunmasız durumda. Ülkede kanalizasyon sistemi çalışmıyor, temiz su bulmak ise neredeyse imkansız. Bu olumsuz şartlar salgının hızla yayılmasına yol açıyor. Acil müdahale edilmezse 10 binlerce Yemenli 50 yıldır tedavisi bilinen bir hastalıktan dolayı can verecek.

21. yüzyılda dünya üzerinde yaşayan nüfus 7,4 milyara yaklaştı. Asya’da çıkan SARS virüsü çok kısa bir zaman içinde farklı kıtalara sıçradı. Afrika’daki ilk EBOLA vakasından hemen sonra dünya çapında salgın alarmı verilmişti. Mayıs 2015‘te Brezilya’da ortaya çıkan Zika virüsü ise 5 ayda 21 ülkeye yayıldı. Hastalıklar tek bir bölgenin ya da tek bir ülkenin sorunu değildir. Dünyanın herhangi bir yerinde baş gösteren bir salgın hastalık bütün dünyayı tehdit eder.

Oysa ki insanlık tarihte de, günümüzde de egoizm ve bencillikten yeteri kadar sıkıntı çekmiştir. Artık sevginin, fedakarlığın, dostluğun ve paylaşmanın zamanı gelmiştir. Afrika’da maddi imkansızlıklardan dolayı masum çocukların ölmesine göz yummak tüm insanlığın ayıbıdır. Dünya Sağlık Örgütü ve bu örgüte üye ülkeler konunun aciliyetini görüp hemen harekete geçmelidirler. Bazı insanlar kendilerinden uzakta olunca, kendi başlarına gelmeyeceğini düşündükleri için dünya üzerindeki sorunlarla ilgilenmiyorlar. Oysa ki imkan sahibi olan kişilerin güvenilir sivil toplum kuruluşlarıyla bağlantıya geçerek, Afrika’da yaşanan bu sağlık dramına derhal bir çözüm bulunması için bir an önce girişimde bulunmaları çok önemli bir insanlık görevidir. Bu konudaki her  gecikme ve ihmal binlerce çocuğun hayatına mal oluyor. Halbuki Afrika çok zengin doğal kaynaklarına sahip bir kıta, ama aynı zamanda da çok fazla zorlukla karşı karşıya. Diğer ülkelerin sadece kendi çıkarları için buradaki zenginliklerden istifade etmelerine müsaade etmeyip, onların da rahat yaşamasına yardımcı olunması çok büyük bir önem arz etmekte. Güç ve imkan sahibi bütün ülkeler vicdanlarının sesine kulak vermeli ve başta Afrika olmak üzere tüm mazlumlara yardım elini uzatmalıdır.

Adnan Oktar'ın The Star'da yayınlanan makalesi (Güney Africa) & The Pretoria News (Güney Africa)

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257157/gelismis-saglik-hizmetleri-tum-toplumlarinhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257157/gelismis-saglik-hizmetleri-tum-toplumlarinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_star_adnan_oktar_medical_care_a_basic_human_right_for_all2.jpgFri, 08 Sep 2017 17:20:12 +0300
Kadın Nimetinden Mahrum Bir Dünya

Dünya üzerinde 8 milyar insan yaşamaktadır. Bu sayının yarısından fazlası kadınlardır. Bu yalnızca istatistiki bir rakam değildir. Onlar bizim sevdiklerimiz, annelerimiz, kız kardeşlerimiz, eşlerimizdir. Yeryüzünde kalbinde bir kadına karşı sevgi olmayan erkek sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.

Fakat hayatımızın en güzel parçalarından biri olan kadınlar sürekli bir baskı altında yaşamaktadır. Kimi zaman sevgi ve iltifat görmeleri gereken yerde hakaret ve saygısızlıkla muhatap olmaktadırlar. Bazı çevrelerde toplum kuralları, mahalle baskısı hep kadına hükmetmeye, onun hayatını baskı altında tutmaya yöneliktir. Çoğu kadının babası, abisi, eşi, akrabaları, patronu, iş arkadaşları, öğretmenleri onun özgürlüğünü kısıtlamayı adeta görev edinmişlerdir. Milyarlarca kadın her an suç işleyebilecek potansiyelde görülmekte ve kontrol altında tutulması gereken bir varlık muamelesi görmektedir. Bu dünya çapında yaygın bir hastalıktır. Çoğu zaman bu baskı sistemini uygulayan erkeğin doğu ya da batıda yaşaması, komünist ya da kapitalist olması, dindar ya da ateist olması, bilim adamı ya da cahil olması bu gerçeği değiştirmemektedir.

Kadına baskı denildiğinde akla ilk olarak doğu toplumları gelir. Özellikle din karşıtı çevreler kadını ezen toplum kurallarının İslam dininin bir parçası olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa bu İslam'ın değil, hurafeci din anlayışının getirdiği bir felakettir. Kadını hor gören sözde dini yapı İslam'ın temel değerlerine taban tabana zıt bağnaz bir anlayıştır. Tam tersine kadın Kuran'da övülmüş ve üstün tutulmuştur. Allah, Kuran’da kadının bir çiçek gibi narin ve değerli olduğunu anlatmıştır. Müslümanlardan kadınlara sevgi ve saygı ile davranmalarını istemiştir. Bağnaz yapı ise tüm bu güzel ahlak hükümlerini göz ardı ederek kadınları, evden dışarı çıkmanın yasak olduğu, baskılandıkları, hor gördükleri bir yaşam modelinin içine hapsetmiştir. Yüzlerce yıllık kabile kültürünün bir araya getirdiği bağnaz zihniyet, İslam ile bağlantısız bir dindir.

Bu sorun, Batı toplumlarında da farklı ideolojiler altında görülebilmektedir. Batı kültürünün temel ideolojilerinden biri olan Darwinizm, kadını erkeğe göre evrimini tamamlamamış bir canlı olarak kabul etmiştir. Hatta evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin klasik bir kadın düşmanıdır. Darwin, Descent of Man adlı kitabında kadınların idrak etme, hızlı kavrama ve taklit konusunda "daha aşağı ırkların özelliklerini taşıdıklarını ve bu nedenle daha eski ve alt bir medeniyet seviyesine sahip olduklarını" yazmıştır.1

Darwin, daha da ileri giderek kadının evlilikteki rolünü kendince şöyle tarif etmiştir: "…sizinle ilgilenecek biri –bir köpekten daha iyi oyalayabilecek- ev ve evin sorumluluklarını alacak biri …"2

Darwinizm'den esinlenerek ortaya çıkan faşizm ve komünizm de kadın karşıtlığıyla ortaya çıkmıştır. Nazi Almanya’sında lise mezunlarının %10'undan fazlasının kız olmaması kuralı geçerli idi. 1929'da, 39 nasyonel-sosyalist öğrenim kurumu vardı. Bunların yalnız ikisi kızlar içindi. Naziler için kadını görevi üreme çiftliklerinde hayatlarında hiç görmedikleri Alman gençlerinden hamile kalarak aryan ırkını oluşturmaktı

Sovyet devriminin hemen sonrasında ise 17 ile 32 yaş arasındaki kadınların devletin malı olduğunu dikte eden bir kanun çıkarıldı. Sözde kocalarının baskısından özgürleştirilen kadınlar madenlerde fabrikalarda en ağır işlere sürüldü. Komünizm için kadınlar sadece yeni bir işgücü imkanından ibaretti.

Günümüz batı toplumlarının da kadın konusunda yüzyıl evvelki atalarından bir adım ileride oldukları söylenemez. Kapitalizm kadını alınıp satılan bir meta haline getirmiştir. Devletler çoğu zaman bu kirli ticareti desteklemekte, hatta vergilendirmektedir.

Kaldı ki, batı toplumlarında kadın hala eşit vatandaş olma mücadelesi vermektedir. Birçok ülkede kadınlara seçme ve seçilme hakkı son 70-80 yıl içinde verilmiştir. ABD kongresinde 5 üyeden sadece biri kadındır. İşyerlerinde kadınların aleyhine cinsiyetçi bir hayat devam etmektedir. Avrupa Parlamentosunda Polonyalı bir milletvekili, kadınların sözde daha zayıf ve daha az zeki oldukları için daha az para kazanmaları gerektiğini savunmuştur. Günümüzde çoğunlukla sosyal medya, internet, video oyunları, gazeteler, dergiler, TV dizileri, filmler, kitaplar kadınların ayrımcılığa uğradıkları platformlar haline gelinmiştir.  

Sadece Doğu toplumlarında değil Batı dünyasında da her yıl binlerce kadın eşinin saldırısı sonucunda can vermektedir. Dünya üzerindeki kadın cinayetlerinin %40ında katil, ya kadının eşi, ya nişanlısı ya da erkek arkadaşıdır. AB’de her beş kadından biri eşinden şiddet görmektedir. Kanada’daki her iki kadından biri 16 yaşından itibaren en az bir kere fiziki şiddet ya da cinsel taciz yaşamıştır. Dünya çapında her yıl 5 milyon kadın eşinden şiddet görmektedir. Bu mazlumların beşte biri bu şiddet sonucunda tedavi olmak zorunda kalmıştır. Sadece 2006 yılında ABD’de tecavüze ya da cinsel tacize uğrayan kadın sayısı 240.000’dir. görülebildiği gibi kadın karşıtlığı söz konusu olduğunda batısıyla doğusuyla tüm dünya, az ya da çok, aynı çirkin karakteri göstermektedir.  

Bu kadar baskı kadının içindeki hayat ışığını söndürmektedir. Onun yaşama heyecanını, mutluluğunu engellemektedir. Baskı altında kadın güzel ve çekici olmaktan, kendini güzel hissetmekten çekinir hale gelmiştir. Dünya, kadın güzelliğinden mahrum hale gelmiştir. Dünya, kadının aklından, üreticiliğinden, çalışkanlığından ve detaylı düşünme yeteneğinden de büyük ölçüde mahrum kalmış durumdadır. Bu güzel nimet, kadın düşmanlarının baskısı sonucu, hayatımızdan çekip alınmıştır.

Dünyanın süsü olan kadınlar mutlu ve serbest olmadıkça dünya eksik kalacaktır. Kalite, sanat, estetik gelişemeyecektir. Yeryüzünde şiddete son verecek barış kültürünü yerleştirecek en önemli güçlerden biri kadın sevgisidir. Kadın güzelleştikçe, dünya da aynı oranda güzelleşecektir. Kadına saygı arttıkça dünya daha yaşanabilir bir hale gelecektir.

1. John R. Durant, The Ascent of Nature in Darwin's Descent of Man" in The Darwinian Heritage, Ed. by David Kohn, Princeton, NJ: Princeton University Press, 1985, p. 295.
2. Charles Darwin, The Autobiography of Charles Darwin 1809-1882, New York: W. W. Norton & Company, Inc., 1958, pp. 232-233.

Adnan Oktar'ın The Sun Daily (Malezya) & BERNAMA (Malezya) & The Borneo Post (Malezya) & Riyadh Vision'da (Suudi Arabistan) yayınlanan makalesi:

http://www.thesundaily.my/news/2017/09/06/women-more-statistics

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1388892

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/09/07/women-more-than-just-statistics/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257064/kadin-nimetinden-mahrum-bir-dunyahttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/257064/kadin-nimetinden-mahrum-bir-dunyahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_sun_daily_adnan_oktar_women_more_than_statistics2.jpgThu, 07 Sep 2017 17:53:58 +0300
Charlottesville: Irkçılık belası Amerika’yı terk etmedi

Geçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri'nin Charlottesville kentinde yaşanan iç savaş ortamı dünyanın gözünü bir kez daha ABD’deki ırkçı ideolojilere ve yapılanmalara çevirdi. Özellikle, barışçıl bir şehrin sokaklarının ağır silahlı milisler tarafından kuşatılması ve insanlara terör estirilmesi birçokları tarafından kaygı ile karşılandı. Uzun yıllardır sosyal barış konusunda dünyaya örnek olmuş bir ülkenin birkaç ay içinde şiddet gösterilerine maruz kalması akılları zorluyor. ABD hükümeti, hem yükselen ırkçılık hem de karşısında yükselen şiddet yanlısı gruplar konusunda acilen tedbirler almalı. Dünyanın aklı selimin hakim olduğu bir ABD’ye ihtiyacı var.

ABD belki de ırkçılık konusunda en kötü tarihe sahip ülkelerden biri. Amerikan halkı sadece 150 yıl önce kölelik temelli bir iç savaşla birbirini kırdı. 4 yıl içinde her iki taraftan 1 milyon Amerikalı can verdi. Güneyin zengin ve verimli toprakları ve alt yapısı harap oldu. Savaşın sonunda kölelik yasal olarak kalksa da gerçek hayata yansıması için 1 yüzyıl daha geçmesi gerekti. Bu dönemde Ku Klux Klan gibi zenci karşıtı örgütler, yasal alanda kazanılan hakların sosyal alana uygulanmasını önlemek için çaba sarf ettiler. 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Öjeni (Eugenie) ve ırk hijyeni gibi hareketler de ırkçı yaklaşımlardandı. 

Irkçı şiddet başta güney bölgeler olmak üzere ABD topraklarından II. Dünya Savaşı sonuna kadar hiç eksik olmadı. Beyazlar ile siyahilerin aynı okulda okumaları, aynı otobüste seyahat edebilmeleri, aynı restoranda yemek yemeleri 1960’lardaki sivil halk hareketleri sayesinde gerçekleşti. Bugün hala toplumun bazı kesimlerinde insanları renklerine göre ayrıştırmayı uygun gören bir ideolojik alt yapı var. Bu şiddet iklimi ise 168 kişinin ölümüne neden olan Oklahama bombacısı Timothy McVeigh gibi kendini vatansever addeden teröristleri doğuruyor. Bu, ABD toplumunun kendi içinde çözüm bulması gereken bir konu.

 White Supremacy olarak adlandırılan ırkçı hareketler Nazi bayrağı taşıyorlar ve Svastika dövmelerine sahipler. Saf kan ve saf toprak manasına gelen “kan ve toprak” gibi Nazi sloganları atıyorlar. Charlottesville‘de olduğu gibi anti-Semitik Musevi düşmanı fikirlere de sahipler.  Bunlar ABD toplumunun bir parçası olmayan değerler, fakat ırkçı aşırı sağcı kesimde taraftar buluyorlar.

Radikal sağ teröristler son birkaç yılda birçok toplu katliama da imza attı. 2012’de Wisconsin’de Sikh tapınağına yapılan saldırıda 6 Hintli can verdi. 2014 Musevi toplum merkezi saldırısında da 3 masum Musevi katledildi. Son dönemin en büyük saldırılarından birini ise Dylann Roof gerçekleştirdi. Charleston Güney Kaliforniya’da siyahilere ait bir metodist kilisesindeki katliamda 9 dindar Hristiyan can verdi. Tüm bu saldırıların arkasındaki isimler beyaz üstünlüğüne inanan organizasyonların takipçileriydi.

Bugün ırkçı hareket ABD sınırları içinde birçok küçük yapılanmaya sahip. Bu grupların başını Neo Naziler çekiyor. Neo Naziler faaliyetlerini internet üzerinden koordine ediyorlar. Neo Nazilerin ardından gelen bir diğer ırkçı grup ise beyaz milliyetçiler (White Nationalists). Bu hareket Neo Nazilere göre daha ılımlı, ama saf ırka dayalı bir etnik devlet (ethnostate) oluşturmak için mücadele ediyorlar. Bu grubun bir altında ise Neo konfederasyoncular var. Bu kadronun da hedefi aynı: beyazlara devlet kurmak. İç savaş öncesi döneme nostaljik bir bağlılıkları var. KKK hareketi de bunlar kadar yaygın olmasa da ülkenin belirli kesimlerinde faaliyetlerini devam ettirmekte.

Son dönemde daha modern ve şehirli bir hareket olarak ortaya çıkan Alt-Right ise kendini ırkçı olarak konumlandırmıyor. Liberaller, feministler, sosyal adalet savaşçıları ya da göçmenler aynı fikirde değil.

Son 3 seçimde bu tartışmalar siyasete dahil oldu. Sağ seçmen Obama’nın Amerikan değerlerine aykırı olduğunu düşündüğü uygulamaları karşısında bir birlik oluşturdu. Dindar ve muhafazakar seçmenin oyları ile Donald Trump az bir farkla başkan seçildi. Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla da sokaklar sol eğilimli seçmenlerin protestoları ile doldu. Radikaller protestoları şiddet boyutuna taşıdı. Bugün şiddetin şiddeti nefretin nefreti doğurduğu kısır bir döngü yaşanıyor.  Çözüm üretmesi gereken siyasetçiler, devlet adamları, aydınlar ise gün geçtikçe aklıselimden uzaklaşıyor. 

Bu akıldışı ortam, hem radikal sağ hareketleri, hem de radikal sol hareketleri destekliyor ve büyütüyor. Bir avuç şiddet yanlısının provokasyonuyla başlayan organizasyonlar, merkezi de içine alarak toplumsal tabanını hızla genişletiyor.

Diğer yandan, radikal sağ eylemler şiddet yanlısı sol bir hareket olan Antifa’yı ortaya çıkardı. Bugün nerede sağ bir hareketlenme olsa, Antifa bunun karşısında maskelerle sopalarla dikiliyor. Muhafazakar kadroları ırkçı ilan ediyor. Barışçıl protestoları savaş alanına çeviriyor.

Oysa, ABD tarihinde ırkçılığa karşı büyük başarılar, barış yanlısı liderler tarafından kazanılmıştı. Ünlü Salem yürüyüşü barışçıl bir hareketti. Kara Panterler gibi şiddet yanlısı organizasyonlar ise sivil halklar arayışına sadece zarar verdi. Benzer şekilde, bugün de şiddeti savunan hiçbir tepki ve hareketin başarı kazanamayacağı açıkça tecrübe edilmiş bir gerçek. Irkçılık sorunu, tarihte sadece akılcı, uzlaşmacı ve barışçıl yöntemlerle yenilmiştir. Aynı şekilde, bugün de barıştan uzak bir modelin başarılı olması imkansızdır. Bugün yaşanan şiddet ırkçılığı desteklemekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Artık sesini yükseltmesi gerekenler, barış yanlılarıdır.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/us/1877-charlottesville-racism.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256920/charlottesville-irkcilik-belasi-amerikayi-terkhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256920/charlottesville-irkcilik-belasi-amerikayi-terkhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_charlottesville_is_a_reminder_of_what_racism_brings2.jpgMon, 04 Sep 2017 14:32:27 +0300
Üç Dinin İnananları Yeniden Kardeşçe Yaşayabilir

Bugün Avrupa ve Amerika’da pek çok insan İslam peygamberinin güzel ahlakını, her kesime her dinden insana şefkatli tavırlar gösteren bir lider olduğunu bilmiyor. Hatta pek çok Müslüman da bu yanılgıyı paylaşıyor. Bazı Müslüman ülkelerde Hıristiyan ve Musevilere karşı şiddet dolu söylemler kullanılması bu yanlış algının hızla yayılmasına yol açıyor.

Oysa Kuran- Kerim’deki ayetler ve bazı tarihsel gerçekler İslam Peygamberinin Hıristiyan ve Musevilere karşı her zaman son derece adil ve merhametli davrandığını, bu dinlerin mensupları ile Müslümanlar arasında sevgi ve uzlaşmaya dayalı bir ortam oluşturmaya çalıştığını göstermektedir. Bunun en büyük göstergesi Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliği süresince Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerini diledikleri şekilde yaşamalarına izin vermesidir. Üstelik Kitap Ehlinin özerk cemaatler olarak varlıklarını devam ettirebilmelerini sağlayacak anlaşmalar yaparak onlara çeşitli güvenceler de verilmiştir.

Nitekim Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki ilk ilişki güvene dayalı olarak başlamıştır. İslamiyet'in ilk yıllarında Müslümanlar Mekkeli putperestlerin eziyet ve baskılarına maruz kalmış İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in tavsiyesiyle Etiyopya'daki Hıristiyan Kral Necaşi'ye sığınmışlardır. Necaşi Müslümanları korumaya almış ve putperestlere teslim etmemiştir.

Bu olaydan sonra putperestler Müslümanların üzerindeki baskıyı daha da artırmıştır. Bunun üzerine Müslümanlar Mekke’den Medine’ye göç etmişler ve buradaki Musevilerle, sonradan gelecek nesillere örnek olacak bir arada yaşama modeli geliştirmişlerdir. İslam peygamberi;

  • Hıristiyanların ve Musevilerin düğünlerine katılmış, onlara hasta ziyaretlerine gitmiş ve kendisine geldiklerinde onlara ikramda bulunmuştur.
  • Necran Hıristiyanları ona geldiklerinde üzerine oturmaları için kendi giysisini yere sermiştir.
  • Necran Hıristiyanlarına ibadet etmeleri için Medine’deki mescidi açmıştır.
  • Hıristiyan ve Musevi kadınlarla evlenmiş, onlardan çocukları olmuştur.
  • Müslümanların Evs ve Hazrec kabileleri ile yaptığı Medine Anlaşması'na Musevilerin de katılmasına izin vermiş ve Musevilerin de Müslümanların arasında, ayrı bir dini grup olarak varlıklarını devam ettirmelerini sağlamıştır.

Medine Anlaşması'nın "Beni Avf Musevileri, inananlarla birlikte bir ulus oluşturdular. Musevilerin dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir" hükmüyle, Müslümanların Musevilerin geleneklerine ve inanışlarına gösterdikleri hoşgörünün temeli Peygamberimiz (sav) döneminde atılmıştır. Yine aynı metnin 26-33. maddelerince “Ehl-i Kitaba mensup vatandaşların Müslümanlarla aynı haklara sahip oldukları” 16. maddede ise “onlara haksızlık yapılamayacağı” belirtilir.

Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamberin ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse, İslam'ı kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan sonra: "... Kitap Ehli'yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46) ayetini okumuştur.

Bu anlayış İslam Peygamberinin vefatından sonra da devam ettirilmiştir. İslam'ın yayılış döneminde de Arabistan'daki Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına ibadetlerini yapmada ve kendi hukuklarını uygulamada özgürlük tanınmıştır. Hz. Muhammed (sav)’den sonraki Halifeler döneminde yıkılan kiliseler Müslümanlar tarafından onarılmış, İslam toprakları içinde yeni havraların ve manastırların inşa edilmesine müsaade edilmiştir. Örneğin, Medine dışında bulunan ve Patrik Mar Amme tarafından daha önce yakılmış olan Aziz Sergius Manastırı, Hz. Osman döneminde yeniden inşa edilmiştir.

Tüm bunlar şahitleri ve belgeleri olan açık tarihi gerçeklerdir. Ancak günümüzde birçok ülkede Hıristiyan ve Museviler ile aynı şehirde hatta aynı ülkede bile yaşamaya tahammül edemeyen bağnaz bir İslam anlayışını görüyoruz. Ortadoğu başta olmak üzere Avrupa da dahil olmak üzere bir çok yerde  olayların boyutu ibadethanelere saldırılara, insanları öldürmeye kadar varıyor. Bu saldırgan tutum Kuran’da yeri olmayan, hurafelere dayandırılmış bağnaz gruplara özgüdür.

Müslümanların kutsal kitabında sevgiye, barışa, hoşgörüye ve adalete dayalı bir toplum modeli tarif edilmektedir. Örneğin Maide Suresi'nde Yahudilere indirilen Tevrat'ın insanlar için yol gösterici olduğu şöyle bildirilmektedir:

Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.)... (Maide Suresi, 44)

Üç dinin mensupları arasında kalıcı bir barış bağnazlığın yanlış zihniyetinin kesin olarak yok edilmesi ile mümkündür. Bunun için hak dinlere, din ahlakına, dindarlara ve Kuran’a ihtiyaç vardır. Toprak ya da ideoloji hırsıyla gerçekleşen çatışmalar daima büyüyüp korkunç bir durum almaya mahkumdur. Bu durumun yaygınlaşmasını engellemek elbette mümkün. Bunun için tüm Müslümanlar Kuran’ın kaynak alındığı bir eğitim seferberliği yürütmeliler. Bu eğitimde dinlerin barış içinde yaşamasının istenildiğinin vurgulanması şarttır. Böyle bir eğitim bağnazlığın yol açtığı yanlışları ve tüm düşmanlıkları ortadan kaldıracaktır. Şüphesiz böyle bir zihniyet değişimi yaşayanlar da başka bir dine karşı düşmanlık etmek veya savaşmak için gerekçe bulamayacaklardır.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2017/09/275259/equal-treatment-three-religions-can-co-exist-peacefully-again

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256915/uc-dinin-inananlari-yeniden-kardescehttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256915/uc-dinin-inananlari-yeniden-kardescehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_three_religions_can_co_exist_peacefully_again2.jpgMon, 04 Sep 2017 12:53:33 +0300
Peygamberimiz (sav)'in dünyaya miras bıraktığı mektupları

Rum kralı Herakliyus, Fars kralı Kisra, Kıbti kralı Mukavıs, Hristiyan Arapların kralı Haşim b. Ebi Şimr, Bizans ve Habeşistan Hükümdarları, İskenderiye Hükümdarı, Gassan Kralı, Yemame hükümdarı Hevze Ali, Habeş Necaşi’si Ashame... Hepsi bir zamanlar Resulullah efendimizin  kendilerini İslam’a davet eden o muhteşem mektuplarını taşıyan elçilerle karşılaştılar.

Allah, Peygamberimiz (sav)’i, Kuran’ın mesajını sadece Araplara değil tüm insanlığa tebliğ etmekle görevlendirmişti. Bu nedenle Peygamberimiz hicretin yedinci yılında kral ve hükümdarların yanısıra Hristiyan, Yahudi ve Mecusi topluluklara da İslam’a davet mektupları yollamıştır. Allah Kuran ayetinde Peygamberimizin tüm insanlığa gönderildiğini şöyle bildirir:

De ki: "Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. (Araf Suresi, 158)

Peygamberimiz Hudeybiye Barışı sonrası İslam’ı tüm dünyaya yaymak için o nurlu elleriyle, o hikmetli sözleriyle “İslam’a davet” mektuplarını hazırladı ve bunları dönemin krallarına, hükümdarlarına, valilerine göndermeye karar verdi. Bir gün sahabeyi yanına çağırarak “Allah, beni bü­tün insanlara rahmet olarak gönderdi. İslam’ı yayma hususunda bana yar­dımcı olun!”[1] dedi. Peygamberimizin bu isteği hemen hayata geçirildi ve gittikleri ülkelerin dillerini bilen sahabe o muhteşem mektupların pekçok ülkeye ulaşmasında görev aldı.

Peygamberimiz (sav) gönderdiği tüm mektupları özel ve önemli olduğunu belirtmek için mühürlemişti. Gümüş bir yüzük üzerine sırayla “Allah Resulü Muhammed” yazdırdı ve bütün mektupları bununla mühürleyerek gönderdi. Tüm dünyanın Efendisi Peygamberimiz  (sav) bu yüzüğü vefatına kadar o nurlu, tertemiz ellerinde taşıdı. Vefatından sonra sırasıyla yüzüğü Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman emanet aldılar.

Peygamberimiz 610 yılında ilahi tebliğ görevine başladıktan beş yıl sonra Mekke’li müşriklerin baskı, tehdit, ticari ambargo ve saldırılarından dolayı sahabenin bir kısmını iki ayrı kafile olarak birer yıl arayla Habeşistan’a gönderdi. İkinci kafilenin içinde Peygamberimizin (sav)’in yeğeni Cafer bin Ebu Talib de vardı. Cafer beraberinde Peygamberimiz (sav)’in Necaşi’ye yazdığı mühürlü İslam’a davet mektubunu da taşıyordu. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla mektubuna başlayan Peygamberimiz (sav) şunları yazıyordu:

“Allah Rasulü Muhammed’den Habeş Necaşisi Ashama’ya,

Kendisi'nden başka İlah bulunmayan gerçek Hükümdar, Mukaddes, Selam, Koruyucu, Kurtarıcı olan Allah’ın övgüsünü sana iletirim. Tasdik edip şehadet ederim ki; Meryem oğlu İsa, Allah’ın Ruhu ve Kelimesi’dir. O, kendisine dokunulmamış Meryem’e nasib edilmiştir. Böylece Meryem İsa’ya hamile kalmış, Allah Teala da Ruh ve Nefesi’nden olmak üzere Adem’i nasıl yarattıysa onu da öylece yaratmıştır. Seni Tek olan ve Eşi bulunmayan Allah’a çağırıyorum. O’na itaat konusunda karşılıklı yardıma çağırıyorum. Beni takib et, bana uy ve bana gelen şeye iman et. Muhakkak ki ben, Allah’ın Resuluyüm. Bu nedenle seni ve etrafında bulunan askerlerini Allah’a iman etmeye davet ediyorum. Nasihat ve sözlerim size ulaşınca kabul etmenizi tavsiye ederim. Amca tarafından yeğenim olan Cafer’i yanında az sayıda Müslüman grubuyla beraber sana doğru yola çıkarıyorum. Selam gerçek hidayet yolu üzerinde bulunanlara olsun.”

Necaşi, Peygamberimizin, Allah’ı yücelten ve İsa Peygambere övgü dolu sözlerin yer aldığı bu mektuptan çok etkilenir ve kendisine sığınan Müslümanların güvenlik içinde ülkesinde yaşamalarına izin verir. Ancak bu esnada müşriklerin öfkesi Mekke’yi aşar ve Necaşi’ye hediyelerle bir elçi heyeti göndererek Müslümanların oradan çıkarılmalarını isterler. Hz. Muhammed (sav)’in sözlerinden çok etkilenen Necaşi Ashama, müşriklerin bu sözlerine hiç aldırış etmez ve Rasulullah’ın yeğeni Cafer’i sarayına çağırıp görüşür. Cafer bin Ebu Talib, Necaşi’ye, Allah’ın içlerinden birini elçi seçip gönderene kadar cahillerden olduklarını, Allah’a iman etmeyi, namaz, oruç, zekat ibadetlerini, kadınlar hakkında kötü konuşmamayı, yetimin hakkını korumayı, emanete ihanet etmemeyi Hz. Muhammed (sav)’den öğrendiklerini anlatır. Ardından Necaşi’nin isteği üzerine Kuran’da Hz. İsa ve Hz. Yahya’nın doğumu ile ilgili ayetlerin yer aldığı Meryem Suresi’ni okur. Necaşi ve yanındaki Hristiyan din adamları Kuran ayetlerini dinlerken duydukları coşkudan gözyaşlarını tutamazlar. Necaşi, Kuran ayetlerinin İncil ve Tevrat’taki anlatımlarla aynı olduğunu duyunca Mekkeli müşrikleri hediyeleriyle birlikte geri gönderir. Peygamberimiz (sav)’in İslam’a davet mektubunu alan, Meryem Suresi’ni dinleyen Necaşi, etrafındaki din adamlarıyla beraber İslam’ı kabul eder.  Daha sonra oğlunun aracılığı ile Peygamber Efendimiz (s.a)’e bir mektup göndererek, İslâm’a girdiğini bildiren Necaşi, Hz. Muhammed (sav)’e olan sevgi ve saygısını şu sözlerle dile getirmiştir: "Keşke şu saltanata bedel, Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselamın hizmetkarı olsaydım! O hizmetkarlık, saltanatın pek fevkindedir."[2] Necaşi vefat ettiğinde, gıyabi cenaze namazını Medine’de Peygamber Efendimiz (sav) kıldırmıştır.

Peygamberimiz (sav)’den değerli bir emanet olarak bugüne kadar saklanan bu mektuplar biz Müslümanlar için çok önemli mesajlar içeriyor. Peygamberimiz (sav) bu mektuplarında Kitap Ehli’ne ve yabancılara dostane, sevgi dolu, korumacı, İslam’ın güzel ahlakını en güzel şekilde anlatan bir üslupla hitap etmiştir. Ayrımcılığın, yabancı nefretinin, ırkçılığın, mezhepçiliğin doruk noktasına ulaştığı günümüzde Peygamberimizin bu mektupları evrensel bir ders niteliğindedir. Müslüman dünyasında bazı kesimler Kitap Ehli’ni dışlarken, Hristiyan dünyasında da son hızla gelişen İslamofobi akımı nedeniyle Müslümanlar zor durumdalar. Müslümanlar Allah’ın “… Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin.” (Ankebut Suresi, 46) emri doğrultusunda hareket ederek bu durumu bir an önce telafi etmeli. Allah’ın bu emri uygulandığı taktirde Batı dünyasında bir paranoya halini alan Müslüman karşıtlığı da Allah’ın izniyle son bulacaktır. Yeter ki biz Kuran’a ve Peygamberimiz (sav) o güzel nasihatlerine uyalım.

 

[1] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 254.

[2] Mektubat, s. 174

Adnan Oktar'ın Arab Times'da yayınlanan makalesi:

https://www.arabtimesonline.com/news/prophets-world-heritage-letters/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256911/peygamberimiz-(sav)in-dunyaya-miras-biraktigihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256911/peygamberimiz-(sav)in-dunyaya-miras-biraktigihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/arab_times_adnan_oktar_our_Prophet_s_world_heritage_letters2.jpgMon, 04 Sep 2017 12:13:36 +0300
“Bir adım ileri, iki adım geri” stratejisi geri döndü!

Son zamanlarda Türkiye önemli resmi misafirlere ev sahipliği yaptı. İlk olarak, İran Genel Kurmay Başkanı Tümgeneral Bakıri ve ardından ABD Savunma Bakanı Jim Mattis Ankara'ya peşpeşe ziyaretlerde bulundular. Bu arada Rusya Genel Kurmay Başkanı Valeriy Gerasimov, yakında Türkiye'yi ziyaret etme planı olduğunu açıkladı. Suriye Savaşı'nda hızla değişen durum göz önüne alındığında, bu ziyaretlerin zamanlaması çok önemlidir. Türkiye, bölgedeki jeopolitik konumu nedeniyle kilit bir role sahip olduğu için müttefikleri Ortadoğu'da istikrarı sağlamak için Türkiye ile işbirliği yolları arıyorlar.

Analistler, Savunma Bakanı Mattis'in Ankara'ya ani ziyaretini ABD’nin bir Türkiye-İran-Rusya ittifakı konusunda endişeli olduğu şeklinde değerlendirdiler. Bakan’ın, İran ve Türkiye'nin PKK'ya karşı olası bir ortak operasyondan ve Rusya ile Türkiye arasında S-400 savunma sisteminin satın alınmasıyla ilgili müzakerelerden endişe duyduğu görüşündeler. Gerçek durum bu varsayımlara uymuyor, zira bu üç ülke ilk kez yakın çalışıyor değiller. Türkiye ve bu iki müttefik Suriye çatışmasında karşıt taraflarda olmaları nedeniyle görüş ayrılığı içinde olsalar da Suriye'de ateşkes yapmak için işbirliğine girdiler.

Gerçekte bu üç ülkenin yakın ilişkileri ABD'den uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Türkiye'nin başka ülkelerle güçlü bağları olması, uzun vadeli stratejik ortağı olan ABD ile ilişkilerini soğutması anlamına gelmiyor. Bunun nedeni Türkiye'nin "komşular ve müttefiklerle iyi ilişkiler" ilkesidir. Örneğin, Türkiye Kore Savaşı'nda ABD ile birlikte savaşırken, Rusya ile olan ilişkileri samimiydi. Aynı şekilde, Türkiye, Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan önce iki ülke birbirleriyle karşı karşıya kaldıklarında, ABD ve İran ile dostça ilişkilerini sürdürmüştü. Dolayısıyla ABD, bu ittifakı Doğu'ya kayma değil, Ortadoğu'da güvenliği sağlamayı amaçlayan bir işbirliği olarak görmelidir.

Kuzey Irak'taki referandum, Bakan Mattis ve İran Generali ile görüşülen başlıca konular arasındaydı. Tüm bu ülkeler, bu oylamaya karşı çıkmak konusunda görüş birliği içindeler. Bölgedeki mevcut durum göz önüne alındığında, bir diğer çatışma ya da ulusal yıkım istenecek en son şeydir. Bu nedenle, Irak'ın üniter yapısında ısrar ederek bu referanduma şiddetle karşı çıkıyorlar. Kuşkusuz Bağdat, ülke zaten bir çatışma ortamındayken bu gelişmeden son derece rahatsız. Bu referandum gereksiz bir parçalanmaya neden olabilir. Kuzeydeki Kürtler halihazırda rahatlar ve hatta Türkiye de dahil olmak üzere çeşitli ülkelerle ticari ilişkileri var. Ayrı bir devlet kurmak, hem Kürtler hem de bölge için çok tehlikeli bir adım olacaktır çünkü nihai plan Türkiye, İran ve Suriye'de bulunan Kürt azınlıklardan oluşan komünist bir devlet kurmaktır.

Bakan Mattis ile yapılan görüşmenin bir başka önemli noktası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın rahatsızlığını dile getirdiği ABD’nin PYD/YPG'yi silahlandırması konusudur. Bakan Mattis, PYD/YPG ile ABD ortaklığının yalnızca taktiksel ve IŞİD'in ortadan kaldırılmasına yönelik olduğuna dair güvence verdi. Ancak, ABD akılda bulundurmalıdır ki PYD/YPG’yi desteklemek PKK'yı desteklemektir. Birleşik Devletler Hükümet Yayınları Ofisi tarafından yayınlanan Birleşik Devletler Senatosu Dış İlişkiler Komitesi raporları, PKK ve PYD terör örgütleri arasındaki ilişkiyi kabul etmekte ve "...PKK ve PYD'nin aynı olduğunu" göstermektedir. Bu, 20 Kasım 2013'te Temsilciler Meclisi kongresinin 113. toplantısının ilk oturumunda bir Ortadoğu uzmanı olan Andrew J. Tabler tarafından ileri sürüldü. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde yaptığı açıklamada, Tabler şunları söyledi: “Bugün Kürt bölgelerinde, Demokratik Birlik Partisi, PKK olarak bilinen Kürdistan İşçi Partisi ile bağlantılı bir örgüt olan PYD egemendir.”

Leninist ideolojiye dayanan PKK, hedeflerini gerçekleştirmek için zaman zaman taktiklerini değiştirir. Örneğin, Türkiye'deki "barış sürecinin” bir parçası olarak dağlardaki saldırılarını durdurdu ancak "KCK" adıyla şehirlerde faaliyetlerine devam etti. PKK, son 40 yıldır bölgede Kuzey Kore tarzı bir hükümet inşa etmek için çalışmaktadır. PYD adı altında Suriye’deki çatışmalardan istifade ederek aynı gündemi sürdürmektedir. PYD, “şimdilik” ABD yanlısı görünmektedir oysa "emperyalistler" olarak tanımladığı ABD ve diğer ülkelere muhalefetiyle bilinmektedir. Aynı zamanda, dünyanın geri kalan komünist ülkeleri, grupları ve partilerinin desteğini almaktadır.

Komünizm, sinsi faaliyetlerini gizlemek için kimliğinin üstünü örterek tuzak kurmuştur. Dış görünüşü değişmiş olabilir, yandaşlarının isimleri farklı olabilir, ancak geçmişte olduğu gibi insanlığa acı çektirmek için fırsat beklemektedir. Komünizm şu anda Lenin'in stratejisine uygun olarak PKK'nın elinde gizli olarak faaliyet gösteriyor. Lenin’in "bir adım ileri, iki adım geri" stratejisinin sonucu olarak komünizm hala gizlice varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla ABD, yalnızca Ortadoğu'da değil tüm dünyada felakete neden olacak komünist bir Kürt devletinin PKK'nın otoritesi altında kurulmasına izin verilmemesi konusunda uyanık olunmalıdır.

Adnan Oktar'ın The Peninsula Qatar'da yayınlanan makalesi:

https://thepeninsulaqatar.com/opinion/31/08/2017/%E2%80%9COne-step-forward,-two-steps-back%E2%80%9D-strategy-is-back

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256618/“bir-adim-ileri-iki-adimhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256618/“bir-adim-ileri-iki-adimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/peninsula_qatar_one_step_forward_two_steps_back_strategy_is_back_2.jpgThu, 31 Aug 2017 14:14:11 +0300
'Adamlık Dini'nin Sessiz Dili: Trip Atmakİnsanların birçoğu düşüncelerini, tavırlarını kontrol eden, adı konmamış ortak batıl bir dini yaşarlar. Hayatları boyunca da şuurunda dahi olmadan bu batıl dinin kurallarını uygularlar. İnsanlar dünyaya geldikleri andan itibaren aldıkları uzun telkinler sonucunda bu batıl dini adeta bilinçaltlarında benimsiyorlar. Bu nedenle de hangi dine, dile, ırka, millete mensup olursa olsunlar, benzer hareket, düşünce, tavır ve mimiklerle hareket ediyorlar.

Gayesi “adam olmak” ile özetlenecek bu dine tabi olanlar, içinde bulundukları ortama uygun olduğunu düşündükleri davranış biçimlerini, konuşma kalıplarını, yüz ifadelerini kullanırlar. Okulda genç kız, evde anne, iş yerinde iş adamı, siyasette politikacı olmanın özel bir psikolojisi vardır. Kişi bu rollerin birinden diğerine geçtikçe, psikolojisi ile birlikte davranışları ve mimikleri de yeni üstlenilen pozisyona göre değişir. Ama bu kişilerin hemen hepsi de kendilerinin son derece doğal ve normal bir yaşam sürdüklerini zannederler.

Adamlık dini mensuplarının sıklıkla uyguladıkları davranış biçimlerinden birisi de ‘yapmacıklık’ ve ‘trip atmak’tır. Karşı tarafın davranışını onaylamadığını gösterme yöntemi olarak özetlenebilecek ‘trip atma’ yöntemi, yani kişinin düşüncesini samimi, düz bir anlatımla ifade etmesi yerine samimiyetsiz şekilde el-kol hareketleri ve mimikleriyle vurgulaması, adamlık dini mensuplarınca yaygın bir şekilde kullanılır. Trip atmak olarak adlandırılan bu kirli alışkanlık adamlık dini mensuplarının adeta sessiz dilidir.

Şeytan, adamlık dini diye belirtilen yapmacık hareketleri, yapmacık yüz ifadelerini, yapmacık konuşma stillerini insanları samimiyetsizliğe çekmek için kullanır. Bu sahte din bugüne kadar tarif edilmemiş, tarif edilmediği için de hiç muhalifi olmamıştır. Kendisine karşıt düşünce geliştirilmediği için her dinin, her kültürün içinde sinsice yayılma imkanı bulmuştur. Mensupları bu dini terk etmez, çünkü yaşadıkları bu sahte hayatın kendilerine ne gibi zararlar verdiğini hiç düşünmezler bile.

Yapmacıklık üzerine kurulmuş olan adamlık dininin esası, insanın kendi kendisi gibi olmaması üzerine kuruludur. İnsan samimi bir şekilde kendi kendisi gibi olmayı başardığında ise bu batıl dinden çıkar. Ama birçok insan bu batıl dini terketmeme konusunda ısrarcı davranır. Çünkü bu batıl din toplumun büyük çoğunluğu tarafından uygulanır ve bu batıl dini terkeden kişilerin de toplum içinde yalnızlaşacağına inanılır. Adamlık dininin dünya çapında yüzyıllardır bu kadar kabul görmesi, bu sahte dininin çocukluktan itibaren gözlem yoluyla ve telkinler sonucunda insanlara öğretilmesinden kaynaklanır. İnsan en küçük yaşlarından itibaren çevresinde sürekli bu dinin mensuplarını görür ve onların her hareketini taklit etmeye başlar. Anne babaya, baba anneye çocuğu önünde sürekli trip atar. 24 saat bu samimiyetsiz mimikleri ve konuşma stillerini insanın doğal davranışları olarak gözlemleyen çocuklar da daha erken yaşlarında aynı mimikleri uygulamaya başlarlar. Dolayısıyla da her anne, her baba evlerinde çocuklarına bu batıl dini sürekli tebliğ etmiş olur. Çocuk ilk tribi genelde istediği oyuncağın alınmasını ya da kendisi ile ilgilenilmesini istediğinde yapar. Bir kere istediğini elde ettiğinde ise bu yöntemin işe yaradığını anlar. Çocukların beyni yeniliklere ve öğrenmeye çok açık olduğu için keskin gözlemleme gücü ile yeni trip atma yöntemleri geliştirir. Yoksa adamlık dini özel eğitimle ezberletilmez. Görerek ezberlenir. Ailede temelleri atılan bu batıl dinin uygulamaları filmlerde, tiyatrolarda, sokakta, arkadaş ortamlarında görülen kötü ve kirli örnekler ile iyice gelişir.

Her ortamın kendine has trip atma şekilleri vardır. Evde, okulda, iş yerinde veya arkadaşlık ilişkilerinde insanlar sanki ortak bir kitaptan okumuşcasına bulundukları ortama en uygun tripleri kullanırlar. Bu yöntemler, trip atan kişi hangi dine, hangi millete, hangi ırka mensup olursa olsun pek değişmez.

Sözgelimi kalabalık bir arkadaş grubunun içinde hoşlanılmayan bir konu açıldığında veya istenmeyen bir ortam oluştuğunda kişi “ben bundan hoşlanmadım, hadi kalkalım artık” demek yerine, arkadaşına bakıp kafasını yana yatırarak çıkışı gösterir. Ailesine istediği bir şeye razı edemeyen genç kendisini odasına kapatır, yüksek sesle müzik dinler, ailesinin çağrılarına cevap vermez. Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişi aynı ortamda birbirlerinin yüzüne dahi bakmaz, yan yana bir yerden geçerken başlarını ters yöne çevirirler. Bazı durumlarda yapılan tripler ise bir anlık değildir. Kişiler birbirlerine hiç yorulmadan, sıkılmadan günler boyunca aynı kirli mimikleri kullanabilirler. Küstülerse konuşarak sorunları halletmek yerine küskünlüğe ait hareketleri ve tavırları; öfkelendilerse öfkelerini yenmek yerine öfkeye ait bütün mimikleri; yoruldularsa uyuyup dinlenmek yerine uykusuzluklarını belli edecek bütün yüz ifadelerini ve beden hareketlerini eksiksiz uygularlar. Dünya üzerinde evrensel olarak uygulanan bütün bu kirli ve küçük düşürücü tavırları kişiler aslında kendilerini bu batıl dinin diğer mensuplarına beğendirmek veya onlar arasında yer edinebilmek için yaparlar. Ancak konuları akılla, samimiyetle, dürüstçe değerlendirmek yerine, ezberlenmiş, samimiyetsiz tepkilerle halletmeye çalışmanın sonucunda hem kendi canları yanar, hem de karşılarındaki kişinin canı yanar. Halbuki çoğunluğa uymak, çoğunluğun kabulünü kazanmaya çalışmak insanı büyük hatalara sürükleyebilir. Samimi iman eden bir Müslüman asla çoğunluğa değil, en başta Kuran’a, sonra da vicdanına göre hareket eder. Allah Kuran’da bu gerçeğe şu ayetle dikkat çekmiştir:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' (Enam Suresi, 116)

Adamlık dini aklen ve ruhen derinliği tam kavrayamamış, Kuran ahlakını tam hayatına adapte edememiş insanların batıl dinidir. Bu batıl dinin içinden çıkabilmek için de insana düşen asaletle ve kaliteyle tamamen çelişen bu tavırları yapmadan önce kendisine objektif bir gözle dıştan bakmasıdır. Çünkü her ne kadar kimse üstüne alınmak istemese de, çocukluktan itibaren öğrenilen adamlık dini herkesin üzerinde belirli bir etki yaratmış olabilir.

Nitekim akıl, vicdan ve samimiyet insanı Kuran ahlakını yaşamaya yöneltir. İnsan olaylar karşısında dikkatini açık tutup hep Kuran’a uygun ve Allah’ın razı olacağı şekilde tavır gösterirse, adamlık dininin kötü etkisinden de kurtulur. Çevresindeki herkes adamlık dininin gereklerini yapsa da, imanlı bir Müslüman asla bu tarz bir basitliğe tenezzül etmez. Kendisine trip atılsa da, Müslüman her zaman en samimi ve en dürüst kişiliğiyle karşısındaki kişiye yaklaşır. Bu da Müslüman’ın önemli bir üstünlüğüdür.

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256578/adamlik-dininin-sessiz-dili-triphttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256578/adamlik-dininin-sessiz-dili-triphttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/adamlik_dini_trip_atmak.jpgWed, 30 Aug 2017 18:48:50 +0300
BDS zihniyeti neden barış için çözüm olamaz?

Barış, insan hakları, sosyal adalet, özgürlük gibi kavramlar hemen her dönemde politik amaçlar için sömürülmeye, kullanılmaya açık olmuştur. Pek çok kişi bu kavramlarla ortaya çıkan hareketlerin peşinden gitmeyi vicdani bir yükümlülük ya da sağduyu sahibi olmak olarak görmüştür. Ancak bu tür kavramları kullanan kişilerin samimiyetleri, motivasyonlarının ardındaki gerçek sebepler yeterince sorgulanmamıştır.

İşte BDS (Boykot, Geri Çekme ve Yaptırım) hareketi de her ne kadar Filistinliler için adalet ve hakkı savunan, şiddet kullanmadan mücadele yöntemi adına ortaya çıksa da, geri planda samimiyet ve adaletten uzak bir zihniyet ortaya çıkmaktadır. Dünya çapındaki İsrailli işadamları, firmalar, girişimciler, sanatçılar, akademisyenleri hedef alan BDS, gerek nefret, önyargı ve yanlış bilgi içeren söylemleri ile, gerekse izledikleri ayrımcı, dayatmacı yöntemlerle, barışa ve kardeşliğe hizmet etmekten çok uzaklar.

2005 yılından bu yana İsrail devleti aleyhinde sistematik faaliyetler yürüten BDS, görünürde Filistin halkının haklarını savunan bir hareket olarak kendini tanıtsa da, Filistinlilerin asıl menfaatlerini göz ardı etmekte. Ayrıca hareketin yöneticilerinin sıklıkla başvurduğu nefret ve düşmanlık söylemleri, barış ve uzlaşma karşıtı tavırları BDS'yi tipik bir sivil toplum kuruluşu ya da insan hakları savunucusu olmanın çok dışına taşıyor. Yıllardır aynı nefret üslubundan beslenen radikal örgütlerle benzer zihniyette olduğu izlenimini veriyor.

Propaganda savaşı, adı üstünde bir savaş yöntemidir ve toplumların kanaatini şekillendirmede kullanılan etkili bir silahtır. Belli bir amaca hizmet eder, o yüzden kasıtlı olarak gerçekleri görmezden gelir ya da çarpıtır. Bunda adalet, doğruluk, denge aranmaz, toplum üzerinde telkinle psikolojik etki amaçlanır. BDS hareketi de, İsrail politikalarını eleştirme görünümünde, Yahudi nefretini alevlendiren bir propaganda hareketidir.

Tarihte benzer örnekleri çok yaşanmıştır ama bunların yakın tarihten son örneği 1930larda yaşanmıştır. Nazi antisemitizminin toplum üzerindeki ilk yansıması, Musevilere karşı ekonomik boykot düzenlemek olmuştu. Hitler 1933’te başa geçtiğinde, parti ulus çapında BDS tipi bir kampanya başlatmış, Musevi işyerlerini ulusal boykota çağırmıştı. Musevi iş yerlerine ‘Musevilerden satın almayın’ yazıları astılar. Bu boykotlar daha sonra başka ülkelere sıçradı. Bu sistemik ekonomik boykot, Almanya ve Avusturya'da Nazilerin binlerce Musevi dükkanların camlarının kırıldığı ‘Kırık Camlar Gecesi’ olarak tarihe geçti. Bu olaylar neticesinde, Musevilere ait 7.500 dolayında iş yeri yağmalanırken, 200’e yakın sinagog yakılıp yıkılmış, yüz kadar da Musevi hayatını kaybetmiştir.

1933-1940 yılları arasında bu ayrımcı politikaların yayılması ile, Musevilerin öğretmen, profesör, hakim gibi meslek sahibi olması engellendi. Musevilerin Alman topraklarında işgalci oldukları, Almanların ise mağdur oldukları propagandası başlatıldı. Musevilere yönelik başlatılan ekonomik savaş, gözdağı, yıldırma yöntemleri, kitleler üzerinde nefreti körüklemişti. Bu sistemik nefret telkini ise, tarihin en karanlık olaylarından vahşi bir katliamın ideolojik zemini hazırlanmıştı.

Günümüzde ise, BDS hareketi dünya çapında İsrail mallarını boykot etmeye çağırmakla kalmayan bu malları satan, bulunduran şirketleri devletler düzeyinde yaptırımlarla, Musevilere ayrımcı bir politikaya mecbur bırakmaktadırlar. Bu boykot kampanyaları ile gözleri korkutulan pek çok iş sahibi ise, bu ayrımcılığın istemeden bir parçası olmaktadırlar. İşte bu nedenledir ki, BDS Almanya’da  antisemitik ve Nazi kalıntısı olarak ilan edildi.

Dünya çapında, çok sayıda kişi, kurum, politik ve akademik çevreyi, katıldığı ağ üzerinden İsrail karşıtı boykot, protesto ve yaptırımları örgütleyen BDS, İsrail devletini tanımayan, iki devletli çözüme karşı bir zihniyet üzerine kuruludur. Kurucusu Omar Bargouti taktiksel olarak bunu zaman zaman reddetse de, basından uzak konuşmalarında bunu açıkça ifade etmiştir. Bu nedenle BDS eylemcilerinin faaliyetleri, bölgedeki İsrail devletini yok etme amacı taşıyan radikal örgütler tarafından kullanılarak, politik şiddetin tamamlayıcı bir yönü olmuştur.

İsrail vatandaşı olmayan ya da Musevi olmayanlar da bu boykotların hedefinde kendini bulabiliyor. İsrail hakkında olumlu konuşan tanınmış kişiler kara listeye alınıyor; ırkçılık suçlamalarına, psikolojik baskılara maruz kalıyor. Hükümetler, üniversiteler, öğrenciler, sanatçılar, finans ve iş dünyası İsrail'e, İsrail firmalarına ve bunlarla bağlantıda olanlara karşı sürekli kışkırtılıyor. Uygulanan korkutma, yıldırma, utandırma taktikleri kimi zaman, politikayla ilgisi olmayan kişileri dahi bir anda siyasi partizan olarak duruş almaya  zorluyor.

Tüm bu yöntemlerin ne Filistin-İsrail barışına ne Filistinlilerin huzur ve refahına ne de bölgedeki çözüm arayışlarına fayda sağlaması mümkün değil. Bölgedeki en büyük ihtiyaç olan sevgi, barış ve kardeşlik ruhuna hiçbir katkı sunmuyor. Aksine, kavgayı, düşmanlığı kışkırtarak, gerginliği, tırmandırarak barışın toplumdaki zemini yıpratıyor.

Genel algının aksine BDS İslami bir hareket değildir. Bünyesinde, bir kısım Müslümanlarla birlikte aşırı solcular, komünistler, ırkçılar, neo-Nazilerden meydana gelen aşırı sağdan, radikal sola hatta siyonizm karşıtı Musevilerden oluşan çok geniş bir yelpazeyi barındırıyor. İsrail karşıtı aşırı-sol hükümetler, Musevi karşıtı ırkçı, siyasi ve sosyal çevreler, provokatör olarak kullandıkları BDS'ye büyük finansal ve lojistik destek sağlıyor. Klasik Marksist propaganda ve provokasyon metodlarını izleyen BDS, Müslüman çevrelerin desteğini alabilmek amacıyla iddialarını zaman zaman İslami temelli gibi de göstermeye çalışıyor.

Halbuki, Musevileri topraklarından çıkarmaya ve İsrail düşmanlığına dayalı bir mantığın Kuran'da yeri yoktur. Onların söylemlerinin tam aksine Kuran ayetleri Musevilerin o bölgede ikamet edeceklerinin, tüm insani haklara, ibadet özgürlüklerine sahip olduklarının garantisini verir.

İsrail şirketlerin oldukça iyi koşullarda çalışan pek çok Filistinli bu uygulamaların mağduru olmuştur. Musevilerle Müslümanların, İsraillilerle Filistinlilerin beraber çalıştıkları ortamlar bu boykotlar neticesinde kapanmakta, barış ve komşuluk değerlerini yaşayan iki halk arasında suni bir ayrım oluşturulmaktadır. Bunun en çok ses getiren örneklerinden biri Sodastream firması olmuş, Filistinliler mevcut işlerini ve İsraillilerle birlikte yaşadıkları ortamları kaybetmişlerdir.

BDS'nin yoğun karalama kampanyaları ve boykotları sonucu, bu şirket Batı Şeria'daki bölge halkına önemli iş imkanı ve sosyal güvence sağlayan üretim tesislerini İsrail'in Negev çölüne taşıdı. Sonuçta, kampanyadan en çok zarar gören yine işsiz kalan yüzlerce Filistinli oldu. Fakat Filistin politikası uzun zamandır asıl meseleden ziyade sembolizme öncelik vermiştir ve BDS hareketi de Filistin’in hataları için İsrail’i suçlayarak aynı şeyi teşvik etmiştir.

Kısacası BDS, Filistinlilerin iyiliğinden çok, Batı Şeria'da çalışan 36.000 Filistinlinin zarar göreceği bir ideolojiyi benimsemiş durumdadır. Bir kısım politikacılar ve gerçeklerden habersiz, etki altında kalmış kesimler haricinde Filistin'in yerel halkı da bu hareketi desteklemiyor. Fakat protestoları kitle politikaları içinde kaybolup gidiyor.

İsrail’e giden ya da konuya dürüstçe yaklaşan herkes, İsrail’in gerek Araplara gerekse Müslümanlara bölgedeki İslam-Arap coğrafyasındaki özgürlüklerden çok daha fazlasını tanıdığını kabul edecektir.

İsrailli Araplar milletvekilliğinden Yüksek Yargı üyeliğine kadar her türlü resmi kademede görev yapabilmekte, Müslüman kadınlar istedikleri şekilde eğitim, kıyafet özgürlüğüne sahip eşit haklarla toplumda yer alabilmektedir.

BDS'nin diğer temel iddialarının konusu olan Gazze ablukası, İsrail'in Batı Şeria'daki askeri varlığı, güvenlik duvarı gibi uygulamalar ise zaman içerisinde İsrailli sivilleri hedef alan intihar saldırıları, roket saldırılarına karşı alınmış mecburi tedbirler. Bu konular da, Filistin tarafının barışçı, uzlaşmacı ve teröre taviz vermeyen politikaları benimsemesiyle zaman içinde rahatlıkla çözülecektir. Nitekim, İsrail yönetimi de terör tehdidi karşısında zorunlu alınan bu tedbirlerden memnun değil. Gerekli barış ve güvenlik şartlarının oluşması halinde bunlara son verileceğini her fırsatta belirtiliyor.

Sonuç olarak, BDS, benimsediği saldırgan üslup ve yıkıcı propagandalarla mevcut tehdit algısının sürekliliğini, hatta tırmanmasını bizzat teşvik ederek şikayet ettiği uygulamaların da kalıcı hale gelmesine neden oluyor. Oysa, samimi olarak Filistin halkının iyiliğini isteyen bir oluşum İsrail ve Musevi düşmanı politikalara hiçbir zaman taviz vermez. İsrail devletini değil, asıl bu önlemleri zorunlu kılan terör eylemlerini, roket saldırılarını, intihar bombacılarını kınar ve lanetler. Ardından da bu tehditleri etkisiz hale getirecek akılcı çözümler üretir, nefret dilini terk edip sevgi dilini benimser. Her iki toplumun da birlikte barış ve kardeşlik ruhu içinde yaşayacağı, mutluluk, huzur, güvenlik ve refah dolu bir ortamı hedefler.

Adnan Oktar'ın The Jerusalem Post'da yayınlanan makalesi:

http://www.jpost.com/Opinion/Why-the-BDS-mentality-cannot-provide-a-solution-for-peace-503465

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256439/bds-zihniyeti-neden-baris-icinhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256439/bds-zihniyeti-neden-baris-icinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jerusalem_post_adnan_oktar_why_the_BDS_mentality_cannot_provide_a_solution_for_peace_2.jpgMon, 28 Aug 2017 08:18:52 +0300
Toplumdaki ahlaki çöküş ne zaman son bulacak?

Bugün medeni dünyanın hiçbir kesimi yok ki her gün manşetlerden düşmeyen toplumsal dejenerasyonun etkisi altında kalmış olmasın. Anlayışımızın sınırlarını zorlayan ve kamu vicdanını yaralayan bir haber okumadığımız tek bir gün geçmiyor. Geçtiğimiz günlerde ABD medyasında çıkan iki haber şu ana kadar duyduklarımız arasında kesinlikle en dehşetlilerindendi.

İlk haber sarhoşken araba kullandığı sırada, 14 yaşındaki kız kardeşinin araçtan dışarı fırlamasına sebep olan bir trafik kazası... Kazaya neden olan 18 yaşındaki Kaliforniyalı kızın hikayesi ilk bakışta dünyanın hemen her yerinde her gün meydana gelen milyonlarca trafik kazasından biri olarak görülebilir. Ancak bu ölümcül kazayı diğerlerinden ayıran bazı korkunç detaylar var. Kazaya neden olan kız,  14 yaşındaki kızkardeşini kurtarmaya çalışmak yerine onun ölümüne neden olan kazanın videosunu kaydediyor ve sosyal medya hesabında canlı olarak yayınlıyor. Kayıtta, kazaya sebep olan büyük kızkardeş şarkı söyleyip, müzik eşliğinde el hareketleri yaparken kızkardeşinin çığlıkları duyuluyor ve yardım için savrulan elleri görülüyor. Kaydın sonunda, abla küfürlü bir yorum yapıyor: "Kız kardeşim ... ölüyor. Bakın ... kızkardeşimi ölümüne seviyorum."

Günümüz toplumlarındaki ahlaki çöküşün vurucu etkisini ortaya koyan benzer bir başka korkunç hikaye bu haberin de önüne geçti. Bu, yardım etmek ya da Acil Yardım’ı aramak yerine boğulan engelli bir adamın ölüm anlarını filme çeken Floridalı beş gençle ilgili. Bir dakika boyunca süren bu videoda, adamı gölette boğulurken izlerken gençlerin alay ettikleri, güldükleri ve hatta küfrettikleri duyuluyor. Bu gibi durumlarda genellikle akla gelen ilk şey yasal yollara başvurmaktır. Ancak bu olayda, polis ve savcılar bu grubun "harekete geçmemekle" herhangi bir yasayı ihlal etmiş olmadığını dolayısıyla yasal olarak çok az şey yapılabileceğini belirtiyorlar. Bu "harekete geçmemenin" ahlaki açıdan hiçbir açıklaması yok. Bu sadece bizi sorunun özünü anlamaya götürüyor: Polisin kendi ifadesiyle bu "son derece rahatsız edici" video, ahlaki çöküntü yaşayan bir topluma işaret ediyor. Bu büyük sorun, kolluk kuvvetleri dışında daha kapsamlı bir müdahaleyi gerektiriyor.

Bunlar, genel toplumsal çöküşün habercisi olan iki temel olaydır. Çünkü bireylerdeki ahlaki dejenerasyonun toplumsal çöküşün bir öncülü olduğu ve nihayetinde ulusların düşmesiyle sonuçlandığı bilinmektedir. Zor koşullardaki insanlarla alay edecek, onlarla eğlenecek kadar acımasız ve zalim insanların ortaya çıkması, toplumun kendisini bir çıkmaz içinde bulduğu son noktadır. Nitekim bireylerin ahlaki çöküşü sosyal yozlukla doğrudan ilişkilidir. Zira bu kişiler toplumun iyileştirilmesine katkıda bulunmaz ve başkalarına fayda sağlayacak herhangi bir şey yapma konusunda şevk sahibi olamazlar. Ahlaki çöküş bir toplumun entelektüel, fiziksel ve yaşamsal gücünü baltalar ve hamle yapacak gücünü yok eder. Bu, ahlaki çöküntü yaşayan insanların hayatlarını ve var olmalarını anlamlı kılan herhangi bir değere bağlı olmamaları nedeniyledir. Cornell Üniversitesi’nden Prof. William Provine tarafından açıklandığı üzere bu mantığın kökenini materyalizmin ahlaka bakış açısında bulabiliriz:

"Modern bilim direkt olarak, dünyanın mekanik ilkelere tam uyum içinde düzenlenmiş olduğuna işaret etmektedir. Doğada maksatlı prensipler yoktur. Akıl yoluyla saptanabilen tanrılar ve tasarlayıcı güçler yoktur... İkincisi, modern bilim insanın yaratılıştan vicdani ve ahlaki duyguları olmadığını, insanın şartsız uyması gereken ilkelerinin de olmadığını ima eder. Üçüncüsü, insanlar inanılmaz karmaşık makinelerdir. Her bir insan, iki temel mekanizma ile etik bir kişi haline gelir: kalıtım ve çevresel etkiler. Hepsi bu kadardır. Dördüncüsü, öldüğümüzde sadece ölürüz ve bunun sonumuz olduğu sonucuna varmalıyız. "

Kendisini bu ideolojiyle özdeşleştiren bir kişinin hayatı, ona göre kaçınılmaz olarak rastlantısallıktan ibarettir. Nitekim, bu görüşteki insanlardan oluşan bir toplum, bir ulusun devamlılığının temeli olan herhangi bir istikrar güvencesi sunmaz. Bu kişiler uyum ve ilerleme sağlayan toplumsal koordinasyonu teşvik etmek yerine, bağları hiçe sayarak kargaşaya neden olurlar.

Ahlaki düşüşü toplumlar için büyük bir tehdit olarak gören çeşitli şahsiyetler vardır. Örneğin, General Douglas MacArthur, "Tarih, ahlaki çöküntü yaşayan ulusların siyasi ve ekonomik düşüşe geçmediği tek bir örnek kaydetmemiştir" der. Nitekim, yoksulluk, suç ve tüm kötülükler yozlaşmış bireylerin topluma hükmetmeye başlamasıyla gelişme gösterme eğilimindedir.

Bununla birlikte, toplumlarda dejenerasyonun neden olduğu bu olayların gidişatını tersine çevirmek mümkündür. Nasıl toplumlardaki sefalet bireyler aracılığıyla yayılıyorsa, toplumları refaha yönlendirecek olanlar da yine bireylerdir. Theodore Roosevelt, "Bir insanı fikren yetiştirip ahlaki olarak yetiştirmemek, topluma yönelik bir tehdit yetiştirmektir" demiştir. Dolayısıyla bir toplumun hayatta kalması, bireyleri ahlaki olarak eğitmek ve onları nefret insanı olarak değil sevgi insanı olarak yetiştirmekten geçmektedir. Kalplerinde sevgi, barış ve iyi niyet barındıran insanlar toplumda itici güç haline geldiğinde, insanların acı çekmesine neden olan kötülük, sefalet, haksız rekabet, adaletsizlik ve tüm diğer olumsuzluklar nihai olarak ortadan kalkacaktır. Bu, insanlara çok erken yıllardan itibaren başkalarına yönelik vesayet duygusu aşılanarak başarılabilir. Bitkiler ve hayvanlar da dahil olmak üzere çevrelerindeki herkese ve her şeye saygı duymaları, korumaları ve göz kulak olmaları gerektiğini hisseden sorumlu bireyler olarak yetişen insanlar, kendilerine saygısı olan özgüvenli insanlar haline geleceklerdir. Bu tip insanlar, toplumun iyiliği ve refahı için çalışacak bir mekanizmanın dişlileri olma eğilimindedirler. Gerçekten de egoist olmayan ve başkalarına karşı fedakar olan insanların hakim olduğu bir toplumda "güçlü olanın hayatta kalması" artık bir slogan olmayacaktır. Güçlü olan zayıf olanları koruyacak ve onlara zayıf yönlerinin üstesinden gelmeleri ve toplumdaki yerlerini almaları için fırsat tanıyacaktır. Böyle bir toplumda, rekabetin yerini herkesin iyiliği için işbirliği yapmak alacak, zulüm, duyarsızlık, ihtiyaç sahiplerine karşı umursamazlığın yerini sevgi ve merhamet alacaktır. Bu, ırkı, milleti, dini, ideolojisi veya cinsiyeti ne olursa olsun herkesin insan olarak hak ettiği sevgi ve saygıyla muamele gördüğü bir yol olacaktır.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/us/1856-downward-spiral-society.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256155/toplumdaki-ahlaki-cokus-ne-zamanhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256155/toplumdaki-ahlaki-cokus-ne-zamanhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_when_will_the_downward_spiral_of_society_end_2.jpgThu, 24 Aug 2017 02:37:11 +0300
Tüm Canlılarda Allah'ın Üstün Sanatı HakimdirNefes alma işlemi, insanda bir refleks olarak gerçekleşir. Bazı canlıların ise refleks olarak nefes almaya ihtiyaçları yoktur. Örneğin yunuslar için bu, bilinçli bir harekettir. Bizim yürümeye karar vermemiz gibi, onlar da nefes almaya karar verirler. Nefes almak için yüzeye çıktıklarında ciğerlerinin %80-90'ını hava ile doldururlar. Bu miktar, uzun süre ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Uyurken havaya ihtiyaç duymaları ise onlar için bir sorun değildir. Yunuslar, beyinlerinin sağ ve sol loblarını 15 dakikalık periyodlar olarak alternatifli kullanırlar. Loblardan bir tanesi uyurken, yüzeye çıkıp hava alabilmek için beyinlerinin diğer lobu görev başındadır.

İnsan yeryüzünde karmaşık özelliklere sahip tek canlı değildir. Araştırıp incelediğiniz hemen her yer, gökte uçan veya denizin derinliklerinde yaşayan, birbirinden kompleks ve farklı canlılarla doludur. Bunların, bizlerden ve birbirlerinden farklı yaratılmaları, farklı alemlerde, farklı güzellikler ve eserler yaratan Allah'ın hikmetidir. İnsan, bir canlıyı suda nefes alabilme yeteneği ile donatamaz, havayı ciğerlerine belirli bir oranda almasını sağlayamaz. Gece uyurken ona beyin loblarını kontrol etme kabiliyetini veremez. Uyurken ölmemesi için kullanması gereken sistemi ona  öğretemez. Yeryüzündeki hiçbir canlıya, yaşadığı ortama en uygun yaşama imkanlarını ve özelliklerini veremez. İnsan bunu, kendisi için bile yapamaz.

Bilinçli bir varlık olarak insanın gerçekleştiremediklerini ise bilinçsiz tesadüflerin gerçekleştirmesi kuşkusuz imkansızdır. Tesadüfleri ilahlaştıran, tüm varlıkların rastgele meydana geldiğini savunan evrim teorisi, her geçen gün ortaya çıkan kompleks yapılar karşısında tamamen çöküşe uğramış bir teoridir.

İnsana ve yeryüzündeki tüm varlıklara can veren, her birine yaşamaları için türlü olanakları nimet olarak sunan ve bunun için türlü donanımlar var eden Yüce Allah'tır. Bu nimetlerle sürekli karşılaşan insanın yapması gereken ise, Rabbimiz'in üzerimizdeki rahmetini ve nimetini düşünüp O'na yönelmektir.

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)

Adnan Oktar'ın Al Bilad Daily & News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/gods-sublime-artistry-prevails-things/

http://www.albiladdaily.com/articles/%D9%82%D8%AF%D8%B1%D8%A9-%D8%A7%D9%84%D9%84%D9%87-%D9%81%D9%8A-%D9%83%D9%84-%D8%A7%D9%84%D8%A3%D8%B4%D9%8A%D8%A7%D8%A1/#.WZ3flJMjHcM

 

 

 

 

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256152/tum-canlilarda-allahin-ustun-sanatihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/256152/tum-canlilarda-allahin-ustun-sanatihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_daily_adnan_oktar_Allah_s_sublime_artistry_prevails_in_all_things_2.jpgThu, 24 Aug 2017 01:59:43 +0300