PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.compkkyacozum.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 pkkyacozum.com 1PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Türkiye-Rusya: Önemli İttifak

Mayıs ayı başında gerçekleşen Erdoğan-Putin görüşmesi, 24 Kasım 2015'deki uçak krizinin ardından, iki ülke lideri arasında gerçekleşen beşinci görüşmeydi. Bu görüşme, pek çok açıdan ilişkilerin geliştirilmesi için önemli bir adım olurken, özellikle Suriye konusunda alınan kararlar, bölge için yeni bir çözüm planının ortaya çıkmasını sağladı.

Suriye'de çarpışan taraflar arasında çatışmasızlık ilan edilirken, Suriye çevresinde 4 adet güvenlik bölgesi kurulması kararlaştırıldı. Asıl sınırlar, sonraki Astana görüşmelerinde harita üzerinde belirlenecek; fakat prensipte bu bölgelerin İdlib vilayeti, Humus kentinin kuzeyi, Doğu Guta ve Suriye'nin güneyi civarında şekillenmesi bekleniyor.

Alınan bu kararla birlikte değinilmesi gereken iki önemli nokta var. Birincisi, bu kararın, daha önce yapılan Putin-Trump görüşmesi sırasında ana hatlarıyla Trump'a da sunulmuş olması ve söz konusu planın ABD yönetimi tarafından da desteklenmesi. İkincisi ise, Rusya'nın, bu anlaşmayı bozan taraflar için askeri müdahale de dahil olmak üzere her tedbirin alınacağını açıklaması. Her ne kadar askeri müdahale ihtimalini tasvip etmesek de, Putin'in bu yorumu, belirlenen bu planın tam anlamıyla arkasında olduğunu açıkça göstermekte.

Bu görüşme, yeni bir dönemi işaret ediyor, bu nedenle de "stratejik ortaklık" olarak adlandırıldı. Nitekim Putin'in, "Türk-Rus ilişkilerinde normalleşme süreci geride kaldı. Normal ortaklık işbirliğine geri dönüyoruz" sözleri bunu doğrular nitelikte. Gerçekten de Suriye konusunda en etkili adımları atacak olan üç liderin çatışmasızlık ortamını sağlayacak kararlar alması önemli bir stratejik ortaklığa işaret ediyor.

Şunu belirtmek gerekir; Türk-Rus yakınlaşmasına karşı olan, özellikle bu ittifakta Trump'ın da bulunmasını hazmedemeyen bir kısım Avrupa medyasının, söz konusu planın Suriye'nin bölünmesi anlamına geleceğine dair iddiaları sadece provokasyondur. Suriye içinde çatışmasızlık bölgeleri olarak adlandırılan güvenli bölgeler, Suriye'yi harita üzerinde parçalara ayırmamaktadır. Bu bölgeler, barış yollarının açılması ve Suriye'de, bölgesel dahi olsa ateşkesin sağlanması için belirlenmiş alanlardır. Her üç lider de, görüşmelerin başından itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğü konusunda hemfikir ve ısrarcı olmuşlardır. Konuyu Suriye'nin bölünmesine getirmek, söz konusu projelerde başarısızlık isteyen bir kısım odaklar tarafından kurgulanmaktadır.

Her ne kadar Suriye'de terör örgütü PKK'nın devamı niteliğindeki PYD'ye ABD desteği devam etse de, Rusya ile konuyla ilgili gelişmeler olumlu sonuçlar vermiştir. Putin'in, Rus askerlerinin PYD'ye desteğinin olmayacağını belirtmesi elbette Türkiye için önemli bir garantidir. Aynı zamanda Putin, Suriye'nin kuzeyinde bir PYD mevzilenmesine hiçbir şekilde izin vermeyeceğini de açıkça belirtmiştir. Umudumuz, yakın zamanda ABD'nin de bu konuda hatasını görmesi ve bu konuda Türkiye ile olan ittifakını güçlendirmesidir.

Bölgede söz konusu ittifak önemlidir, çünkü Suriye sorunu gitgide daha çözümsüz bir hal almaktadır. Ancak bölge ülkelerinin katılımı ve mantıklı ve güçlü ittifaklar bu çözüm için yol açabilecektir. Elbette gerçek bir çözüm için, çözümü tüm tarafların gerçekten istiyor olması önemlidir. Şu anda ise Suriye'yi parçalara ayırarak çıkarlarını gözeten değil, gerçekten çözümü isteyen taraflar başroldedir.

Soçi kararlarının kritik ve özel bir zamanda alınması önem taşıyor. Soçi öncesinde Putin'in hem Trump hem de Merkel ile yaptığı görüşmeler, planların büyük ölçüde küreselleştiğini akla getiriyor. Soçi görüşmelerinin ardından Çin'de, Rusya, Çin ve Türkiye üçlüsünün görüşmeleri, bunun hemen sonrasında ise Trump-Erdoğan görüşmesi gerçekleşti. 24-25 Mayıs'ta ise Brüksel'de NATO zirvesi var. Görünen o ki Suriye kararları, yalnızca Soçi'deki imza masasında kalmayacak. Hem Doğu ekseninin hem de NATO ekseninin onayından geçecek.

Özellikle Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin Türkiye ile ilgili olarak aldığı "izleme" kararı sonrasında yapılan analizler, bu kararın Türkiye ile Rusya'ya daha yakınlaştıracağı yönünde idi. Türkiye ile Rusya şu anda, geçmişten beri ittifak içinde olan iki dost ülke olarak bağlarını güçlendirmektedirler. Fakat Avrupa'nın yanlı tutumunun, Türkiye-Rusya bağını daha da sağlamlaştırdığı bir sır değildir. Ancak Türkiye'nin yaklaşımı, klasik siyasetten ziyade dostluk üzerine kuruludur. Dolayısıyla, bir tarafla bağ kurmak, diğerinden bağları koparmak anlamına gelmemektedir. Türkiye, hala bir Avrupa ülkesidir; pek çok Avrupa ülkesiyle bağları güçlüdür ve halen AB üyeliğine adaydır. Türkiye aynı zamanda bir NATO ülkesidir; ABD ile ittifakı güçlüdür. Ne Rusya ile yakın olmak NATO ittifakını ne de NATO'ya üye olmak Rusya ittifakını olumsuz etkileyecektir. Özellikle konu, bir ülkede akan kana çözüm olmayı gerektirdiğinde, aradaki suni meseleler unutulmalıdır. Ortadoğu'nun her zamankinden daha çok çözüme ihtiyacı vardır.

Adnan Oktar'ın Gulf Times'da yayınlanan makalesi:

http://www.gulf-times.com/story/549472/Turkey-Russia-an-important-alliance

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248673/turkiye-rusya-onemli-ittifakhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248673/turkiye-rusya-onemli-ittifakhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_times_adnan_oktar_Turkey_Russia_an_important_alliance2.jpgWed, 24 May 2017 21:16:00 +0300
Teknik Bilim Araştırma Vakfı Yaşamın ve Evrenin Kökeni Uluslararası Konferans Dizisinin İkincisini İstanbul Ritz-Carlton Oteli'nde Gerçekleştirdi

Adnan Oktar’ın onursal başkanı olduğu Teknik Bilim Araştırma Vakfı, dünyaca ünlü bilim adamlarını bir araya getirerek son bilimsel gelişmeler hakkında yine önemli bir çalışmaya imza attı.

21 Mayıs 2017 tarihinde Istanbul Ritz-Carlton Oteli'nde gerçekleştirilen ve yaklaşık 500 seyircinin katıldığı 2. Uluslararası Yaşamın ve Evrenin Kökeni Konferansında, dostluk mesajları ve katılımcıların arasındaki işbirliğinin devam etmesi ve insanlığa katkı sağlayacak şekilde bilimsel anlayışın gelişmesine fayda sağlaması temennileri vardı.

Konferans salonunun girişinde dikkati çeken en önemli detay, milyonlarca yıl öncesinden günümüze gelen fosillerin yer aldığı sergiydi.

Oturumun moderatörlüğünü Deik Başkanı Zuhal Mansfield üstlendi.

Öğle yemeği ve ikramlarla süslenmiş kahve molalarının yanı sıra Perküsyon Performansı ve ‘İstanbul Dans Factory’nin dans gösterisi de büyük bir ilgiyle izlendi ve seyircilerden büyük bir alkış aldı.

Konferans, genetik, biyoloji, paleontoloji, fizik, kimya ve astrofizik bilim dallarının “Yaşam nasıl başladı?” sorusuna ‘Yaratılış’ şeklinde cevap verdiğini gösterdi. 

KONFERANSA KATILAN BİLİM ADAMLARI

Prof. Dr. Fazale Rana

Biyokimya dalında uzmanlığı bulunan Prof. Dr. Fazale Rana, biyokimya, genetik, ve sentetik biyoloji alanında çalışmalar yapıyor. Yaratılışın bilimsel delilleri konusunda iki kitabı ve birçok makalesi, belgeseli, podcast’i bulunan Rana, çeşitli televizyon ve radyo röportajlarının yanı sıra dünyanın çeşitli yerlerinde 500’den fazla üniversitede, konferansta ve kilisede konuşma yaptı.

West Virginia Eyalet Koleji’nden kimya alanında derecesini aldıktan sonra Ohio Üniversitesi’nden kimya dalında doktora derecesi alan Dr. Rana iki kere Donald Clippinger Araştırma Ödülüne layık görüldü. Prof. Rana Virginia Üniversitesi ve Georgia Üniversitesi’nde hücre zarlarının yapısı konusunda doktora tezi hazırladı. 

Yazdığı makaleleler Biochemistry, Applied Spectroscopy, FEBS Letters, Journal of Microbiological Methods ve Journal of Chemical Education gibi hakemli bilimsel dergilerde yayınlandı. Biyokimya dalında öğrenim görürken evrim senaryolarının hayatın başlangıcını açıklayamayacağını ve hayatın bir Yaratıcı tarafından var edilmiş olması gerektiğini anlayan Dr. Rana kendisini bu gerçeği insanlara anlatmaya vakfetti. 

Prof Dr. Anjeanette "AJ" Roberts

Dr. Roberts’ın, Tulsa Üniversitesi’nden kimya ve Pennsylvania Üniversitesi’nde moleküler biyoloji ve hücre biyolojisi alanında doktora derecesi bulunuyor. Roberts 1997-2001 yılları arasında Yale Üniversitesi’nde viral patojenler ve aşılama üzerine çalışmalar yürüttü. 2006-2013 yılları arasında Virginia Üniversitesi mikrobiyoloji fakültesinde yardımcı profesör olarak çalıştı ve Mikrobiyoloji, İmünoloji, ve Bulaşıcı Hastalıklar Programının başkanlığını yaptı. 2013-2015 yılları arasında Yale, Rivendell Enstitüsünde misafir araştırmacı olarak faaliyetlerine devam etti. 

Prof. Dr. Roberts, hakemli çeşitli bilimsel dergilerde 40’dan fazla makale yayınladı ve dünyanın dört bir yanında birçok ulusal ve uluslarası bilimsel konferansa katıldı. 2005 yılında bulaşıcı hastalıklar konusundaki araştırmaları dolayısıyla NIH Liyakat Ödülüne layık görüldü. Şu anda bilim ve dinin uyumu, biyokimyasal seviyede yaratılışın delilleri gibi konularda çalışmalar yürütüyor. 

Jeff Gardner – The Picture Christians Projesi’nin Kurucusu ve Yöneticisi

2007 yılında, global insani yardım, medya ve iletişim şirketi olan Uluslararası Katolik Medya’nın eş kuruculuğunu yaptı ve Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendi.  2013’te, toplumu dünyadaki Hıristiyanların hayatları konusunda eğitmek ve onlara özgü koşullara çözüm getirmeyi amaçlayan "Picture Christians Projesi’ni" başlattı. Jeff Gardner, sıklıkla Ortadoğu’ya seyahat eden, Irak, Suriye, Ürdün ve Mısır gibi ülkelere giderek Hıristiyanlarla, mültecilerle ve terör mağdurlarıyla görüşerek, onların yaşantılarını belgelendiren ender fotoğrafçı ve medya uzmanlarından biri.

Gardner’ın yazıları ve fotoğraf çalışmaları çok sayıda ulusal ve uluslararası basın ve yayın organında yayınlanıyor ve kendisi sıklıkla EWTN, Relevant Radio, National Catholic Register, Aletia, Conservative Review, Newsmax, Fox News ve Sean Hannity gibi çeşitli yayın organlarına ve yayın sitelerine Ortadoğu uzmanı olarak katılıyor. 

Dr. Carlo Alberto Cossano

Carlo Alberto Cossano Sağlık Informatiği Projesi Yöneticisi, klinik patoloji analiz laboratuvarı ve patolojik anatomi laboratuvarı bilgi sistemlerinde uzmanlığı var. İtalya’da Dedalus Healthcare Systems Group’da görev yapıyor.

Psikiyatrist Dr. Paolo Cioni

Paolo Cioni, uzun süreli hastane ve akademik deneyimi olan İtalyan bir psikiyatristtir. Psikiyatri dalında tüm önde gelen İtalyan editörlerle birlikte birçok yayını vardır.  En son çalışması İngilizce olarak yayınlanan ‘Paranoya: Liderlik ve Başarısızlık Arasında (CreateSpace, 2015)’dır ve paranoya konusuna, bireysel psikiyatrik seviyeden girip konuyu daha sonra sosyoloji ve politika seviyesinde incelemiştir.

Dr. Fabrizio Fratus

İtalyan Sosyolog. Doktora tezini “Bilimsel Yaratılışçılık” ve “Yaşamın ve İnsanın Kökeni hakkındaki yeni bilimsel buluşlar” konusunda yaptı. Şu anda toplumdaki ahlaki yozlaşma, aile kurumunun giderek bozulmaya uğraması,  yalnızlığın artması gibi konularda halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan aktiviteleri var. Bu çalışmaları gençlerden oluşan ekibiyle birlikte gerçekleştiriyor.

İtalya’da Anti-Evrimci komiteyi kurdu. Bu konuda 5 kitabı var, bu kitaplardan bazılarının isimleri şöyle:

• Allah mı? Darwin mi?

• Mit mi Gerçek mi? Evrim Yalanı

• Bilim ve İnanç

http://www.istanbultimes.com.tr/guncel/istanbul-uluslararasi-onemli-bir-konferansa-ev-sahipligi-yapti-h38584.html
http://vatanhaberleri.com/detay-haber-7082-uluslararas-yaam…
http://www.urfadabugun.com/…/2-uluslararasi-yasamin-ve-evre…
http://www.sanliurfasiyaset.com/…/2-uluslararasi-yasamin-ve…
http://www.sivilhaber.com/stk/2-uluslararasi-yasamin-ve-evrenin-kokeni-konferansinin-ardinda-biraktigi-izler-h13263.html
http://www.lalehaber.com/haber-teknik-bilim-arastirma-vakfi-yasamin-ve-evrenin-kokeni-uluslararasi-konferans-dizisinin-ikincisini-gerceklestirdi-19691.html
http://www.haberkonseyi.com/teknik-bilim-arastirma-vakfi-onemli-bir-calismaya-imza-atti-33742h.htm

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248469/teknik-bilim-arastirma-vakfi-yasaminhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248469/teknik-bilim-arastirma-vakfi-yasaminhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/istanbul_times_2.jpgTue, 23 May 2017 01:48:54 +0300
Türkiye Avrupa’dan uzaklaştırılamaz

Türkiye özellikle son iki yıldır hem iç hem de dış politikada hareketli dönemler yaşadı. Suriye'de yürütülen Fırat Kalkanı operasyonu, PKK ile mücadelede elde edilen başarılar, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlayan olağanüstü hal dönemi... Tüm bu yaşananlar kısa süre içerisinde hem Türkiye içinde hem de diğer ülkelerin Türkiye'ye bakış açısında önemli değişikliklere neden oldu. Rusya ile ilişkilerde önemli gelişmeler yaşanırken, ABD’nin Suriye'deki terör örgütü PYD/PKK'ya olan desteği ABD ile ilişkileri nispeten olumsuz etkiledi. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin AB ile ilişkilerini de farklı bir boyuta taşıdı.

AB ile ilişkilerin sorunlu hale gelmesi kuşkusuz sadece Türkiye'nin politikaları ile alakalı değil. Özellikle Avrupa Parlamentosu'nda son dönemde sesleri oldukça yükselen aşırı sağcı liderler, hem yabancılara hem de Müslümanlara karşı propagandada etkin rol oynuyorlar. Irkçılığa varan söylemler ve yabancı karşıtlığı, bütünleyici ve birleştirici olması beklenen AB'nin temel değerlerine sekte vurmuş görünüyor.

Geçtiğimiz hafta Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin yaptığı oylama sonucunda Türkiye hakkında alınan karar, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin ulaştığı son noktayı belgeler nitelikte. Bu karara göre Türkiye, kurucu üyelerinden biri olduğu Avrupa Komisyonu tarafından izlemeye alınacak. Söz konusu izleme, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, komünist partilerin yönetiminde olan Doğu Avrupa ülkelerini, Batı Avrupa'nın demokratik değerlerine hazırlama amacını taşıyordu. Türkiye, komünist yönetim altındaki bir ülke değildi. Sadece Ortadoğu coğrafyasına yakın Müslüman bir ülke olması nedeniyle izlenecek ülkeler listesinde yer almış, daha sonra AK Parti hükümetinin gerçekleştirdiği bir dizi reform sonucunda bu listeden çıkartılmıştı. Bu reformlar içinde en dikkat çekenlerinden biri ise idam cezasının kaldırılmasıydı. Türkiye izlenen ülkeler listesinden 2004 yılında çıkarılmış olmasına rağmen tekrar bu listeye alınan yegane ülke konumunda.

AKPM, Avrupa Birliği'nin bir organı değil; fakat alınan karar AB'nin bir süredir Türkiye'ye yönelik bakış açısını vurgular nitelikte. Avrupa Birliği kuşkusuz bir süredir Türkiye'de yaşanan olayları gerektiği gibi değerlendirecek ve buna göre hakkaniyetli bir sonuç çıkaracak pozisyonda değil. Çünkü Avrupa, ne Türkiye'deki gibi bir PKK belası ile yüz yüze, ne içte yapılanmış bir güruhun darbe girişimine maruz kaldı ne de sınırında hiç dinmeyen savaşlarla muhatap. Bünyesine alacağı ülkeleri kendi normlarına göre ele alan Avrupa Birliği'nin, Türkiye'nin meselelerini doğru değerlendirebilmesi zor görünüyor.

AB’nin tek yanlı bakış açısı, Avrupa’da doruk noktasına ulaşan İslamofobi ve zenofobi nedeniyle artan nefret, elbette Avrupa’nın acil olarak çözüm bulması gereken konuların başında geliyor. Fakat Türkiye, alınan bu kararı mutlaka lehte olacak şekle dönüştürmelidir. Unutulmamalıdır ki, Türkiye'nin yıllar önce yaptığı AB üyelik talebi, demokrasi ve insan haklarının en iyi seviyeye ulaşması için gerçekleştirilmiş bir adımdır. Nitekim Türkiye üyelik başvurusunun yapılmasının hemen ardından gerçekleşen bir dizi reform ile, insan haklarına yönelik önemli adımlar kaydetmiştir. Unutulmamalıdır ki, söz konusu adımlar aslen Türkiye'nin ihtiyacı olan adımlardır.

Avrupa, kadının ön planda tutulduğu, hiçbir şekilde baskı görmediği, bilimin, sanatın, estetik ve kalitenin güçlü şekilde vurgulandığı seçkin bir modeli esas almıştır. Şu anda özellikle Müslüman ülkelerde acil ihtiyaç olan unsurlar bunlardır. Çünkü bazı Müslüman ülkeler uzun bir dönem bağnaz zihniyetin etkisi altında kaldıkları için kadın hakları, sanat, demokrasi, kişisel özgürlükler konusunda çok geri kalmışlardır. Bu durum söz konusu ülkelerde mutlu ve yaratıcı toplumlar oluşmasını büyük ölçüde engellemiştir. Sanat güzelliktir, insanların ruhunu zenginleştirir, neşe, mutluluk verir, karamsarlığı yok eder. Sanattan, estetikten, kaliteden uzak toplumlar genellikle kolayca karamsarlığa kapılır, çabuk sıkılır, sevgiye kapalıdır özetle ruhsal zenginliklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. İşte bu nedenle AB'nin ön plana çıkardığı sanat, kalite ve estetik mutlaka öncelikli konu olarak ele alınmalıdır.

Demokrasi, yalnızca Avrupa'nın değil, asıl olarak İslam'ın tavsiye ettiği bir modeldir. Dinde zorlamaya izin vermeyen dinimiz, demokrasinin en mükemmel tarifini yapmaktadır. Dolayısıyla asıl demokratik toplumlar, İslam toplumları olmalıdır. Türkiye demokratikleşme yolunda kuşkusuz ilerlemektedir. Bunu Avrupa'dan da üstün bir demokrasi geliştirerek tam anlamıyla gerçekleştirebilir.

Adnan Oktar'ın Gulf Times & Eurasia Review & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://www.eurasiareview.com/09052017-turkey-under-european-observation-oped/

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/05/17/turkey-under-european-observation/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247145/turkiye-avrupadan-uzaklastirilamazhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247145/turkiye-avrupadan-uzaklastirilamazhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_times_adnan_oktar_turkey_under_european_observation_3.jpgTue, 09 May 2017 17:41:03 +0300
Kimyasal Silah Suç; Peki Ya Konvansiyonel Silah?

Geçmiş yüzyılların büyük devletleri, elbette savaş konusunda hiç de masum değiller. Fakat geçmişte savaşların yaşam alanlarında değil de büyük ölçüde cephelerde gerçekleşmesi, kullanılan silahların şimdikilerden farklı oluşu ve sivil kaybına olan hassasiyet, savaşları daha az ölümcül ve yıkıcı hale getiriyordu.

20. yüzyıl, pek çok yeni savaş ve faşist ve komünist zihniyet ile birlikte geldi. "Aşağı ırklar" aldatmacası ve aşağı ırkların yaşama hakkı olmadığı safsatası yaygınlaştırıldı. Bu sapkın ideoloji bir kısım insanlara zerk edilince, bazıları için insan öldürmek kolaylaştı. Bir anda güçlü olanın hayatta kalacağı ve sözde üstün ırkların yönettiği bir dünya planlanmaya başlandı. Korunması gereken insanlar, ayak bağı olarak görüldü. Bu zihniyet felaket getirdi; 20. yüzyıl, iki korkunç dünya savaşı gördü.

Artık savaş şehirlerin içindeydi. Artık siviller de hedef oluyordu. Bu dönemin insanlığa en kirli miraslarından biri kimyasal silahlar oldu. Savaş döneminde göklere çıkarılan Churchill gibi bir kısım siyasetçiler, kimyasal silahları açıkça savunur olmuştu. Hatta bir kısmı, sözde aşağı ırklar üzerinde kimyasal silah kullanımını savunan utanç verici konuşmalar yapmaktan çekinmedi.

Kimyasal silahların kobayları ise savaş esirleriydi. Esirler üzerinde acımasızca denenen bu silahlar, felaket üstüne felaket getirdi. Yüzyılın başında gerçekleşen I. Dünya Savaşı'nda 100 binden fazla askerin kimyasal silahlarla can vermesi sonucunda 1925 Cenevre Protokolü imzalandı. Kimyasal silah kullanımı yasaklandı; fakat üretimi depolanması ve satışı bu yasak dışında bırakıldı.

I. Dünya Savaşı sırasında 124 bin ton kimyasal gaz üretildi. Bu üretimin 51 bin tonu da savaşta kullanıldı. 1919'da İngiliz Hava Kuvvetleri, Rusya iç savaşında Bolşevik ihtilalcilere ve Musul bölgesindeki Kürtlere karşı kimyasal bombaları kullandılar. Dönemin faşist İtalya'sı ise Libya işgalinde köylülere karşı, 1935’teki Etiyopya işgalinde ise halka karşı kimyasal gaz kullandı. Etiyopya'da gaza maruz kalan 100 binden fazla Habeş can verdi. II. Dünya Savaşı sırasında ise en çok kimyasal gaz kullananlar Japonlar oldu. Japonlar, kimyasal saldırıları kendilerinden aşağı ırk olarak gördükleri Asya milletlerine karşı kulandılar.

Irak rejiminin 1988 yılında Halepçe’de Kürt halkına kimyasal silahla saldırısı sonrasında birkaç dakika içinde 5 bin masum can vermişti. Irak’ın bu saldırıda kullandığı hardal gazı İngiliz bilim adamı Frederick Guthrie tarafından geliştirilmişti. Yine saldırı da kullanılan sinir gazı VX ise İngiliz firması ICI tarafından II. Dünya Savaşı'ndan sonra geliştirilmişti. Soğuk Savaş döneminde ise NATO, sarin gazını "standart kimyasal silah" ilan etti. Bunun sonucunda bu dönemde hem ABD hem de Sovyetler Birliği sarin gazı üretimine başladılar. Diğer ölümcül kimyasal silahlar olan phosdane ve hardal gazlarını ise ilk geliştiren İngiliz kimyacılardı.

Görülebildiği gibi, birbiriyle güç mücadelesi içindeki medeniyetler, özellikle 20. yüzyılın başından itibaren, kimyasal silahları geliştirip dünyanın çeşitli yerlerine servis etmişlerdir. Bu silahlar, korkunç ve sinsi bir şekilde masumların canını almış, milyonların katledilmesine sebep olmuştur.

Fakat bütün bunlar olurken napalm bombaları ve konvansiyonel silahlarla savaş ve çatışmalar devam etmiş; atılan bombalar insanların evlerini başlarına yıkmış, insanların bedenlerini paramparça etmiştir. Kimyasal silahlar nasıl kalleşçe uygulanan bir katliam makinesi ise, konvansiyonel silahlar ve bombalarla yapılan saldırılar da aynı sinsilik ve kalleşlikle gerçekleştirilen ve yine masumları hedefleyen birer katliam makinesidir. Bugün dünyada, konvansiyonel silahların sebep olduğu sivil ölümleri, oldukça dramatik boyutlardadır.

Bir kısım insanların ve uluslararası toplumun, kimyasal silahlar söz konusu olduğunda tüm güçleriyle tepki göstermeleri takdire şayandır. Fakat pek çok özel ve sivil toplum kuruluşunun, konvansiyonel silahlara karşı neden bu kadar sessiz kaldıkları sorgulanmalıdır. Örneğin, Suriye halkının yakın bir süre önce maruz kaldığı kimyasal saldırı dünya basınında "İnsanlık Suçu" manşetleriyle gündem oldu. Bu saldırıdan yaklaşık 1 hafta önce Şam, Dera ve İdlib illerinde yine masum sivillerin konvansiyonel silahlarla şehit edildiği saldırılar gerçekleşmiş olsa da aynı etkiyi uyandırmadı. Nitekim BM kimyasal silah saldırısı üzerine hemen toplanma kararı alırken 1 hafta önceki saldırı için bir girişimde bulunmamıştı. Acaba konvansiyonel silahların aldığı masum canlar, artık normal karşılanmakta, bu durum, tıpkı George W. Bush'un literatüre kattığı şekilde ikincil hasar (collateral damage) olarak görülerek önemsiz mi kabul edilmektedir? Eğer insanlık böyle bir aşamaya doğru ilerliyorsa, ciddi bir insanlık sorunu olduğunu görmemek mümkün değildir.

Çatışmalar, ölümler ve özellikle masumların üzerine atılan bombalar normal kabul edildiğinde, derin bir vicdan boşluğunun hakimiyetinden kaygılanmak gerekir. Kimyasal silahların büyük bir insanlık suçu olduğu gerçeğini izah ederken, bombalar ve makineli tüfeklerle insan öldürmenin normalleştiğini kabul etmek, büyük felaketlerin kapısını açabilir. Maalesef o kapı aralanmıştır bile; dünyada böylesine korkunç şekilde kan dökülürken işittiğimiz bu sessizlik endişe vericidir. Savaştan kar eden bir kısım kesimlerin toplumlara empoze etmeye çalıştığı bilinçaltı kurgulama, daima bu yöntemlerle oluşturulur. İnsanlar, hiç alışmayacakları şeylere alışmaya, hiç savunmayacakları şeyleri savunmaya başlarlar. Bu sinsi algının önünü kesmek elimizdedir.

Bizim mücadelemiz, insanı değersiz ve savaşı makul gören her türlü ideolojinin önüne geçmektir. Savaşları çarpık ideolojiler geliştirir, yine aynı ideolojiler acımasızlığı beslerler. Bizim sorumluluğumuz ise, kitle imha silahlarını kendilerince "masumlaştıranların" oyunlarının önüne geçmek ve savaşı gerekli görenlerin zihniyetlerini çürütmektir.

Adnan Oktar'ın The Arab Weekly'de yayınlanan makalesi:

http://www.thearabweekly.com/?wrid=364

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247059/kimyasal-silah-suc;-peki-yahttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247059/kimyasal-silah-suc;-peki-yahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_arab_weekly_adnan_oktar_much_like_chemical_weapons_conventional_arms_kill_innocent_civilians_2.jpgSun, 07 May 2017 13:24:59 +0300
Irak Bir Kez Daha Zor Günlerin Eşiğinde

Bu günlerde Irak’tan gelen haberler ağırlıklı olarak Musul’da devam eden askeri operasyon ile ilgili. Musul’un IŞİD’den temizlenmesine yönelik haberler medyada öne çıkıyor. Oysa Irak’ı bekleyen çok daha büyük sorunlar var; öyle ki bunlar yeni acılara ve felaketlere, dahası iç savaşa yol açabilecek gibi görünüyor. Bunlar içinde özellikle ikisi ciddi tehlike oluşturuyor: Birincisi, IŞİD sonrası dönemde ortaya çıkabilecek yeni bir ayaklanma; ikincisi ise, Şii gruplar arasındaki güç mücadelesi.

Öncelikle, IŞİD ve sonrasındaki muhtemel gelişmelere odaklanalım. Irak ordusu, ağır kayıplar verse de, şu ana kadar IŞİD kontrolündeki toprakların önemli bölümünü geri aldı. Ancak, Ramadi, Tıkrit, Felluce gibi şehirlerde mahalleler yerle bir oldu, evler harabeye, araçlar hurdaya döndü. Binlerce masum çocuk, kadın, yaşlı ve sivil hayatını kaybetti. Musul’daki kanlı sokak savaşları da oldukça yıkıcı kayıplara neden oldu.

Irak ordusu ve ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri ile IŞİD arasındaki şiddetli çatışmalar halen Musul’un batı yakasında devam ediyor. Musul’daki durumu ise ABD’nin IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un 12 Mart tarihli basın toplantısındaki, “Musul’da kalan savaşçıların tamamı orada ölecek, çünkü kapana kısıldılar” şeklindeki ifadeleri özetliyor. Yine Özel Temsilciye göre, IŞİD’in yenilmesi de “çok yakın” görünüyor. Peki IŞİD’in yenilmesi sorunu çözecek mi?

Eğer McGurk IŞİD’e karşı askeri bir zafer kazanarak sorunun çözüleceğini düşünüyorsa, bu ağır bir yanılgı olur. Asıl olarak, IŞİD ve benzeri radikal örgütleri doğuran ortam ve koşullar ortadan kaldırılmadıkça, barış, huzur, istikrar ve refah sağlanması asla mümkün görünmüyor. Irak’ın yakın geçmişi bu gerçeği teyit eden örneklerle dolu.

El Kaide’nin ardından IŞİD’in doğuşuna ve Irak’ın büyük şehirlerini kolaylıkla ele geçirmesine yol açan gelişmeleri hatırlayalım. Bilindiği gibi eski Başkan George W. Bush’un 2000’li yıllardaki katı askeri politikaları ile Irak El Kaidesi büyük oranda çökmüş, terör ağları dağılmıştı. Daha doğrusu, görünüm böyleydi. Ancak Sünni Müslümanların mezhep temelli intikam eylemlerine maruz kalmaları, ezilmeleri, dışlanmaları ile eski Bağdat yönetiminin Şiileştirme politikası neticesinde, daha da şiddet yanlısı terör örgütü olan IŞİD ortaya çıktı.

İşte bu nedenledir ki bazı uzmanlar ve düşünce kuruluşları IŞİD’den sonra benzer sebeplerle, farklı isimler altında baş gösterebilecek yeni bir ayaklanmaya karşı dünyayı uyarıyorlar. Bu yöndeki endişeleri haklı çıkartan bazı belirtiler de var. Öncelikle IŞİD’den arındırıldığı söylenen bölgelerde güvenlik ve huzur tesis edilmiş değil. Radikal örgütlerin yeraltına inen militanlarının yanısıra kan davası peşinde olan küçük gruplar ve Bağdat hükümeti ile bazı aşiretlerin arasının açık olması da tehlikenin boyutunu derinleştiriyor. Ekonomik kriz, yolsuzluk, işsizlik ve hayatın hemen birçok alanındaki istikrarsızlık da Irak’ta iç karışıklıklığa zemin hazırlayabilecek faktörlerden.

Şüphesiz, Irak’taki sorunun asıl kaynağı IŞİD veya El Kaide değildir. Bugün Irak’ı kaplayan parçalanmışlığın, karışıklığın ve çatışmaların başlıca nedeni, mezhepçiliktir. Mezhep taassubu Müslümanların birbirlerini kırıp geçirmesine ve benzersiz acılara sebep olmuştur oysa bunun çözümü çok kolaydır.

Öncelikle Sünni olsun Şii olsun tüm Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri durumunda, hiçbir terör örgütü veya radikal grup hayat sahası bulamaz. Doğal olan, Irak’ın büyük çoğunluğunu oluşturan Şiiler, Sünniler, Araplar, Kürtler ve Türkmenlerin etnik ve mezhepsel farklılıkları bir kenara bırakarak, ortak hareket etmesidir. Bunu zor veya imkansız görenler şunu unutmamalıdırlar:

Müslümanlar aynı Allah’a, aynı dine, aynı Kitap’a, aynı peygamberlere iman eden, aynı kıbleye yönelen, aynı camide namaz kılan, aynı kültürü paylaşan, aynı değerlere sahip insanlardır. Kısacası, düşmanlık ve savaş için değil, birlik ve beraberlik için fazlasıyla neden var. Dahası, aralarında anlaşmazlıklar ve çekişmeler bulunan taraflar Musul operasyonunda, ortak bir amaç doğrultusunda bir araya gelebiliyorlarsa; sevgi, dostluk, kardeşlik, barış ve böylece nihai çözüm için neden bir araya gelemesinler?

Ufukta bekleyen diğer tehlike ise, Iraklı bazı Şii gruplar, kimi politikacılar ve dini liderler arasındaki siyasi mücadele, diğer bir deyişle güç mücadelesi yaşanması. Eylül ayındaki yerel seçimler ile gelecek yıl yapılacak genel seçimler iç siyasetteki kıyasıya rekabeti körüklüyor. Dört Şii lider gelecek dönem yönetimde söz sahibi olmak için çabalıyor. Bunlardan ikisi, Dava Partisi’nden, 2014 yılından bu yana Başbakan olan Haydar el İbadi ve eski Başbakan Nuri el Maliki. Diğer ikisi ise, Sadr Hareketi lideri Mukteda es Sadr ve Irak İslami Yüksek Konseyi Başkanı Ammar el Hekim.

Önemle belirtmek gerekirse, partiler arasındaki rekabet şiddete dönüşmeden, demokratik sınırlar içinde kaldığında buna hiç kimsenin itirazı olmaz. Bu nedenle ülkenin içinde bulunduğu hassas durum göz önünde bulundurularak, kargaşa oluşturmamak için azami dikkat sarf edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde geçtiğimiz Şubat ayı içinde Sadr yanlılarının Bağdat ve çeşitli şehirlerde düzenledikleri protesto gösterilerinde olduğu gibi kan dökülebiliyor. Nitekim Başbakan İbadi Sadr taraftarlarına, “Ülkede iç savaş çıkarmayın” uyarısında bulunurken haksız değil. Zira Irak’ta Şii siyasi partilerin kendilerine bağlı milis grupları var; herkes bu gruplardan bazılarının kışkırtmalarla sokağa dökülüp şiddete yönelmelerinden çekiniyor.

Kısacası, Irak’taki bölünme ve kutuplaşma sadece Sünniler ve Şiiler arasında yaşanmıyor. Gerek Şiiler gerekse Sünniler kendi içlerinde de gruplara ayrılmış durumdalar. Parlamentoda nüfus oranlarına göre adil temsil imkanı var. Ancak siyasi uzlaşma olmadığı sürece Irak’ın kördüğüm haline gelen sorunlarını çözmek mümkün görünmüyor. Irak’ın olmazsa olmazları, ülkenin toprak bütünlüğünün korunması, meşru hükümetin desteklenmesi, demokratik sistemin istikrarlı hale getirilmesi ve tarafların tek vücut olarak hareket etmeleridir. Başta ABD olmak üzere bölge devletlerinin politikaları da bu yönde olmalıdır. Yeni isyanları ve savaşları engellemek isteyen, barış ve huzur için çalışan herkesin titizlik göstermesi gereken de budur.

Adnan Oktar'ın Al Bilad'da yayınlanan makalesi

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247031/irak-bir-kez-daha-zorhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247031/irak-bir-kez-daha-zorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_adnan_oktar_once_more_iraq_is_on_the_brink_of_hard_times_2.jpgFri, 05 May 2017 16:17:58 +0300
İslam dünyasındaki acılara son

Ortadoğu’da yüzümüzü ne tarafa çevirirsek bir tür çatışma ortamıyla karşılaşıyoruz. Komşularıyla sıfır sorun politikası yürüten Türkiye bile komşularının sorunlarının bir parçası olmaktan kurtulamadı. Türk hükümeti bu ülkelerin bazılarıyla çeşitli anlaşmalar yapmış olmasına rağmen, Suriye’de değişen dengeler ülkelerle ilişkileri normal bir şekilde yürütmeyi son derece zor bir görev hale getiriyor. Bu sebeplerden dolayı Türk ordusu ülke güvenliğini sağlayacak Fırat Kalkanı operasyonunu başlattı ve son yedi aydır devam eden operasyonda El-Bab şehri ISID’den alındı.

Bu çatışma bölgesinde en etkili çözüm kuşkusuz ki ülkeler arasında dostane ilişkilerin kurulmasıdır. Rusya, Türkiye ve Iran son derece akılcı davranarak bu durumu fark etti ve Suriye’deki kanı durduracak bir ittifak meydana getirdi. Bu ittifak sayesinde bölgede barışa yönelik ilk somut adımlar atılmış oldu. Moskova’da düzenlenen zirvede bu üç devlet Suriye’de çözümün askeri yollarla değil diplomasi ve ittifakla çözülebileceğini gördü. Bu durum sadece Suriye için değil mevcut tüm savaşlar için geçerli çünkü çatışmalar taraflar arasındaki anlaşmazlıklardan doğar. Aslında askeri tedbirlerin anlaşmazlıklara çözüm olmadığını herkes bilse de, bazen taraflar silaha sarılabilmektedir. İster Batı’nın provokasyonu ister direkt müdahil olmasıyla olsun, bugün Müslümanlar savaş gerekçesiyle birbirlerini öldürüyorlar.

Mevcut şiddet ortamı ‘Medeniyetler Çatışması’ ve ‘Müslüman Savaşları Çağı’ tezleriyle ünlü olan Samuel Huntington’ı hatırlatıyor. Aslında Huntington’ın argümanlarının temel amacı İslam ülkeleri arasında işbirliği ve birliği engellemekti. O’na göre 21.yüzyıldaki savaşlar tarihin diyalektiğinin kaçınılmaz bir sonucuydu ve eğer savaş bilimsel bir kaçınılmazsa ulusların bunları engellememeye çalışmaları ve daha ziyade mümkün olduğunca bu savaşlardan faydalanmaya çalışmaları gerekiyordu. Bu görüş milyonlarca masum insanın hayatına mal oldu.

Örneğin durumu neredeyse Suriye kadar kadar kötü olan Irak’ı ele alalım. 2003’de kitle imha silahlarına sahip olduğuna ve dünyaya tehdit oluşturduğuna dair, yanlışlığı sonradan ortaya çıkan gerçek dışı bir gerekçeyle Amerikan ordusu tarafından işgal edilen ülke bugün hala bir savaş bölgesi. Ülkede kitle imha silahlarının bulunduğuna dair iddialar o tarihte MI6’in verdiği yanlış istihbarata dayanarak eski İngiltere Başbakanı olan Tony Blair tarafından sunulmuştu. Oysa ki bu bilgilerin yanlışlığı bir süre önce İngiliz Parlamentosu tarafından görevlendirilen resmi soruşturma komitesinin yayınladığı Chilcot Raporunda açıkça ortaya koyuldu. Tony Blair bu raporun yayınlanmasından sonra hatalı istihbarat için özür diledi. Ancak özür için geçti ve acı çeken yine Müslümanlar olmuştu. Irak’a sıçrayan ISID tehdidi de uzun süredir bölgede ciddi bir sorun ve Irak ordusu bu terör grubuna karşı yakın zamanda sona eren Musul operasyonunu gerçekleştirdi.

Karmaşa içindeki diğer bir ülke ise Yemen. Bu ülke neredeyse unutulmuş durumda. Yemen’deki şiddet olaylarının medyada çok sıklıkla yer almıyor olması buradaki acı durumu değiştirmiyor. Yedi ateşkes anlaşmasının başarısız olduğu savaşta 10.000 kişi şehit olurken, 40.000 kişi de yaralandı. En son UNICEF raporuna göre Yemen’de 400,000 çocuk açlık tehlikesiyle karşı karşıya ve 2.2 milyon kişi de acil yardıma ihtiyaç duyuyor. Taha Raed isimli bir Yemenli savaşın her şeyi değiştirdiğini şöyle anlatıyor: ‘Savaş bize hiçbir şeyin aynı kalmadığını gösterdi... kimse ne zaman öleceğini bilmiyor.’

Tüm bu çatışmalar tüm zamanların en korkunç global problemini de beraberinde getirdi: mülteci krizi. Türkiye, Lübnan ve Ürdün gibi bölge ülkeleri savaştan kaçan mültecilere cömertçe kapılarını açarken bazı Avrupalı ülkeler duvarlar inşa ederek ve dikenli teller örerek bu kişilerin ülkelerine girişini engelledi. Bugün 65 ülkede insanlar aynı John Carpenter’ın meşhur New York’tan Kaçış filmi gibi korkunç bir şekilde duvarların arkasına kıstırılmış durumda. Ama bugünkü durumla filmdeki sahneler arasında ciddi bir fark var: Carpenter’ın filminde duvarların arkasında suçlular vardı. Oysa 21. Yüzyılda duvarların arkasındakiler masum insanlar.

Suriye’deki ölümden kaçan mültecilere kapılarını kapayan aynı Avrupa yakın bir tarihte kendilerinin de mülteci konumunda olduğunu, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından kaçmak için başka ülkelere sığınmak zorunda olduklarını unutmamalıdır. Bu büyük savaş Avrupa tarihindeki en kötü insani felaket tablosunu meydana getirmişti ama bugün bu acı gerçekler çok az kişi tarafından hatırlanıyor. Örneğin Macaristan hükümeti mültecilere yardım etmek bir yana, sınırda avcıları görevlendirerek ve mültecileri konteynerlerde alıkoyarak insanlık dışı tavrına devam ediyor.

Burada sadece birkaç örneğini verdiğimiz bu olumsuz sonuçların altında yatan neden ise İslam dünyasındaki bölünmüşlük. Ancak bu olumsuzluğun devam etmek zorunda değil çünkü artık birlik çağında yaşıyoruz ve birliğin en çözümsüz görünen durumları bile nasıl çözebileceğini gördük. Meydana gelecek dayanışma ve birlik mevcut sistemler gibi sadece ekonomik, askeri ya da ulusal çıkarlara dayalı olmayacak. Bu ülkeler bir karar alırken asgari müşterekte birleşecek ve sonuç kendi çıkarlarıyla çatışsa bile diğer tarafın ihtiyaçlarına göre gereken kararı verecek. Fedakarlık yapan taraf ise bir sonraki sefer yardım edilen taraf olacak.

Barış doğru politikalar uygulandığında kolayca elde edilebilecek bir olgudur. Önemli olan tarafların iyi niyetle yaklaşmaları ve çıkarlarını düşünmemeleridir. Herkes bencil davranırsa ortada asla bir anlaşma olmayacağı gibi sonunda kavga olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla liderlerin birbirlerine saygı, sevgi, şefkat ve fedakarlıkla yaklaşmaları ve bencillik ve çıkarları bir yana bırakmaları çok önemlidir.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/05/06/no-more-cries-in-the-islamic-world/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247029/islam-dunyasindaki-acilara-son-http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/247029/islam-dunyasindaki-acilara-son-http://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_no_more_cries_in_the_Islamic_world_2.jpgFri, 05 May 2017 15:24:22 +0300
'Büyük Oyun'un Bozulma Zamanı

Britanya İmparatorluğu’nun derin güçleri, Ortadoğu'ya gözlerini 19. yüzyılın başlarından itibaren dikmeye başladı. Çünkü bölge, sömürgesi Hindistan'la arasındaki ticaret yolları üzerinde bulunuyordu. Bu yolların güvenliğini sağlamak ve yeni sömürü alanları kurmak amacıyla bölgenin denetimini ele geçirmek İngiliz derin devletinin megalo-ideasıydı.

Osmanlı egemenliğindeki Mısır, Süveyş, Filistin, Irak, Basra gibi kilit yerlerin yanı sıra bölgedeki çok önemli stratejik konuma sahip bir diğer ülke İran'dı...

Dönemin İngilteresi, Hindistan'daki sömürge düzeni karşısında en büyük tehditlerden biri olarak gördüğü Rus Çarlığı'na karşı 1830-1895 tarihleri arasında tarihçilerin "Büyük Oyun" adını verdiği kapsamlı planı uygulamaya koydu.

Bu oyunun temel mantığı Rusya'nın güneye ilerleyişini durdurmak için Osmanlı, İran ve Buhara emirliğini bir tür tampon bölge haline getirmekti. Böylece, Rusya'nın Hindistan'a karadan ulaşması, ayrıca Basra Körfezi ya da Hint Okyanusu üzerinde İngilizlerin deniz ticaret yollarına tehdit oluşturabilecek limanlar edinmesi engellenmiş olacaktı.

Büyük Oyun sürecinde İngiliz derin devleti, İran'ı güneyinden kuşatarak yarı sömürge haline getirdi. Ülkenin tüm zenginliklerini yağmalamakla, tüm sektörlerde imtiyazlar elde etmekle uğraştı.

Bir yandan da ülkeyi güçsüzleştirmek amacıyla bizzat kendi üretimi olan Babilik, Bahailik gibi sapkın akımları mezhepçilik kışkırtmalarında, suikast ve isyanlarda, terör ve karışıklık çıkarmada kullandı. İngiliz derin devletinin en güvenilir casusları da bu sapkın tarikatlar içinden devşiriliyordu. Tüm bu iç karışıklık projesinin başında ise Hindistan Britanya yönetiminin İran’la ilgili gizli güvenlik temsilcisi Manekci Hateria bulunuyordu.[i]

1870-1871 tarihlerinde yaklaşık 3 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan kıtlık faciası ülke nüfusunun üçte birini yok etti. Bu kıtlığın, gıda ürünlerini piyasadan toplayarak Hindistan'a aktaran dönemin İngilteresi tarafından kasıtlı çıkarıldığını söyleyen İbrahim Kızılbaş Zencani kendi hatıralarında felaketi şu sözlerle anlatır:

"Şehirde at, katır, eşek eti bir tarafa, köpek ve kedi eti yenilmeye başlanmıştı. Bazı yerlerde insanlar açlıktan birbirinin etlerini yemeye koyulmuşlardı... Sokaklarda köpekler tarafından yenilmiş sayısız ceset bulunuyordu. Köyler arası yollarda açlıktan ölmüş sayısız kadınlar, çocuklar, yaşlılar, genç insan cesetleri ardışık dizilmişti...

1908'de İran'da petrolün bulunması İngiliz derin devletinin askeri işgaller, sosyo-ekonomik projeler, siyasi müdahaleler, darbelerle dolu 20. yüzyıl İran politikasında belirleyici unsur oldu. 1913’te İngiliz hükümeti İran’ın tüm petrolünü kendi mülkü yapacak bir sözleşme yapma yoluna girdi. Altı sene sonra da kendisine İran ordu ve hazinesini kontrol etme imkanı veren bir teklifi empoze etti.

1. Dünya Savaşı'nda tarafsızlığını ilan etmesine rağmen İngilizler İran'ın güneyini işgal ettiler. Kazvin'e kadar olan yerleri ele geçirip Kaçar Hanedanı'nın yönetimindeki bölgeleri kontrol altına alarak ülkede tek güç haline geldiler. Ülkeyi güçsüzleştirmek için kıtlık çıkarma yöntemini tekrar uyguladılar. Osmanlı ve ABD gibi ülkelerden gıda yardımı yapılmasını da engellediler.

İki yıl süren kıtlık dönemi sonrasında 1917'de 20 milyon olan İran nüfusu 1920'de 11 milyona düşmüştü. İngiliz gazeteci yazar Donohoe'nun, "With the Persian Expedition" kitabında faciayı tarif eden bölümlerden bazı satırlar şöyle:

"Caddenin kenarında düşüp kalan sayısız insan var… Ölmüşler… Çürümüşler… Kurumuş parmaklarının arasında sıkışıp kalan otlar vardır… Bu otlarla açlığın önüne geçmeye çalışmışlar… Gözleri batık, deri ve kemikten oluşan yaratıklar… O kadar da insana benzemiyorlar… Cadde kenarında, dört ayaklı sürüne sürüne gidiyorlar…"

Tüm bu felaketler sürerken, İngiliz derin devletinin ölüm ve kargaşa makinesi olarak sahneye sürdüğü Bahailer de 1916'dan itibaren yeniden şiddetli bir terör dalgası estirmeye başladı.

2. Dünya Savaşı sırasında da tarafsızlığını korumasına rağmen, Büyük Britanya birlikleri yine İran’ın büyük bölümünü işgal etti ve savaşın ardından geride açlık ve sefaletle boğuşan bir ülke bıraktı.

İlginç olan, bu kadar büyük açlık ve kıtlıkla yüzyüze gelen İran aynı zamanda dünyanın en zengin petrol rezervlerinden biri üzerinde kuruluydu. Bu çelişkinin başlıca nedeni, ülke petrollerini yüzyılın başından beri kontrolünde tutan İngiliz Anglo-Persian Oil Company (AIOC) idi. Sonradan BP adını alacak AIOC'un 1950'lerdeki yıllık karı 200 milyon poundlara çıkmışken İran'ın kardan payı yalnızca 16 milyondu.

İngiltere 1908'den beri kendi malı olarak gördüğü İran petrollerine kimsenin el sürmesine izin vermiyordu. İngiltere'nin yarım yüzyıllık enerji ihtiyacı, İran'dan gasp edilen bu petrol sayesinde karşılanırken İran halkı açlık ve ölüme sürükleniyordu

Mayıs 1951'de halkın büyük sevgi ve desteğiyle Başbakan olan Muhammed Musaddık, İran Milli Petrol Şirketi'ni kurarak İngilizlerin tekelindeki tüm petrol endüstrisini bu şirketin kontrolüne geçirdi. İngilizler, en büyük çıkar çarklarını sekteye uğratan Musaddık'a karşı bir dizi ekonomik ve siyasi yaptırım uyguladı. Mühendislerini ülkeden çekerek petrol üretimini baltaladı. Devlet Başkanı Şah Rıza Pehlevi tarafından Musaddık hükümetine ağır baskılar uygulattı. Başarılı olamayınca son çare, Musaddık'ın darbeyle indirilmesiydi.

İngiltere'nin, ABD'den talebi üzerine üzerine Başkan Eisenhower CIA'i darbenin organizasyonuyla görevlendirdi. 1953 yazında İran'da hükümet karşıtı kitle ayaklanmalarını düzenleyen CIA, bir ay süren "Ajax Operasyonu" sonucunda General Fazlullah Zahid önderliğinde darbeyi gerçekleştirdi.

İngiliz Derin Devleti'nin 1800'lerin başlarında başlattıkları "Büyük Oyun" halen İran, Türkiye, Ortadoğu ve İslam dünyası üzerinde tüm hızıyla sürüyor. Mezhep, milliyet, ırk, grup farklılıklarını kışkırtarak Müslüman'ı Müslüman'a kırdırma yöntemi hiç değişmiyor. Değişen yalnızca isimler, aktörler... Önceden bu amaçla kullanılan Babilerin, Bahailerin yerini bugün MI6 Şiileri, MI6 Sünni ve Selefileri aldı.

Ancak İngiliz Derin Devleti bugün artık her yönüyle deşifre oldu. Müslümanların ayrılık ve ihtilafların karanlığından kurtularak Kuran'ın birleştirici ruhu altında kardeşler olarak biraraya gelmesiyle ‘Büyük Oyun'un yani İngiliz derin devletinin planlarının da pek yakında sonu gelecek. Sadece Ortadoğu coğrafyası değil İngiliz halkı da dahil tüm dünya huzur ve güvenlik bulacak.

 


[i] Şahbazi. Abdullah, ‘Manekci Hateria ve Bahayigeri-e Avvaliye’, 29 Bahman 1388/18 Şubat 2010 , ‘Bahayism’ s.22.

Adnan Oktar'ın Tehran Times ve Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

http://www.jeffersoncorner.com/the-end-of-the-great-game/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246895/buyuk-oyunun-bozulma-zamanihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246895/buyuk-oyunun-bozulma-zamanihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/tehran_times_adnan_oktar_the_end_of_the_great_game_2.jpgTue, 02 May 2017 20:03:26 +0300
Rohingya'ların acılarını dindirelim

Dünyanın en canayakın ancak buna karşın en çok zulüm gören insanları olarak bilinen Rohingyalar, yüzyıllardır Myanmar'ın parçası olan etnik bir gruptur. Ne var ki, etnik kökenleri ve inançları nedeniyle on yıllardır hayal bile edilemeyecek dehşetlere maruz bırakılıyorlar. Myanmar yönetimi, dünya kamuoyunun bölgede olan bitenden haberdar olmasını engellemek için her türlü önlemi almış olsa da, kitle katliamları, tecavüzler, kundaklamalar ve işkenceler gizlenmesi mümkün olamayacak kadar fazla. Üstelik Rohingya halkının yürek burkan acıları son yedi yılda daha da kötüleşti.  

Rohingya halkı yüzlerce yıldır Burma'da yaşıyor olmasına rağmen - ki bu resmi belgelerle doğrulanmış tarihi bir gerçektir - Myanmar hükümeti onları tanımayı reddediyor ve onların Bangladeşli yasadışı mülteciler olduklarını iddia ediyor. Bu nedenle, onları "Rohingya" olarak adlandırmaktan dahi kaçınıyorlar. Öyle ki Myanmar hükümeti geçtiğimiz günlerde Rohingyaları etnik grup olarak gösteren 2016 yılı takvimi bastıkları için beş kişiyi tutukladı.

Bugün, yaklaşık 120.000 Rohingya kendi yurtlarında sefil kamplarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Geçim kaynaklarına erişimin yanı sıra en temel insan haklarından da yoksun bırakılıyorlar. Hatta evlenmek veya köylerinin dışına çıkmak için bile izin almaları gerekiyor. Hem ordunun hem de ırkçı Budist grupların zulmü ve baskısı onlar için yeni bir şey değil. Ancak 2010 yılından bu yana sıkıntıları dayanılmaz seviyelere ulaştı. Takipler, sorgusuz sualsiz tutuklamalar, işkenceler arttı. Kadınlar tecavüze uğradı, sakat bırakıldılar ve derme çatma teknelerle komşu ülkeler tarafından geri çevrilmek pahasına yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldılar.

Komşu ülkelere gidebilenler yine çok zor şartlarla karşı karşıya kaldılar ki bu tamamen ayrı bir yazı konusu. Biz bu satırlarda geride kalan Rohingyaların durumlarını inceleyeceğiz. Bu ezilmiş insanlar, hem askeri hem de Budist çetelerce ayırt edilmeksizin, sert bir şekilde hedef alınmalarının yanı sıra, tıbbi tedavi de dahil olmak üzere en temel insan haklarından yoksun bırakılıyorlar. Bu insanlar dünyanın gözü önünde yavaş ve sessiz bir ölüme mahkum ediliyorlar. Hollywood aktörü Matt Dillon, geçtiğimiz günlerde Rohingyaların yaşadığı bölgeye yaptığı ziyaret sonrasında o insanların yaşadığı korkunç durumu şöyle dile getirmişti: "Yavaşça boğuluyorlar, gelecekten hiçbir beklentileri ve gidecekleri hiç bir yer yok". 14 yaşındaki Muhammed’in normal şartlar altında kolaylıkla önlenebilen bir hastalık olan tetanoz nedeniyle ölümü ve  tıbbi tedavi göremediği için annesi hepatit A'dan ölen, aşırı zayıflık tehlikesi altındaki 28 aylık Hirol bebeğin durumu dünyanın bu bölgesindeki dehşetli ortamdan yalnızca ikisi.

Bir süre önce, Rakhine eyaletinde yapılan bir askeri operasyon sonrasında 70.000 Rohingya, onlara karşı genel olarak düşmanca bir yaklaşım içinde olduğu bilinen Bangladeş'e gitmeye zorlandı. Ancak, bu sefer askeri operasyon her zamankinden daha acımasızdı, çünkü Myanmar askerleri tarafından sistematik olarak tecavüz uygulandı. Bu insanlık dışı muameleye maruz kalan bir mağdurun anlattığı olayda, yaşlı bir baba askerlerden durmasını istediğinde, "Oula Para'da yapmayı emredildiğimiz kadar çok şey yapmıyoruz" cevabını almıştı. İnsan hakları gruplarından Fortify Rights üyesi Matthew Smith, bu korkunç uygulamaya işaret ederek "Bu, ahlaksız bazı askerler tarafından gerçekleştirilen bir şey değil... Sistematik olarak işlenmiş bir suç... Bu noktada devlet güvenlik güçlerinin Rohingya kadınlarına ve kızlarına sistematik tecavüz uyguladıkları çok açık" demiştir. Myanmar ordusunun bazı mensuplarının tecavüzü, etnik kökeni farklı kadınlara karşı bir saldırı taktiği olarak kullandığı biliniyor, ancak son altı ay içinde tecavüz vakaları keskin ve sistematik bir şekilde arttı. Smith bu duruma da şöyle dikkat çekiyor: "Tecavüz vakalarında bir patlama oldu. Özellikle Kasım ayında bu artan vahşet, Myanmar ordusunun acımasız standartları için bile olağandışı bir durum."

Bir dönemin ünlü insan hakları kahramanı ve şimdi Burma lideri olan Aung San Suu Kyi, Rohingyalı kadınların maruz bırakıldığı bu alçakça durum karşısında ne yazık ki şu vahim sözleri söylemiştir: "Askeri konular orduya bırakılmalıdır." Kadınların, özellikle de anne iseler, doğal olarak merhametli ve sevecen bireyler oldukları düşünülürse, bu hiç de beklenmedik bir açıklama. Aung San Suu Kyi, yıllarca mücadelesini verdiği insan hakları ilkelerinden siyaset uğruna yüz seksen derecelik bir dönüş yaparak, Myanmar'da etnik bir temizlik olduğunu inkar ediyor. Hatta Rohingyaların birbirlerini öldürdüğünü iddia ediyor. Bu skandal duruş, tüm dünyanın yanısıra kendi en sadık taraftarlarını bile rahatsız ediyor. Ve malum olduğu üzere Myanmar hükümeti bölgede BM soruşturması yapılmasını istemiyor.

Yale Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, bugüne kadar bir milyondan fazla Rohingya'nın kötü muameleye maruz kaldığını belirtmektedir ki bu soykırım anlamına  geliyor. Uluslararası tepki ise maalesef yok. 1995 yılında Birleşmiş Milletler'in göstermelik koruması altındaki yaklaşık 8.000 Bosnalı Müslüman’ın açık açık katledildiği Srebrenitsa katliamıyla ilginç benzerliğine rağmen, çoğu ülke bu duruma sessiz kalmayı tercih ediyor.

BM yetkilileri, Myanmar yönetiminin nihai hedefinin etnik temizlik olduğunu açıkça belirtiyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Phil Robertson da eğer hükümet yanlış bir şey olmadığından eminse neden ülkede soruşturmaya izin verilmediğini merak ediyor ve şu soruyu soruyor: "Eğer böyle büyük bir sorun yoksa, neden bu bölgelerde BM İnsan Hakları komisyonuna gerçekleri tespit etme görevleri için izin vermiyor, onlara rahat erişim sağlamıyorsunuz?"

Rohingya mültecilerini ülkesinde ağırlayarak övgüye değer bir yaklaşım sergileyen Malezya Başbakanı Najib Razak’ın söylediği gibi: "Dünya, oturup soykırım yapılmasını seyredemez. Dünya, “bakın, bu bizim sorunumuz değil” diyemez. Evet, bu bizim sorunumuz".

Gerçekten de, bu bizim problemimiz. Bu gezegendeki her insan, bir başka insan zarar gördüğünde bundan sorumludur. Haydi sorumluluğu ele alalım ve masum insanların acılarını ve dertlerini hafifletmek için üzerimize düşeni yapalım.

Adnan Oktar'ın Gulf Times & EKurd Daily'de yayınlanan makalesi:

http://ekurd.net/alleviate-suffering-rohingya-2017-05-01

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246893/rohingyalarin-acilarini-dindirelimhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246893/rohingyalarin-acilarini-dindirelimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_times_adnan_oktar_lets_alleviate_the_sufferings_of_Rohingyas_2.jpgTue, 02 May 2017 19:30:48 +0300
Balkanlar’ın İhtiyacı Gerilim Değil Uzlaşma

2017 yılı, Balkanlar’da barış, huzur ve istikrarı tehdit eden bazı gelişmeleri de beraberinde getirdi. Bunlar, doksanlı yılların acılarla dolu günlerini hemen hafızalarda canlandırabilir ve bölge için de son derece tehlikeli olabilir. Başlıca nedeni ise, bölge ülkeleri arasında yakın geçmişten gelen gerilim, çekişme ve anlaşmazlıkların çeşitli şekillerde yeniden baş göstermesi. Özellikle Sırbistan, Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya ve Hırvatistan dikkatle takip edilmesi gereken ülkeler.

Bölgeye ilişkin endişe verici konulardan biri, Boşnaklar ve Bosnalı Sırplar arasında süregelen çekişmenin geldiği son nokta. Beklentilerin aksine, 1995’teki Dayton Anlaşması savaşı sonlandırsa da savaşa yol açan gerginliği ortadan kaldıramadı. Bosna’da özlenen siyasi istikrar bir türlü sağlanamadı. Tansiyonu yükselten son gelişme ise, Bosna-Hersek’i oluşturan iki siyasi birimden birisi olan Sırp Cumhuriyeti’nde yapılan referandum oldu. Böylece Bosnalı Sırplar 9 Ocak’ın “Sırp Cumhuriyeti Günü” olarak kutlanmasını onayladılar ve adeta gövde gösterisi gibi törenlerle de kutladılar. Üstelik, tüm bunların Bosna-Hersek Anayasası’na aykırı ve yasadışı olduğunu bilmelerine rağmen.

Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik uzlaşmaz tutumunu sürdürürse gerilim de tırmanacaktır şüphesiz. En tehlikeli ihtimal ise, geçtiğimiz referandumun sadece bir prova olması, diğer bir ifadeyle, 2018’de yapılacak bir bağımsızlık referandumunun provası olması. Bu anlaşmazlığın önlenmesinde bilhassa iki siyasetçiye büyük görev düşüyor: Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Sırbistan’ın yeni cumhurbaşkanı seçilen ve geçtiğimiz referandumu desteklemediğini açıkça ifade eden Aleksandar Vucic.

Diğer taraftan, nüfusun yaklaşık %15’ini oluşturan Bosnalı Hırvatların özerklik çabaları da bölge barışını sekteye uğratabilecek başka bir unsur. Mostar merkezli bir Hırvat Cumhuriyeti kurma girişimi anlaşmazlıkları körükleyecektir sadece. 

Sırbistan ve Kosova, yine son aylarda, oldukça gergin durumdaki ikili ilişkileri ile ön plandalar. Bu iki komşu ülke arasında birçok anlaşmazlık konusu var. Sorunun temelinde ise, Sırbistan’ın Kosova’yı tanımaması ve hala kendi toprağı olarak görmesi yatıyor. Bugünlerde, genel nüfusun yalnızca %3’ünü oluşturan Sırp azınlığın yaşadığı bölgede, Kosova’nın kuzeyinde Mitroviça civarındaki huzursuzluk dikkat çekici. Ocak ayındaki Belgrad-Mitroviça treninin, üzerindeki “Kosova Sırbistan’dır” yazıları nedeniyle çıkardığı yeni krizin etkileri hala devam ediyor. Bir tehlike sinyali de, her iki ülkeden en üst düzeylerdeki devlet görevlilerinin savaş ihtimalini alenen dile getirmeleri. Bu  gelişmelerin ardından, AB yetkilileri Sırbistan ile Kosova arasında diyaloğun alternatifi bulunmadığını ve anlaşmaların uygulanmasında garantör olacaklarını belirtme ihtiyacı hissettiler.

Balkanlar’ın en hassas noktalarından bir diğeri, Makedonya Cumhuriyeti. Ana nedenlerinden birisi ise, ülkede çoğunluğu oluşturan Ortodoks Makedonlar ile Müslüman Arnavutlar arasında yakın dönemde iyice şiddetlenen etnik gerilim. Yaşanan silahlı çatışma olayları, devam eden siyasi kriz ve yolsuzluklar durumu güçleştiriyor. Eğer komşu ülkelerden Sırbistan’ın Makedonlara, Arnavutluk ve Kosova’nın ise Arnavutlara verdiği destek, karşılıklı cepheleşmeyi artırırsa sorun daha da karmaşık bir hal alabilir.

Katolik Hırvatistan ile Ortodoks Sırbistan arasındaki ilişkiler de kötü günler geçiriyor. İki komşu arasındaki çekişmenin nedenleri çeşitli. Başlıcaları, geçen Aralık ayında, Hırvatistan’ın bloke etmesinin ardından tıkanan Sırbistan-AB müzakereleri; Hırvatların 1995’te Sırplara karşı yaptıkları Fırtına Harekatını kurtuluş savaşı zaferi olarak kutlamaları; Sırbistan’daki Hırvat ve Hırvatistan’daki Sırp azınlıkların karşılaştıkları zorluklar. Daha da tehlikesi ise, her iki tarafta da aşırı milliyetçilerin en sıradan olayları bile krize dönüştürebilmeleri.

Balkanlar’da hemen her ülkenin birbirleri ile geçmişe dayanan sorunları, kapanmamış hesapları var. Umulur ki, Balkan halkları geçmişteki hatalarını tekrarlamazlar. Savaş, çatışma ve gerginlik ile bir kazanç elde etmek kesinlikle mümkün değil. Böyle girişimler bölgeye telafisi olmayacak yeni acılar ve kayıplar getirir. Yeni ABD yönetimi, Avrupa Birliği ve Rusya işte bu açık gerçekler doğrultusunda Balkanlar’a yönelik dış politika stratejilerini belirlemeli; diplomasi ve uzlaşmayı teşvik etmeliler.

Çözümü çok zor görünen bu sorunların çözümü mümkün: Yeter ki Balkan halkları geçmişi geçmişte bıraksınlar, geleceğe baksınlar. Kuran’da ve İncil’de kin, öfke, nefret ve kan davası yok; af, sevgi, dostluk, merhamet ve anlayış var. Etnik ve dini farklılıklarını bir kenara koyup, milli karakterlerini koruyarak aydınlık bir gelecek inşa edebilirler. Zaten benzer yaşam tarzlarına, kültür ve alışkanlıklara sahipler. Aralarındaki tarihsel sorunlara, çekişmelere ve anlaşmazlıklara son verip, birbirlerine anlayış ve sevgi içinde yaklaşmalılar. Güzel Balkan topraklarının gerçek refah, istikrar, huzur ve mutluluğu için, hep beraber elele vermeleri gerekiyor. Zira birbirlerine ihtiyaçları var. Ancak ekonomi, ticaret, bilim, eğitim, kültür, sanat, kısacası hayatın her alanında işbirliği içinde hareket ettiklerinde, özlem duydukları yüksek yaşam standartlarına kavuşabilirler.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune & News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/world/europe/1637-balkans.html

http://newsrescue.com/balkans-need-reconciliation-instead-tension/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246700/balkanlarin-ihtiyaci-gerilim-degil-uzlasmahttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246700/balkanlarin-ihtiyaci-gerilim-degil-uzlasmahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_the_balkans_need_reconciliation_instead_of_tension2.jpgSun, 30 Apr 2017 14:31:38 +0300
Türkiye’deki Referandum Ne Anlama Geliyor?

16 Nisan’da Türkiye’de yeni anayasanın kabulü için bir halk oylamasında evet diyenlerin oranı %51,4 oldu.  Birkaç ufak adli vaka dışında referandum propagandası ve oylama süreci olaysız tamamlandı.

Şu an yürürlükte olan da dahil olmak üzere Türkiye bugüne kadar 4 farklı anayasa ile yönetildi. 1921, 1924, 1961 ve 1982 yıllarında yapılan bu anayasaların tamamı ordunun etkisi ile yapıldı. Son iki anayasa doğrudan askeri darbelerin ürünüydü ve referandum süreçlerinde ağır propaganda kısıtlamaları vardı.

Her ne kadar yeni anayasa az bir farkla kabul edilmişse de, bu anayasanın ilk defa halkın seçtiği milletvekillerince yapılmış olması Türk demokrasi tarihi açısından oldukça önemli bir gelişmedir.

Referandum süresince araştırma şirketlerinin çalışmaları Türk basınında oldukça geniş yer tuttu. Bu şirketler arasında %60 oy ile evet kazanacak diyen de vardı, %60 oy ile hayır kazanacak diyen de. Neredeyse yarı yarıya bir referandum sonucunu öngören kamuoyu yoklamaları ise oldukça azdı. Bu nedenle araştırma şirketlerinin bu referandumun kaybedenleri arasında olduğunu söylemek mümkün.

2015 Kasım’ındaki son genel seçim sonuçları baz alındığında, evet oyları beklenenin oldukça altında oldu. Oysaki yeni anayasa taslağını son genel seçimde toplam oyları %65 olan MHP ve AKP birlikte hazırlamıştı. Ancak referandum sonucunda bu oylarda %15’lik bir kayıp olduğu görüldü. Buradan yola çıkılarak, hem AKP hem de MHP seçmenleri içinde yeni Anayasa'ya onay vermeyenler olduğu görülüyor.

Bu oy kabının altında yatan neden ise, bazı AKP mensupları ve Cumhurbaşkanı danışmanlarınca dile getirilen ülkede federal sistemin kurulması gerektiği söylemidir. MHP, Türkiye’deki ayrılıkçı PKK terörüne karşı ülkenin birlik bütünlüğünü ve üniter yapısını geçmişten beri ısrarla ve kararlılıkla savunan bir partidir. Her ne kadar federasyona dair bu açıklamalar hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan tarafından yalanlanmışsa da, hem AKP hem de MHP seçmenini ürkütmüş görünüyor.

MHP ile ilgili konuşulan bir diğer husus da henüz anayasa tasarısı görüşülürken muhalif bir grubun belirmesi ve bu grubun parti yönetimini değiştirmeye çalışması oldu. Sonrasında MHP ile ilişkileri kesilmiş olsa da bu grup oldukça sert bir ‘Hayır’ kampanyası yürüttü.

Referandumun dikkat çeken sonuçlarından bir diğeri de Trakya, Ege ve Akdeniz Bölgeleri’nde hayır oylarının galip gelmesi idi. Oysaki son genel seçimlerde AKP’nin bu bölgelerde yer yer üstünlüğü söz konuydu. Bu bölgelerin ortak özelliği ise laik yaşam tarzının yaygın olarak benimsenmiş olması. Elde edilen sonuçlardan yola çıkan siyaset yorumcuları, Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinin yer aldığı bu bölgelerde yaşayan insanların yaşam tarzlarına müdahale edileceğine ve özgürlüklerinin kısıtlanacağına dair endişelerinin arttığı görüşündeler. Hatta o kadar ki AKP’nin bu bölgelerde gerçekleştirdiği yatırımlar ve kalkınma planları bile bu endişeleri giderememiş görünüyor. Görülen o ki AKP’nin bu bölgelerde başarılı olabilmesi için özgürlükleri ve buradaki hayat tarzını da kucaklayan yeni bir üsluba yönelmesi gerekiyor.

Sonuçları ile dikkat çeken diğer bölgeler de Kürt asıllı vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu. Bu bölgelerde PKK'nın destek verdiği HDP'nin etkisinin azaldığı görülüyor. Bu sonucun başlıca nedeni ise devletimizin bu bölgelerde PKK ile etkin bir mücadele yürütüyor olmasıdır. PKK’nın bölge insanını silah ile tehdit etmesi engellenince vatandaşlarımız hür iradelerini sandığa daha fazla yansıtabildiler.

Referandumda ‘evet’ diyenlerin de ‘hayır’ diyenlerin de kendilerine göre anlaşılabilir endişeleri var. Bu nedenle her iki tarafın da kararına saygı duyulması gerekiyor. Hangi anayasa ile olursa olsun Türkiye’nin yapması gereken; Müslüman bir ülkenin demokrasiye sahip çıkabildiğini göstermesidir. Afganistan’dan Libya’ya kadar uzanan coğrafyada yaşanan olayları düşündüğümüzde bunun önemi çok daha iyi ortaya çıkıyor.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/world/europe/1643-referendum-in-turkey.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246651/turkiyedeki-referandum-ne-anlama-geliyorhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246651/turkiyedeki-referandum-ne-anlama-geliyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_how_should_we_read_the_referendum_in_Turkey2.jpgSat, 29 Apr 2017 11:06:24 +0300
Türkiye Bundan Sonra Ne Yapmalı?

Türkiye, 16 Nisan günü önemli bir referandumu geride bıraktı. EVET oylarının %51.4 oranına ulaşması ile, Türkiye'de yeni Anayasa kabul edildi. Bu karara göre Anayasa'daki 18 madde değiştiriliyor ve Cumhurbaşkanı'nın yetkileri yeniden düzenleniyor. Ülke, yetkileri genişletilmiş partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş yapıyor. Başbakanlık kaldırılıyor ve Bakanlar Kurulu'nu atama yetkisi Cumhurbaşkanı'na veriliyor.

Anayasa değişikliği, yasama, yürütme ve yargı konusunda da bazı değişimler içeriyor. Milletvekili sayısı 600'e yükseliyor. Alınan EVET sonucu, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yakın bir zamanda partisine dönmesini sağlayacak. Yeni sistemle ilgili düzenlemeler de, eğer erken seçim gerçekleşmezse, 3 Kasım 2019'da eşzamanlı yapılacak cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerle birlikte yürürlüğe girecek.

%51.4, özellikle iktidar partisinin beklediği kadar büyük bir zafer değil kuşkusuz. Bugünlerde Türkiye'de özellikle bu konu ve Türkiye'nin geri kalan %50'si konuşuluyor. Yapılan değerlendirmelere göre, sandıktan tatmin edici bir EVET çıkmaması, özellikle iktidar partisi cephesinde bir özeleştiriye gidilmesini zorunlu kılmış durumda. Bu özeleştiri önemli, keza, yeni Anayasa'nın Türkiye'nin HAYIR diyen %50'sine de hitap etmesi zorunluluk arz ediyor.

Sandıktan çıkan sonuç, büyük metropollerin HAYIR dediğini ortaya koydu. Özellikle İstanbul, Ankara ve Antalya gibi büyük şehirlerin belediye başkanlığına sahip olan AKP için bu sonuç, kuşkusuz özenle değerlendiriliyor. Büyük kentler dahil 33 şehirde HAYIR'ın kazanması ve bu şehirlerin özellikle kıyı kesimlerini oluşturması, bu referandumu değerlendirirken AKP'nin özellikle dikkate alması gereken nokta. Yine söz konusu referandumda, Türkiye ekonomisinin dinamosu olan 30 büyük şehrin 17'sinde HAYIR çıktı. Başbakan ve AKP'nin, bütün bu sonuçları değerlendirerek bir yol haritası belirlediği ise gelen bilgiler arasında.

Bu yol haritası önemli ve mutlaka farklı söylemler ve eylemlerle başlamalı. AKP'nin, bundan 15 yıl önce, Türkiye'de yıllarca ezilmiş konumdaki dindarlara sahip çıkarak yola çıkması Türkiye'ye nefes aldırmış ve geçmişte dindarlara söz hakkı vermeyen anti-demokratik sistemi ortadan kaldırmıştı. Gelinen şu aşamada ise artık Türkiye'nin özellikle büyük şehirlerinde ve kıyı bölgelerinde yaşayan laik kesime de hitap eden yeni bir politika şart görünüyor. Hükümetin politikası bu yönde olmamasına karşın, söz konusu kesimin bir süredir kendisini dışlanmış hissettiğini görmemek mümkün değil. Bunun sağlanması için ise, Türkiye'nin bağnazlara geçit vermeyecek güçte demokratik bir ülke olduğunun hükümet tarafından iyice vurgulanması ve modernlik, kalite ve sanat konusunda atılımlar yapılması önem taşımaktadır. Türkiye, hükümet nezdinde kalite ve sanata sahip çıkılan bir ülke haline gelmelidir. Şu bir gerçektir ki, sanat kaybolursa, kalite yok olur. O zaman insanların heyecanı, yaşama coşkusu zayıflayabilir ve bu, söz konusu toplumlara daima mutsuzluk getirir.

Bu konu, başta dindarların savunması gereken bir konudur. Çünkü kalite ve sanat ile din iç içedir. Bunu saptırmaya çalışan bir kısım bağnazlar, kutsal dinimizin sanat ve kaliteyi haram kıldığını iddia ederek, korkunç bir zihniyeti tırlaşmaya çalışmışlardır. Türkiye'deki laik kesimin korkusu budur ve bunda haksız değillerdir. Kuşkusuz söz konusu bağnaz zihniyete Türk hükümeti de karşıdır; ama halkımız doyurucu eylemlerle kendilerine daha ciddi sahip çıkılmasını beklemektedir.

İdari sistemde yapılan değişiklikler, kuşkusuz ülkenin tümünü ilgilendiren bir konudur. Dolayısıyla, yeni Anayasa'nın ülkenin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmesini sağlayacak özenli bir çalışma yapılması şarttır. Bunun başlıca yolu, farklı hayat şekilleri üzerinden yapılan propagandaların sonlandırılmasıdır. Bunun için iktidara her zamankinden daha fazla görev düşüyor.

Halkın büyük bir kısmının federasyon korkusu ise tam anlamıyla sona ermiş değil. İktidar partisi, bu korkuyu yeterince tanıyor. Nitekim başkanlık sistemi Türkiye'de ilk dillendirildiğinde, anketler sadece %25-30 oranında bir desteğe işaret ediyordu. Şu an iktidara destek veren muhalefet partisi MHP ise, o dönemde AKP'yi ciddi şekilde eleştiriyordu. Sistem, başkanlıktan partili cumhurbaşkanlığına dönüştürülüp, Anayasa'da federasyon ihtimali ortadan kaldırılınca, yeni Anayasa'ya destek arttı. Fakat referandumdan sadece iki gün önce, cumhurbaşkanı danışmanı gibi üst düzeylerden federasyon vurgusunun gelmesi, AKP'nin tatmin edici bir sonuç elde edememesinin en önemli etmenlerinden biri. Dolayısıyla, AKP'nin bundan sonraki güzergahında, federasyon konusuna asla izin verilmeyeceğini daha güçlü vurgulaması gerekli görünüyor.

Şunu her zaman hatırlamak gerek: Türkiye'nin güneyindeki iki ülke, Suriye ve Irak, adeta bir ateş çukuru haline getirildi. Kuzeyde Ukrayna ve Karadeniz, istikrarsızlığını muhafaza ediyor. NATO, II. Dünya Savaşı sonrasında tekrar açık şekilde taraf durumuna geldi. Bütün bunlar olurken, Soğuk Savaş'ı tekrar canlandırmaya çalışan bazı kesimler, Akdeniz ve Karadeniz'i adeta bir donanma denizi haline getirmeyi planlıyorlar.

Dolayısıyla şu anda Türkiye, özellikle Müslüman dünyasının selameti için istikrarlı olmak zorundadır. İstikrar, bir ülkenin boyunduruktan kurtulması ve halkın çoğunluğuna hitap edebilmesi ile mümkün olur. Başkalarına bağımlı olmayan ülkelerin mutlu halkları, o ülkeye güç veren en önemli etmendir. İşte bu nedenle Türkiye, tüm zorlamalara, baskılara, darbelere, anlaşmazlıklara rağmen güçlü varlığı ile ayakta kalmak zorundadır. Bu da ancak, her kesimi kucaklayıcı yeni politikalarla mümkün olacaktır.

Bütün bunların ötesinde vurgulanması gereken nokta, söz konusu kararın Türk halkı açısından bir irade gösterisi olduğu gerçeğidir. Çünkü sandıktan çıkan karar, üzerimize baskı uygulamaya çalışan tüm Batılı ülkelerin tek taraflı tavrına karşı bir itiraz görünümündedir. Muhtemelen bir kısım Batı'nın Türkiye'deki gelişmelerden rahatsız olması da, seçmen üzerinde artık etkili olamadıklarını görmelerinden dolayıdır.

Adnan Oktar'ın The Daily Star'da yayınlanan makalesi:

http://www.dailystar.com.lb/Opinion/Commentary/2017/Apr-27/403495-what-turkey-should-do-now-the-need-for-stability.ashx

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246635/turkiye-bundan-sonra-ne-yapmalihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246635/turkiye-bundan-sonra-ne-yapmalihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_star_adnan_oktar_what_turkey_should_do_now_the_need_for_stability2.jpgFri, 28 Apr 2017 13:15:49 +0300
Referandum Değerlerlendirmesi

Türkiye, 16 Nisan günü yapılan referandumla, yeni yönetim sistemi içeren anayasa değişikliğine karar vermek için sandık başına gitti. Katılımın, % 85 gibi yüksek bir orana ulaştığı bu seçimde, “evet” oyları sandıklardan % 51,4 oranında çıktı ve “Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi” de böylece kabul edilmiş oldu.

Seçimlere katılım oranları elbette demokratik açıdan ve halkın büyük kesiminin görüşlerini dile getirebilmesi açısında fevkalade önemli. Türkiye bu konuda dünyada ilk sıralarda olan ülkelerden biri. Uluslararası Demokrasi ve Seçim Desteği Enstitüsü tarafından 1945-2001 yıllarını kapsayan milletvekili seçimlerine katılım oranları ortalaması araştırmasında Türkiye, %81,3 katılım oranıyla dünya sıralamasında 44. sırada yer aldı.[i] Washington merkezli Pew araştırma firmasının 2011 yılına ait seçimlere katılma oranlarında ise Türkiye, OECD ülkeleri arasında ikinci sırada yer aldı.[ii]

Seçimlere katılım oranları Batılı birçok ülkede ise bir hayli düşük. Örneğin, Donald Trump’ın başkanlığa seçildiği son Amerikan seçimlerine katılım %54,9 olarak gerçekleşti. Avrupa’da da birçok seçime katılımın az olduğu biliniyor. 2014 yılında gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerine katılım %43 seviyesinde kalmıştı. Almanya’da Angela Merkel’in kazandığı seçimlerde katılım %73 iken, 2011 yılında İngiltere’de yapılan seçimlere katılım %41 oranında kalmıştı. Bununla birlikte, İngiltere’deki Brexit referandumuna katılım % 72,2 olarak gerçekleşirken, İskoçya’nın bağımsızlık referandumuna katılım oranı da Türkiye’deki son referanduma yakın bir rakam olarak %84,59 olarak saptanmıştı. 2016 yılında Hollanda’da yapılan ve AB ile Ukrayna arasında imzalanan ticaret anlaşmasın iptal edilmesi kararının çıktığı referandumda ise sadece %32’lik bir katılım gerçekleşmişti.

Dolayısıyla, seçimlere katılım oranları baz alındığında, Türkiye’de halkın iradesinin güçlü bir şekilde doğrudan doğruya sandığa yansıdığı görülmekte...

Referandumlar, doğası gereği farklı görüş ve farklı bakış açılarının sonucunda birçok teknik detayın ele alındığı, birçok noktanın uzun uzadıya incelendiği ve nihayetinde vicdani değerlendirmelerin sandığa yansıtıldığı demokratik seçimlerdir.

Bu şekildeki “önemli karar” seçimlerinde, birçok kişinin farklı oy kullansa da çok fazla ortak değerlere sahip olduğu, ortak ülküler içinde olunsa dahi farklı seçimler yapabildiği bilinmektedir. Yani, iki seçeneği olan bu tip seçimlerde, evet veya hayır diyen seçmenlerin, aslında ülkeleri için en iyiyi seçme gibi çok önemli ortak ülkü ve idealleri bulunmaktadır. Sonuçta seçimin sonucunu, %50’nin üzerine verilecek sadece bir kişinin oyu dahi belirleyecek olsa da burada ülkenin ayrışması, bölünmesi gibi bir durum söz konusu olmayacaktır.

Diğer taraftan, doğrudan demokrasinin hayat bulduğu referandumlarda sandıktan çıkan sonuçlara herkesin saygı göstermesi de çok önemlidir. Yine örneklere baktığımızda; Birleşik Krallık’ta 2016 yılında gerçekleştirilen ve Avrupa Birliği’nden çıkmanın veya kalmanın oylandığı, belki de dünya tarihindeki en önemli referandumlar içinde yer alacak seçimde çok küçük oy farklarıyla ayrılık kararı sonucuna varılmıştır. Sadece %51,89’luk ayrılma kararı yeterli olmuştur. 34 milyon Birleşik Krallık vatandaşının oy kullandığı referandumda 17.4 milyon kişi ayrılma yönünde, 16.141 milyon kişi de AB’de kalma yönünde oy kullanmıştır. Avrupa ve Amerika’da yapılan tüm referandum ve seçimlerde olduğu gibi demokrasi işletilmiş, bu karar da belirli aşamalardan sonra yürürlüğe girmiştir. Farklı oy kullanan İngiliz vatandaşlarının tamamı da Birleşik Krallık’ın geleceğinin daha iyi olması için farklı oy kullanmıştır. Sonuç olarak bu alınan karar, İngiliz halkının kendi içinde kutuplaşmasına, toplumun ayrışmasına sebebiyet vermemiştir. Avrupa’daki diğer referandum ve seçimler için de aynı durum söz konusudur.

Evet oyunu savunan Ak Parti ve MHP içinden de bir önceki seçimlerle kıyaslandığında %10’luk bir kesimin hayır oyu kullandığı da anlaşılmaktadır. Demek ki burada bir kutuplaşma değil, bu referanduma has olmak üzere bir görüş ayrılığının olduğu görülmektedir.

Türkiye’deki yeni yönetim sistemi için yapılan referandumda da, oylar farklı olsa da gerçekte temel bakış açısı, Ak Parti’de de, MHP’de de, CHP’de de aynı olmuştur. Bu bakış açısını ortak bir söylem olarak vermek istersek, “Türkiye’nin daha güçlü, daha demokratik, daha iyi bir sistemle yönetilmesi” şeklindedir. Bu üç büyük parti de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü, vatandaşlarının en iyi, en özgür, en güzel şartlarda yaşamasını istemektedir.

Nitekim, referandum sonuçları açıklandığında Başbakan Binali Yıldırım tarafından yapılmış olan kucaklayıcı konuşma, tüm bu anlatıların teyidi şeklindedir. Sayın Yıldırım konuşmasında, “Farklı düşünce, çözüm önerilerimiz olacak ama sonuçta birlik ve beraberliğimizi gözümüz gibi koruyacağız. Demokrasinin güzelliği de budur. Farklı fikirlere sahip olmak hiçbir şekilde birbirine üstünlük sağlamak demek değildir. Meydanlarda farklı şeyler söyledik millete farklı şeyler anlattık. Ama son sözü millet söyledi evet dedi noktayı koydu. Halkın iradesi nasıl tecelli ederse o sonuç başımızın tacıdır dedik. Halkımız seçimini yapmış cumhurbaşkanlığı yönetim sistemine olur vermiştir... Bu seçimden Türk demokrasisinin olgunluk düzeyini bütün dünyaya göstermiştir. Türkiye Cumhuriyetinin birinci derece eşit vatandaşlarıyız. Birlik ve bütünlüğümüzü, siyasi alandaki rekabet bozamayacaktır. Vatandaşlarımızın tercihi doğrultusunda geleceği güven içinde inşa edeceğiz. Bu halk oylamasının kaybedeni yoktur kazanan Türkiye ve aziz milletimdir”[iii] sözleriyle milletimizin birlik ve beraberliğini en güzel şekilde vurgulamıştır.

Siyasetçilerin tüm halkı kucaklayan, herkesi sevgiye çağıran açıklamalarının çok daha yoğun kullanılması ve çok sık tekrarlanması elbette en büyük temennimizdir. Sadece Türkiye için değil, seçimlerde çok yoğun tartışmaların yaşandığı, kimi zaman karşılıklı ağır sözlerin sarf edildiği ABD, Fransa gibi tüm demokratik ülkelerde de siyasette öncelikle “sevginin, şefkatin, anlayışın ve kucaklayıcılığın” ön planda tutulması tüm siyasetçi ve yöneticilerden başlıca isteğimizdir.

 

[i] http://www.dogrulukpayi.com/beyanat/559b784572bf6
[ii] http://www.ntv.com.tr/dunya/turkiye-secime-katilim-oraninda-2-sirada,3d3I7ZQzNE2eQNvL-LprhQ
[iii] http://www.milliyet.com.tr/basbakan-yildirim-in-balkon-siyaset-2433549/

Adnan Oktar'ın Geopolitica & Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

https://www.geopolitica.ru/en/article/referendum-evaluation

http://www.jeffersoncorner.com/referendum-evaluation/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246633/referandum-degerlerlendirmesihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246633/referandum-degerlerlendirmesihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/geopolitica_adnan_oktar_referendum_evaluation2.jpgFri, 28 Apr 2017 12:03:53 +0300
Yeni bir dönemin eşiğinde Türkiye...

Türk halkı, 16 Nisan Pazar günü yapılan referandumda, resmi olmayan sonuçlara göre yeni anayasaya % 85'in üzerinde katılım ve % 51,4'lük bir oy oranıyla "EVET" dedi. Bu sonuçla, mevcut anayasanın 18 maddesi üzerinde düzenlenen değişiklikler onaylanmış oldu.

Bu değişikliklerden öne çıkan bazıları şöyle:

Mevcut parlamenter sistemin kaldırılarak yerine "Partili Cumhurbaşkanlığı" sisteminin getirilmesi. Başbakanlık makamının kaldırılması. Cumhurbaşkanı'na "Devlet Başkanı" sıfatı verilmesi ve cumhurbaşkanının yürütme yetkisi dahil çok geniş yetkilerle donatılması. Milletvekili ve Başkanlık seçimlerinin 4 seneden 5'e çıkarılması. Seçilme yaşının 25'ten 18'e indirilmesi. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun yapısı ve atamalarıyla ilgili yeni düzenlemeler.

Yeni anayasanın, Türkiye'de bir eyalet sistemine kapı açarak ileri aşamada ülke çapında bir bölünme riskine neden olup olmayacağı endişesi referandum süreci boyunca en büyük tartışma konusuydu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım, sık sık böyle bir endişenin yersiz olduğuna, ülkenin birlik ve bütünlüğüne kimsenin kastedemeyeceğine dair açıklamalar yaptı. Ancak, yalnızca sözlü güvencelerin yeterli olmadığı yönünde eleştirilerin artması üzerine bölünme riskini barındıran maddeler revize edilip yeniden düzenlendi.

Bu süreçteki en büyük sürprizlerden biri de AKP'nin o güne kadarki en keskin muhaliflerinden olan MHP'nin iktidar partisine destek vermesi idi. Yeni Anayasa da, MHP'nin bu desteği sayesinde gerekli oy çoğunluğunu alarak Meclis'ten geçti.

16 Nisan referandumu, sonuçta bir anayasa ve sistem değişikliği oylaması olduğu için çıkan sonuçları birebir iktidar veya muhalefete veya Erdoğan'ın şahsına ithaf etmek doğru bir değerlendirme olmayacaktır. Bununla birlikte, kampanya sürecinde oyların dağılımına etki eden bazı önemli faktörleri de göz ardı etmemek gerekmektedir.

Örneğin, kararsız kalan, hatta başta HAYIR cephesinde yer alan birçok seçmen, Türk toplumunun sosyal dokusuna, değer yargılarına, milli hassasiyetlerine kökten karşıt çevrelerin HAYIR sloganı etrafında birleşmesine tepki olarak EVET'e yöneldi. Türk halkının ezici çoğunluğunun antipati beslediği bu çevrelerin başında: Bir kısım komünist yapılanmalar, PKK terör örgütü mensupları, eşcinsel destekçisi gruplar, FETÖ terör örgütü mensupları ve destekçileri, devlet sırlarını medyada ifşa edip yurt dışına kaçan ve halen çeşitli Batılı hükümetlerle Türkiye aleyhinde işbirliği yapan bir kısım vatan hainleri, her fırsatta Türkiye'yi yabancı ülkelere ve kurumlara şikayet eden bazı sanatçı, gazeteci ve yazarlar geliyor.

Bunun yanı sıra, özellikle Batı şemsiyesi altında faaliyet gösteren ana akım medya gruplarının, düşünce ve sivil toplum kuruluşlarının ve bunların özel görevlendirilmiş yazar ve propagandistlerinin ısrarlı HAYIR kampanyaları da EVET yönünde ciddi kaymalara neden oldu. Zira, bu çevreler yıllardır Türkiye, Müslümanlar ve Türkiye'deki seçilmiş meşru hükümet ve siyasilere yönelttikleri haksız saldırılar, nefret ve aşağılama kampanyaları ile ünlü.

Nitekim, her fırsatta demokrasi havariliğine soyunan bu çevreler referandum sonucunda halkın demokratik kararına saygı duymak yerine bilindik politikalarını sürdürdüler: Örneğin ABD'nin İngiltere güdümlü düşünce kuruluşu CFR'nin yayın organı Foreign Affairs, referandum sonrası yayınladığı yazıda, sonuçları 'gece yarısından önceki karanlık'a benzeterek Türkiye'nin bölünmeye gittiğini vurguladı.

Foreign Policy'deki, Steven A. Cook imzalı, "Türkiye Analizi" başlıklı yazıda ise referandum sonucunun modern Türkiye tarihinin bir sayfasını kapadığını, EVET oyu veren Türklerin bilinçli ya da bilinçsiz Atatürk'ün kurduğu Türkiye'yi zarar verdikleri ithamlarına yer verildi.

İngiliz Times gazetesi, referanduma geniş yer ayırdığı haberinde "Erdoğan'ın zaferinin geride bölünmüş bir Türkiye bıraktığını" iddia ediyordu.

İngiliz The Guardian gazetesinin Orta Doğu muhabiri Martin Chulov, İstanbul'dan yazdığı görüş yazısında, referandum sonucunu, "Erdoğan'ın Türkiye üzerindeki otokratik pençesini güçlendirmede destek bulması" şeklinde yorumluyordu.

Bir kısım Batı medyasında Türkiye'deki referandum hakkında yer alan benzeri haber ve yorumlar, Paskalya kutlamalarının bile önüne geçti. Canlı yayınlar, gazete manşetleri konuya birinci dereceden yer ayırdı, sonuçlar an an aktarıldı.

Diğer yandan, HAYIR oylarını tetikleyen çeşitli faktörler de AKP ve Hükümet kanadında acilen gözden geçirilmesi gereken önemli konular olduğunun sinyalini verdi. Modernlik, çağdaşlık, sanat, estetik ve kaliteye önem veren, kadınların giyim, kuşam, yaşam ve hareket özgürlüğüne müdahale edilmesinden ciddi rahatsızlık duyan aydın kesimlerde, ülkenin kıyı kesimlerinde ve büyük şehirlerde HAYIR oyları baskın çıktı. Bu durum hükümetin bu konulara çok daha fazla önem vermesi veya önem verdiğini vurgulaması gerektiğini gösteriyor.

Bu konulara yeteri kadar sahip çıkılmaması ve iktidar tabanından bazı kişi ve kesimlerin bu hayati konulara tam karşıt bir tutum izlemesi bahsettiğimiz bölgelerde tepki olarak HAYIR oylarının öne çıkmasına neden oldu. Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan kalite, modernlik ve kadınların rahatlığı ve özgürlüğü gibi hayati konulara kişisel olarak önem verseler de, bu konularda vurgunun gereği gibi yapılması ve endişelerin giderilmesi için özel politikalar izlenmesi gerektiği kesin.

Sonuçta EVET ya da HAYIR oyu veren herkes yukarıda saydığımız bazı küçük istisnai gruplar dışında bu vatanın değerli evlatlarıdır. Sonuç EVET çıktığı gibi HAYIR da çıkabilirdi. O zaman da Türkiye barış, demokrasi ve kardeşlik içinde yoluna devam ederdi; şu an da ediyor. Önemli olan, sonuçlara saygı duymanın demokrasinin bir gereği olduğunu unutmamak ve her iki durumdan da malzeme çıkarmaya çalışan provokatörlere asla taviz vermemektir.

Kaynak:

https://www.foreignaffairs.com/articles/turkey/2017-04-16/after-erdogans-referendum-victory
http://time.com/4741834/turkey-referendum-erdogan-divided/
http://foreignpolicy.com/2017/04/16/rip-turkey-1921-2017/
https://www.theguardian.com/world/2017/apr/16/erdogan-gets-backing-to-strengthen-his-autocratic-grip-on-turkey

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post & Eurasia Review & Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2017/04/28/turkey-verge-a-new-age.html

http://www.eurasiareview.com/24042017-turkey-is-on-the-verge-of-a-new-age-oped/

http://www.jeffersoncorner.com/turkey-is-on-the-verge-of-a-new-age/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246481/yeni-bir-donemin-esiginde-turkiyehttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246481/yeni-bir-donemin-esiginde-turkiyehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_turkey_is_on_the_verge_of_a_new_age_2.jpgMon, 24 Apr 2017 22:46:06 +0300
Türk referandumunda herkes kazandı

Türk milleti Anayasa değişikliğini oylamak üzere 16 Nisan'da bir kez daha sandığa gitti. Katılım oranının yüksek olması ve referandum gününün sakin geçmesi, ülkenin demokrasiye bakış açısının anlaşılması bakımından önemlidir. Tüm dünya kampanya döneminden itibaren nefesini tutarak referandumu takip etti. Batı'da birtakım çevreler referandumu sanki Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile otokratik bir sisteme gidiyormuş gibi değerlendiriyorlardı. Ancak, endişeleri temelsizdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan neden bir diktatör değildir? 

Türkiye’deki muhalifler ve Batı'da bazı çevreler, Türkiye’de anayasa değişikliği kararının tartışılmaya başlandığı günlerden bu yana ülkede "tek adam" hakimiyeti yaşanacağına dair endişelerini dile getirmekteydiler. Oysa yeni anayasaya değişikliği böyle bir duruma imkan tanımıyor. Kaldı ki bir ülkeyi birbiriyle çatışarak çıkmaza sokacak yirmi kişinin yönetmesi yerine akıllı tek bir kişinin yönetmesi daha makul olduğu aşikar.

Türk milleti, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hizmetlerine 2002'de iktidara gelmesinden bu yana, hatta daha önce İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemden itibaren tanık olmuştur. Millet Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın iktidarda olduğu yıllar boyunca yanlış bir şey yapmadığını, kendisini tamamen ülkesine adadığını, ülkeye servet ve yarar getirdiğini görmüştür. Belediye Başkanlığı döneminde ve sonrasında yeni ulaşım yolları inşa etme görevinin yanı sıra pek çok sokağı çiçekler ve ağaçlarla donatarak şehirleri güzelleştirmekle kalmadı aynı zamanda en son teknolojileri kullanarak modern metropolitlere dönüştürdü. Tüm borçları ödeyerek Türkiye'yi IMF’ye bağımlılıktan kurtarmış olması ve gerek yurtiçi gerekse yurtdışından gelen yoğun baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomi oluşturması önemlidir. Tüm bunların yanında AK Parti politikalarının ülkedeki dindar insanlara nefes aldırdığı kaçınılmaz bir gerçektir.

Neden ‘evet’ dedim?

Anayasanın değişen maddeleri üzerinde kapsamlı bir araştırma yaptım ve bunları derinlemesine değerlendirip anayasa uzmanlarıyla görüştüm. "Hayır" diyenlerin kendi bakış açılarına göre makul gerekçeleri var. Ancak Türkiye zor bir süreçten geçiyor. Ülkemiz daha önce benzeri yaşanmamış kanlı bir darbe girişimi atlattı. Tanklar soğukkanlılıkla sivillerin üzerine sürüldü, havadan halkın üzerine ateş açıldı ve demokrasiyi canı pahasına savunan Türk halkı çok sayıda şehit ve gazi verdi. Aynı günlerde Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu kesiminde PKK terörüne karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin amansız mücadelesi devam ediyordu. Ülke içinde durum böyle iken, güney sınırımızdaki Suriye’de yaşanan çatışmalara halen bir çözüm bulunamadı. Aynı durum her gün onlarca sivilin hayatını kaybettiği, bombaların, çatışmaların son bulmadığı Irak için de geçerli. Bölgede 'istikrarlı bir Türkiye'nin varlığı oldukça hayati. Türkiye içten ve dıştan bunca yoğun baskıya maruz iken, daha fazla kargaşaya “HAYIR” demek için “EVET” oyu vermeye karar verdim. Böyle zor bir ortamda mevcut şartları değerlendirerek, geniş düşünmek Türkiye ve Türk milleti için doğru olanı istemek oldukça önemli.

Federatif bir sistem kırmızı çizgimizdir

Türkiye’de Başkanlık Sistemi’ne geçiş tartışmaları başladığında Cumhurbaşkanı Erdoğan farklı farklı teklifler getirmişti. Bunların tümüne karşı durdum çünkü tüm bu sistemler Türkiye'nin parçalanmasına yol açabilecek federatif bir sisteme açıktı. AK Parti önce Amerikan modeli bir başkanlık sistemi önerdi, daha sonra Meksika modeli ve sonrasında da farklı başka modeller... Bunların tamamı Türkiye için yanlış tercihlerdi çünkü eyaletlerden oluşacak federal bir yönetim sistemi Türk halkının kırmızı çizgisidir. Yapılan tartışmalar neticesinde varılan müzakerede “Partili Cumhurbaşkanlığı” adıyla Türkiye’nin üniter yapısını güvence altına alan bir sistem önerildi. MHP lideri Sn. Devlet Bahçeli de bu yeni sistemi destekledi. Onun, Partili Cumhurbaşkanlığı’na onay vermesi oldukça önemli çünkü kendisi Türkiye'nin birliğini ve bütünlüğünü koruma konusunda oldukça titiz, dürüst, samimi bir siyasi liderdir. Türkiye'nin bütünlüğüne tehdit oluşturacak herhangi bir düşünceyi hiç bir zaman desteklememiş ve bölücü terör örgütü PKK'ya karşı her zaman kararlı bir duruş sergilemiştir.

Referandumdan sonra Türkiye'yi ne beklemektedir?

Türkiye'nin geleceği konusunda iyimserim ve her türlü zorluğa rağmen Türkiye'nin büyümeye devam edeceğine inanıyorum. Türkiye İslam dünyası için manevi bir lider ve bir rol model olacaktır. İslam ahlakıyla yoğrulmuş Türk halkı dostluğa, fedakarlığa, sevgiye, kardeşliğe açık bir millettir. Bu nedenle Türkiye’nin liderliğinde bilimde, sanatta, estetikte, kadınların dilediği gibi özgür yaşamasında Türkiye’nin İslam dünyasına örnek olacağından kuşkum yok.

Dünyadaki birçok ülkeye örnek teşkil ederek demokrasi testini bir kez daha geçen Milletimi kutluyorum. Bu referandumda kaybeden taraf yoktur. Binali Yıldırım’ın seçim sonrası yaptığı şu konuşmasında da belirttiği gibi ne yönde oy kullanılmış olunursa olunsun kazanan Türk milletinin bütünüdür:

"Hepimiz kardeşiz, tek vücut, tek bir milletiz... Teşekkürler Türkiye, teşekkürler aziz milletim... Millet son sözü söyledi ve "Evet" dedi."

Adnan Oktar'ın Arab Times & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://www.arabtimesonline.com/news/everyone-wins-turk-referendum/

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/04/29/everyone-wins-turk-referendum/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246453/turk-referandumunda-herkes-kazandihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246453/turk-referandumunda-herkes-kazandihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/arab_times_adnan_oktar_everyone_wins_in_turk_referendum2.jpgSat, 22 Apr 2017 16:11:52 +0300
Kuzey Suriye'deki YPG/PYD terörünün belgeleri

YPG/PYD ve PJAK'ın müstakil yapılanmalar değil, terör örgütü PKK'nın Suriye, Irak ve İran gibi ülkelerde faaliyet gösterirken kendine verdiği farklı isimler olduğunu ilk yazımızda detaylı olarak anlatmıştık. PKK'nın Kuzey Suriye kolu PYD ve onun askeri milis gücü YPG'nin yıllardır bölgede yürüttüğü dehşet, şiddet ve terör eylemleri, işlediği insan hakları ihlalleri bu gerçeğin en somut kanıtlarından.

YPG/PYD'nin Kuzey Suriye'de Yürüttüğü Terör ve Etnik Temizlik Faaliyetleri

Suriye içsavaşını fırsat bilerek ülkenin kuzeyindeki çok sayıda köy, kasaba ve kenti işgal edip silah zoruyla kontrolü altında tutan YPG, buraların yerli halkına karşı kapsamlı bir etnik temizlik çalışması sürdürüyor. Araplar, Kürtler, Türkmenler, Ermeniler, Süryaniler gibi bölgenin yüzlerce yıllık sakinlerini tehdit, baskı, dehşet ve şiddet yoluyla yaşadıkları yerlerden sürüyor. Kürtler de dahil olmak üzere, bu zulme direnenleri ise hapis, işkence, ölüm tehdidi, evlerini kurşunlama ve yakma gibi yöntemlerle sindirip cezalandırıyor. Amaç, yurtlarından sürdüğü yerli halkların yerine kendi militan ve taraftarlarını yerleştirerek bölgenin demografik yapısını, kurulması hedeflenen "Komünist Kürdistan" devletine uygun hale getirmek. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki YPG’nin zulmüne en çok maruz kalanlardan biri kendi soydaşları olan Kürtlerdir. YPG’nin komünist ideolojisini kabullenmeyen, diğer halklarla birarada kardeşlik içinde yaşamak isteyen Kürtler – ki bu Kürt nüfusunun çok büyük çoğunluğudur- YPG’nin öncelikli hedefi olmuştur. Nitekim Suriye iç savaşı başladığında  Irak ve Türkiye’ye sığınan ilk mülteciler de YPG zulmünden kaçan Kürtlerdir.

YPG milisleri çoğu zaman oldukça vahşi, insanlık dışı çözümlere başvurarak ele geçirdikleri köy ve kasabaları boşaltmak için bütünüyle yakıp yerle bir ediyor. İnsan Hakları Örgütü Amnesty International, Suriye'nin kuzeyinde yönettiği özerk bölgede PYD/YPG'nin halkı zorla yaşadıkları yerlerden sürme, yerleşim bölgelerini bütünüyle haritadan silme gibi eylemlerinin savaş suçu boyutlarına vardığını bildiriyor.

Amnesty konuyla ilgili raporunda, YPG güçlerinin savaş bölgesi olmayan yerlerde sivil evleri kasıtlı olarak yıkarak, bazı durumlarda ise tüm kenti yakıp imha ederek yaşayanları yerlerinden ettiklerini belge ve tanıklarıyla ortaya koyuyor. Bu yıkımın IŞİD'e karşı mücadele sonucunda değil doğrudan bölgenin sivil halkını zorla göç ettirmeye yönelik sistemli operasyonlar sonucunda gerçekleştiğini vurguluyor.

Amnesty International'ın elde ettiği Tel Hamees'e bağlı Husseiniya kasabasına ait uydu fotoğrafları YPG vahşetinin bariz örneklerinden birini gözler önüne seriyor. Fotoğraflar, Haziran 2014'te kasabada mevcut olan 225 binadan, Haziran 2015'te yalnızca 14 tanesinin kaldığını gösteriyor.

Haseke ve Al Rakka bölgelerindeki 14 kentte incelemelerde bulunan Amnesty gözlemcilerinin görüştüğü yerel tanıkların dehşet verici ifadelerinden bazıları şöyle:

"Bizi evlerimizden çıkarıp evi yakmaya başladılar... Buldozerleri getirdiler... Tüm kasaba yok olana kadar evleri ardı ardına yıktılar... Kayınvalidemin evine benzin dökmeye başladılar. Kayınvalidem çıkmayı reddedince onun da etrafına benzin döktüler."

YPG, köylerini terk etmeyi reddeden sivilleri, yaşadıkları yerlerin koordinatlarını ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerine İŞİD hedefi gibi gönderip bombalatmakla da tehdit ediyor. Uluslararası Af Örgütü, Suriye İnsan Hakları Örgütü ve birçok görgü şahidi, YPG’nin defalarca bu alçak metodla Arapları, muhalif Kürtleri, Süryanileri vs yurtlarından çıkardığını söylüyor:

"Terk etmemiz gerektiğini, yoksa ABD koalisyonuna bizim terörist olduğumuzu söyleyeceklerini ve uçaklarının bizi ve ailelerimizi vuracaklarını söylediler."

ABD'nin en eski siyasi dergilerinden The Nation da PYD/YPG'nin bölgedeki terör eylemleri ve insan hakları ihlalleri konusunda geçtiğimiz Şubat ayında çok detaylı bir araştırma hazırladı.

Araştırmada aktarılan bilgilere göre, kendini güya Kürt özgürlük hareketi, Kürt halkının temsilcisi ve savunucusu olarak gösteren YPG/PYD'nin en çok zulmettiği halklardan biri de Kürtler. YPG milisleri Kürt politik rakiplerini sindirmek için hapse atıyor, işkence ediyor ve bölgeden sürüyor. Bağımsız medyayı baskı altına alıp gazetecileri ölümle tehdit ediyor. Suriyeli 18 yaşından küçük Kürt gençleri ve çocukları zorla askere alıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) 15 Temmuz 2015 tarihli "Kurdish Forces Violating Child Soldier Ban" başlıklı raporuna göre, PYD'nin silahlı güçleri YPG ve YPJ (kadın kolu) tüm uyarılara rağmen 18 yaşın altındaki kız ve erkek çocukları silah altına almaya devam ediyor. YPG cenazelerinin büyük çoğunluğu da çarpışmalarda ölen bu 16-17 yaşlarındaki çocuklara ait.

The Nation'ın araştırmasına göre, en az 300.000 Suriye Kürt'ü baskıdan ve YPG safında savaşmaktan kaçmak için komşu Irak Kürdistanı'na, 200.000 kadarı da Türkiye'ye sığınmış durumda.

YPG kontrolündeki bölgelerde sürdürülen etnik temizlik hakkında The Nation'ın verdiği çarpıcı bilgilerden bazıları şöyle:

- YPG, Arap köylerini IŞİD’den kurtarmaya çalışırken yakmasının zorunlu olduğunu iddia ediyor. Ama The Nation’ın bulgularına göre, YPG köyleri IŞİD’den herhangi bir çatışma olmadan alsa bile yine de yakıyor ve tamamen yerle bir ediyor.

- Suriye İnsan Hakları Örgütü’nün yaptığı araştırmaya göre 26 köy tamamen, 40 köy kısmen yok edilmiş ve 48 köy de tamamen boşaltılmış. Obama yönetimindeki bir yüksek düzey yetkili YPG kontrolündeki bölgeyi mini-totaliter bir devlet olarak adlandırıyor.

- PKK itirafçısı Mohar takma adlı militan, özellikle Kuzey Suriye’deki Tal Brak köyünü hatırlıyor ve şöyle diyor: "Karayılan tüm köyü yok etme emir verdi ve canlı tavuk bile  kalmasın dedi".

- Rakka’daki yerel yönetim konseyinin başkanı Saad Shwish’e göre, 2015’in ortasında YPG, Türkiye sınırındaki Tel Abyad’ı ele geçirdi ama 60.000 Arap’ın yeniden geri gelmesine izin verilmedi.

- YPG, Halep’in kuzeydoğusundaki Bir Mahli köyü sakinlerine evlerini terk etmelerini yoksa ABD önderliğindeki koalisyona koordinatlarının verileceğini söylüyor. 30 Nisan 2015’de YPG gerçekten de hava saldırısı çağırısında bulunuyor ve bombalama sonrasında, sivillerin bombalanmasını inceleyen İngiltere merkezli bir grup olan Airwars’a göre hepsi sivil 64 köylü şehit oluyor.

- Diğer bir örnek ise bir Bedevi köyü olan Arbid. YPG’nin Tel Abyad’ı Haziran 2015’de almasının ardından köyün 500 sakini köylerini terk etmeyi reddediyor. YPG köyün koordinatlarını Amerikan hava kuvvetlerine veriyor. Apaçi helikopterler alçak irtifada köyün üstünden uçmaya başladığında köyün sakinleri başka köylere kaçmaya başlıyor ve bir daha hiç geri dönmüyorlar.

- Köylerin boşaltılması genelde şu şekilde gerçekleşiyor: Gecenin bir yarısı silahlı maskeli adamlar geliyor, köy sakinlerini zorla evlerinden çıkarıyor, onların ardından organize yağmacılar geliyor ve her şeyi çalıyor ve el koyuyorlar.

Özetle sırtını ABD ve koalisyon güçlerine dayayan YPG/PYD, ABD'nin Ortadoğu'daki ileri üssü olacak uydu bir komünist terörist devletin temellerini atarken yerel halka yönelik zulüm, eziyet ve işkencede sınır tanımıyor.

YPG/PYD Terörü Yerel Hıristiyan Halka Dehşet Saçıyor

YPG/PYD işgal ettiği bölgelerde yalnızca Arap ve Müslüman kesimlere değil, Hıristiyan yerel halka da zulüm saçıyor. Zulmün giderek artması üzerine, Suriye'deki Süryani ve Ermeni kurumları ortak bir bildiri yayınlamak zorunda kaldılar. Bildiride PYD ve YPG'yi, insan haklarını ihlal etmek, özel mülkleri gasp etmek, zorla askere almak, haksız vergi koymak ve kilise okullarının programına müdahale etmekle suçladılar.

Hıristiyanların evlerini kurşunlayarak gözdağı vermek, o mazlumlar da canlarını kurtarmak için dışarı kaçınca içeri girip yağmalamak sık yaşanan bir YPG terörü. Geçtiğimiz Eylül ayındaki benzer bir YPG saldırısında Başpiskopos Jacques Behnan Hindo'nun Suriye'nin Haseke ilindeki evi kurşunlandı. Son anda ölümden dönen Başpiskopos, şunları söyledi: "Birçok defasında Hıristiyanları kalaşnikovların tehdidi altında evlerinden çıkardılar. Sonra da girip her şeyi yağmaladılar."

Başkan Trump’ın danışmanlarından Steve Bannon’un yöneticisi olduğu BREIBART haber sitesi de, Kuzey Suriye'de terör estiren YPG milislerinin Süryani Hıristiyanlara saldırdığı ve birçok kişinin hayatını kaybettiği olayların çok sayıda farklı kaynaktan aktarıldığını belirtiyor. YPG/PKK bağlantısı ve terörü hakkında BREIBART'ta şu ilginç bilgiler yer alıyor:

"YPG, PKK'ya sıkı sıkıya bağlı öyle ki ikisi de birbiriyle aynı deniyor. YPG ve PKK, uzun terör ve şiddet geçmişlerine sahip kararlı Marksist organizasyonlar, ve halen Suriye'de Rojava adını verdikleri de facto bir Marksist Kürt Devleti'ni ilan etmiş durumdalar. Bu gruplar bölge halkına düzenli olarak terör estiriyor, özellikle de Hıristiyanlara. İşyerlerinden haraç kesiyor, kendi saflarında zorla hizmet ettirmek için gençlerini kaçırıyor... Suriye'deki savaş bitip milli seçimler yapılsa bile kuzeydeki YPG/PKK Kürtleri elde ettikleri gücü bırakmaya istekli görünmüyor ki bu da kesinlikle güneyde Arap, kuzeyde Süryanilerle 2. bir savaşı ateşleyecek."

ABD'nin YPG/PYD Terörünü Görmezden Gelimesi Çok Yanlış ve Tehlikeli Bir Politikadır

Mevcut sayısız bilgi, belge, kanıt, gözlem, rapor, ifade ve tanıklık YPG/PYD'nin terör örgütü PKK'nın bir parçası olduğunu alenen ortaya koymakta. YPG/PYD'nin, yukarıda çok az bir bölümünü aktardığımız binlerce insanlık dışı eylemi, cinayet, baskı, şiddet ve zulüm uygulamaları, zorunlu göç ve etnik temizlik politikaları onun her yönüyle kanlı bir terörist yapılanma olduğunu açıkça gösteriyor.

Uluslararası Af Örgütü ve SNHR de YPG'nin insan hakları ihlalleri ile ilgili 2015 sonbaharında kapsamlı raporlar yayınladı. Buna rağmen, dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz yılın başında yıllık insan hakları raporunda bu vahim konuya sadece bir satır yer ayırdı.

Daha da garip olan, PKK'yı resmen terör örgütü olarak tanıyan ABD aynı örgütün uzantısı olan YPG/PYD'yle dost ve müttefik hareket etmekte sakınca görmüyor. Bu ABD’nin Obama döneminde başlayan ve gelişen en yanlış Ortadoğu politikalarından biri. Yeni Başkan Trump’ın bu yanlışı görüp, Suriye’nin toprak bütünlüğünü bölgede bir komünist terörist devlet kurarak parçalamayı planlayan YPG’ye gereken mesafeyi koyması gerekir. YPG’nin bölgede sistematik biçimde sürdürdüğü insanlık suçlarını görmezden gelerek hatta terör örgütüne her türlü maddi, askeri ve lojistik desteği sağlayarak bu suçlara ortak olmak Trump’ın yeniden inşa etmek istediği Hristiyan Amerika’ya yakışmaz.  Çünkü uluslararası insan hakları hukukuna göre, sivil nüfusun haksız olarak, yaygın ve sistematik bir biçimde yerinden edilmesi insanlığa karşı suç sayılıyor.  Bunu yapanları destekleyenler de aynı derecede sorumlu oluyor.

Nitekim The Nation'ın raporuna göre, ABD, YPG/PYD'ye yönelik destek ve işbirliğini 2015'te yoğun biçimde artınca YPG'nin bölgedeki etnik temizlik faaliyetleri de aynı oranda hız kazandı ve şiddetlendi.

YPG'nin açık bir terör örgütü olduğu gerçeğine rağmen Obama yönetiminin benimsediği bu göz boyayıcı çifte standardın nedeni aynı raporda şöyle açıklanıyor:

"YPG, 1984’den beri Türkiye’ye karşı gerilla savaşı veren PKK’nin Suriye kolu. Obama yönetimi, ABD tarafından terör grubu ilan edilen PKK’nın YPG’den ayrı olduğunu iddia ediyor. SÖZ KONUSU BAĞLANTIYI REDDETTİĞİ İÇİN KANUNLARIN GETİRDİĞİ YASAKLAMALARI AŞABİLİYOR."

Kısaca Obama yönetimi, insanların aklıyla alay edercesine Suriye ve Ortadoğu'daki kirli çıkar ve politikalarına hizmet eden YPG/PYD'yi dayanaksız bir iddiayla bir çırpıda temize çıkarmaya çalıştı. Raporun devamında bu tutarsız iddianın gerçeklerle bütünüyle çeliştiği de şöyle vurgulanıyor:

"Ancak aralarında eski PKK itirafçılarının da olduğu birçok tanık ABD’nin bu iddiasının gerçek olmadığını söylüyor: The Nation’ın röportaj yaptığı 4 PKK itirafçısı, Kürtlerin Rojava olarak adlandırdığı Suriye bölgesi politikalarının PKK’nın Irak’taki merkezi Kandil’de inşa edildiğini söylüyor."

ABD'nin 2014'e kadarki Şam Büyükelçisi ve ABD'nin Suriye politikasındaki en etkili isimlerinden birisi olan Robert Ford da Al Jazeera ile yaptığı röportajında şu teşhisi yapıyor:

"PKK ile ilişkisine gelirsek, Amerikalı yetkililer ‘PYD, PKK’nın resmen bir parçası değil’ diyeceklerdir. Amerikalı yetkililerin PYD’nin PKK olmadığını söylemesi bence bir safsata. Yani bu, ciddi olmadıkları bir sözlü savunma. Söylersiniz ama aslında doğru değildir ve dinleyen herkes bunun doğru olmadığını bilir. Washington’da bir iş arkadaşım var. Mayıs-Haziran aylarında Kobani ve Kamışlı’ya gitti. Duvarlarda, ofislerde Abdullah Öcalan’ın fotoğrafları olduğunu söyledi… Amerikalı yetkililerin PKK’nin PYD ile bağı olmadığını söylemesi bir safsata. "

Obama yönetiminin benimsediği ve hiçbir bilimsel, akılcı ve yasal dayanağı bulunmayan bu ilkesiz çifte standart yaklaşım ne yazık ki halen ABD hükümeti ve Pentagon içindeki bazı çevreler tarafından yürürlükte tutulmak isteniyor. Obama döneminin Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon, ABD’nin Rojava konusundaki politikalarını ve bu yaşanan olaylar hakkında konuşmayı, kendilerine sorulan soruları cevaplamayı reddediyorlar. Obama yönetiminin özel elçisi Brett McGurk bu konudaki röportaj taleplerini geri çeviriyor.

Yine Obama iktidarının uydurduğu gülünç mitlerden biri de YPG/PYD'nin IŞİD'e karşı en etkili kara gücü olduğu hikayesi. Bu da bir diğer safsata. Zira ABD ve koalisyon güçlerinin hava desteği olmasa YPG militanlarının IŞİD'e karşı hiçbir başarıları yok. Söz konusu ABD ve koalisyon desteği kaldırılsa bölgeden kazınıp yok edilmeleri an meselesi. Kaldı ki hepsi onyıllardır ancak dağda, mağaralarda saklanıp pusu kuran, uzun menzilli tüfeklerle ya da uyuyan insanların başına sıkarak suikastler yapan PKK geleneğinden geliyor. Bu yüzden Suriye coğrafyasında, açık alanda göğüs göğüse savaşma gibi bir kabiliyetleri yok.

PKK olsun, YPG olsun, PJAK olsun hepsi menfaatlerine göre taraf değiştiren ilkesiz bir yapılanma. Hem kendi içlerindeki hem de İngiltere, ABD ve çeşitli Avrupa ülkelerinden saflarına katılan homoseksüellerden özel taburlar kuran bir sözde askeri gücün kara savaşında hiçbir başarısının olmayacağı da ortada. Dolayısıyla, Obama yönetiminin bu saçma tezinin tek amacı YPG/PYD'yi meşru ve önemli gibi göstererek onları bölgede kurulması planlanan uydu devletin sözde haklı ve doğal mensupları olarak lanse etmekti.

"İngiliz Derin Devleti", Obama yönetimi üzerinde kurduğu yoğun hakimiyeti bugün CIA, Pentagon gibi kurumlar kanalıyla mevcut hükümete de empoze etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle ABD yönetimi, İngiliz Derin Devleti'nin baskı ve tehditlerine boyun eğmeden Obama döneminin mirasından bir an önce kurtulmalıdır. Resmen terör örgütü olarak tanıdığı PKK'yı, alfabenin farklı harfleriyle isimlendirildiği zaman müttefik edinme yanılgısını acilen terk etmelidir. İngiliz Derin Devleti'nin kirli oyunlarına son verilmesi hem ABD'nin hem Ortadoğu'nun hem de tüm dünyanın ortak faydasına olacaktır.

Adnan Oktar'ın Geopolitica & News Rescue'da yayınlanan makalesi:

https://www.geopolitica.ru/en/article/terror-activities-ypgpyd-northern-syria

http://newsrescue.com/terror-activities-ypgpyd-northern-syria/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246446/kuzey-suriyedeki-ypgpyd-terorunun-belgelerihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246446/kuzey-suriyedeki-ypgpyd-terorunun-belgelerihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/geopolitica_adnan_oktar_terror_activities_of_the_YPG_PYD_in_northern_syria2.jpgSat, 22 Apr 2017 15:23:14 +0300
Türkiye-Körfez İşbirliği

İttifak, bolluk getirir. Bolluk ve zenginliği bencillikte arayan toplumlar, genellikle kendi sistemleri içinde boğulurlar. Başkalarının yenilgisi üzerinden hesap yapar, yoksulluğa doğru giden toplumların kendilerini de olumsuz etkileyeceğini düşünmezler. Dünya kaynakları geniş ve büyük olmasına rağmen dünyanın ekonomik krizlerle boğuşmasının asıl nedeni işte budur.

İslam ülkeleri, ittifak konusunda öncü ülkeler olmalıdırlar. Çünkü dinimiz, birlik ve bütünleşme dinidir. Dolayısıyla Müslümanlar, başarıyı, maddi manevi kalkınma ve refahı, ancak ve ancak ittifakın getireceğini en iyi bilen insanlardır. Uzun zamandır yaptığımız İslam ülkeleri arasındaki ittifak ve birlik çağırımız, bu hedefe yöneliktir. Özellikle son dönemlerde gerçekleşen bu yönde atılımlar ise oldukça sevindiricidir.

21 ve 22 Mart tarihleri arasında Ankara, önemli bir konuğu ağırladı.  88 yaşındaki Kuveyt Emiri Şeyh Sabah Al Ahmed Al Jaber Al Sabah, 2 gün içinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım ve Meclis Başkanı tarafından konuk edildi. İki ülke birbirlerine, ülkelerinin en yüksek nişanları olan Türk Devlet Nişanı ve Mübarek El Kabir sundular. Büyük bir dostluk havasında gerçekleşen ziyaret sırasında Kuveyt Emiri, ülkemizde misafir olan Suriyelilerin ihtiyaçlarında kullanmak amacıyla büyük bir maddi hibede bulundu. Ayrıca söz konusu ziyarette savunma sanayi, turizm ve İslam işleri konularında işbirliği yapmak üzere mutabakatlar imzalandı.

Bu görüşme, aslında 2017'nin başından bu yana Türkiye ve Körfez ülkeleri arasında gerçekleşen yoğun ziyaret trafiğinin son ayağı idi. Sadece bir ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Bu ziyaretler en üst seviyede olmuş, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahreyn Kralı Hamad bin İsa el Halife, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ve Katar  Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Tani tarafından yüksek düzeyde ve dostluk ruhu içinde ağırlanmıştı. Katar ve Bahreyn ile vizelerin kalkması, ziyaretlerin en sevindirici sonuçlarından biriydi. Görüşmeler sırasında ekonomi, enerji, savunma, eğitim, çevre, bilim, teknoloji ve denizcilik konularında 50'den fazla anlaşmaya imza atıldı.

Enerji konusunda varılan anlaşmalar, özellikle Körfez'in sahip olduğu büyük enerji kaynağını Türkiye üzerinden Avrupa'ya götürmenin yolunu açtı. Suudi Arabistan Devleti'ne ait petrol şirketi Aramco, Türkiye’de rafineri kurmak üzere; Katar mili petrol şirketi de, Türkiye de LNG depolama tesisi inşa etmek üzere çalışmalara başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ziyareti sırasında kurulan "Suudi-Türk gayrimenkul yatırım fonu" ise enerji sektörü gibi gayrimenkul sektöründe de son dönemde artan ortak girişimlerinin son örneği oldu. Türkiye, ayrıca Körfez ülkeleri ile ortak yatırımı arttırmak amacıyla milli yatırım fonunu kurdu.

Büyük devlet fonları haricinde söz konusu ülkelerin bireysel yatırımcıları da, Türkiye’de yatırım yapmalarını sağlayacak helal finansal enstrümanlar oluşturmaya başladırlar. İlk açıklanan ürün “gayrimenkul sertifikası” oldu.

Bahsettiğimiz atılımlar, sadece ekonomi adına gerçekleşen ilk adımlardır. Ortadoğu'nun Müslüman ülkeleri, birbirleri ile ittifak içinde daha büyük ekonomik zenginliklerin elde edilebileceğini fark etmişlerdir. Sistemlerini başkasının fakirleşmesi üzerine kurmamış, kapitalist rekabet zihniyeti yerine, üretici ortaklık zihniyetini benimsemişlerdir. Bu, özellikle Ortadoğu coğrafyasına bereket getirecek özel bir durumdur.

Ekonomik anlamda güçlerin birleştirilmesi, kuşkusuz sadece bir başlangıçtır. Bu atılımlar, gitgide daha güçlenen bir birlik ruhunu pekiştirmek adına gerçekleşmiştir. Asıl olan özellikle İslam ülkelerinin her konuda ittifak etmeleri, birbirlerine her zaman hüsn-ü zan ile bakmaları ve daima dost ve kardeş olduklarını hissetmeleridir. Bunun ilk adımı Ortadoğu'da atılmalıdır; öyle de olmuştur.

Salt ekonomik çıkara dayalı ilişkilerin uzun vadeli olması imkansızdır. Çıkarların daima çatışma ihtimali vardır; bu da eninde sonunda anlaşmazlık anlamına gelir. Ama ittifak temeli kardeşlik üzerine kurulduğunda, bunun üzerine ekonomik, kültürel, sosyal, her türlü ortaklığı geliştirmek mümkündür. Çünkü burada amaç, daha iyi çıkar elde etmek değil, dostluğu pekiştirmektir. Körfez ülkeleri ile çok yanlı ittifak, işte bu nedenle uzun zamandır ısrarla dile getirdiğimiz bir gereksinimdir.

Müslümanlar birbirlerinin üstüne basarak yükselmezler. Bu, sömürgecilerin zihniyetidir. Sömürgeci zihniyeti, geçmişten beri özellikle İslam coğrafyasına zarar vermiş tehlikeli ve egoist bir zihniyettir. Müslümanlar kendi aralarında bu kirli ahlaka hiçbir zaman izin vermemelidirler.

Müslümanlar, daima kol kola olmalı, birlikte yükselmeli ve bu yaşam şeklini bütün dünyaya göstermelidirler. Bütün dünyanın bir araya gelerek elde edeceği ekonomik zenginlik, dünya çapında yoksullukların, açlıkların, kıtlıkların bitmesini sağlayacak; tıp alanında atılımlar sağlayıp, hastalıklara çözüm bulunmasına vesile olacak; halkları daha iyi bir eğitim seviyesine taşıyabilecek, kısacası dünyayı değiştirecek bir adımdır. Bunun öncüsü, Müslümanlar olmalıdır.

Bugün İslam dünyasının kardeşlik ruhuna her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Birlik içinde ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel bir atılım zamanı gelmiştir. 2017 yılı yeni birçok ekonomik işbirliği projelerini beraberinde getirecektir. Dileğimiz bu ittifakların daha da köklenmesi ve kardeşlik ruhunun güçlenmesine vesile olmasıdır. Müslüman yöneticilere düşen, toplumları dostluk, vefa, sadakat, sevgi etrafında birleştirip bu işbirliğinin kalıcı olmasını sağlamaktır. İslam dünyasının ittifak etmesini sağlayacak Kuran ahlakının gereği budur.

Adnan Oktar'ın Gulf Times'da yayınlanan makalesi

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246444/turkiye-korfez-isbirligihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246444/turkiye-korfez-isbirligihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_times_adnan_oktar_gulf_states_forge_closer_ties2.jpgSat, 22 Apr 2017 14:40:03 +0300
Referandum sonrası nasıl bir Türkiye bekleniyor?

16 Nisan Referandumunda Türk halkı anayasa değişikliği önerisini onayladı. Muhalefetin seçim usulüne dair bazı itirazları olmakla birlikte ülke içinde ve dışında hakim gündem, Türkiye'nin referandum sonrasında yepyeni bir dönemin eşiğinde olduğu...

Dünya kamuoyunun merak ettiği iki önemli konu var:

Birincisi, yeni sistemin Türkiye'ye getireceği artılar ve eksiler?

İkincisi, Türkiye'nin bundan sonraki uluslararası ilişkileri nasıl bir seyir izleyecek? Dost, komşu ve müttefikleriyle, diğer ülkelerle yürüttüğü politikalarda bir farklılık olacak mı? İlk akla gelen de Rusya, Avrupa ve ABD ile olan ilişkileri?

Bu soruları cevaplamaya geçmeden, onaylanan anayasa değişikliği hakkında bazı temel noktaları aydınlatmakta fayda var. Öncelikle, yeni yönetim biçimi, bazı muhalif çevrelerin temel argümanı olan bir diktatörlük ya da babadan oğula geçme sultanlık olmayacak.

Yeni sistem, dünya üzerinde birçok ülkede uygulanan Başkanlık ve Yarı Başkanlık sistemlerinin Türkiye koşullarına adapte edilmiş versiyonundan ibaret. Tek önemli farkı, eyalet sistemi ve özerklik oluşumlarına imkan vermeden devletin üniter yapısını koruması ve sistemin partili Cumhurbaşkanlığı şeklinde uygulanması. Bağımsız ve güçlü bir Türkiye'nin bekası ve istikrarı açısından en önemli konu bu.

Bu sistemde, "Partili Cumhurbaşkanı" demokratik seçimlerle başa geçecek ve iki defadan fazla bu makama seçilme hakkı olmayacak. "Devlet Başkanı" sıfatına sahip olacak Cumhurbaşkanı'nın genişletilmiş yetkileri olacak. Ancak, seçilmiş bir Meclis'in Cumhurbaşkanı'nı denetleme, gerekli gördüğünde feshetme yetkisi de olacak.

Yeni anayasanın çok daha net, belirgin, en küçük bir muğlaklık, tartışma ve soru işaretine yer bırakmayacak biçimde hazırlanmış olması elbette en ideali olurdu. Ancak, Türkiye'nin sorun ve ihtiyaçlarına hızla çözüm getirme aciliyetiyle hazırlandığı için mükemmelleştirilmesi zamana kalıyor. İlerde, uygulamada ortaya çıkabilecek ihtiyaçlar ve sorunlar; yöneltilen teklif, eleştiri ve tepkiler değerlendirilecek. Bunlara göre yapılacak revizyonlar ve iyileştirmeler yeni referandumlarla halkın onayına sunulabilir.

Bu çerçevede, yeni sistemin Türkiye'nin gelişme, kalkınma, güvenlik ve istikrarına katkı sağlayacağı söylenebilir. Sonuçta, olayın özü halkın seçerek görev verdiği bir liderin elini güçlendirmek, hareket kabiliyetini artırmak. Bu sayede, yürütmenin önü açılarak gereksiz prosedürler, yıkıcı muhalefetler, yıpratma amaçlı bürokrasilerle hızının kesilmesi engellenmiş olacak. Yeni sistem, seçilecek kişiye icraatlarını, vaatlerini daha rahat yerine getirme imkanı sağlayacak.

Tüm bunlar güçlü, güvenli ve istikrarlı bir Türkiye anlamına gelecek. Bu da dış ilişkilerde dost ve müttefiklerine daha çok güven sağlaması, karşılıklı faydaların artması, işbirliklerinin güçlenmesi demek.

Dolayısıyla Türkiye'nin, komşusu ve dostu Rusya ile arasındaki iyileşme süreci daha da hızlanacak ve ilişkileri gelişecektir. Türkiye'nin bölgede daha güçlü ve istikrarlı bir ülke haline gelmesi, doğal müttefiki olan Rusya'nın da ekonomik, ticari, siyasi ve stratejik açıdan faydasınadır. Aynı şekilde, Rusya'nın güçlü bir devlet, Sayın Putin'in güçlü bir lider olmasının Türkiye'nin lehine bir durum olması gibi.  

Nitekim, Sayın Putin'in referandum sonrası Sayın Erdoğan'ı arayıp tebrik etmesi, referandum sonucunun iki ülkenin karşılıklı çıkarlarına uygun olduğunun samimi bir göstergesidir.

AB ile olan ilişkilere gelince, ne yazık ki aynı olumlu tablodan bahsetmek zor. Türkiye, AB sürecinde üzerine düşen yükümlülükleri defalarca yerine getirdiği halde, onlarca yıldır açık bir oyalamaya tabi tutuluyor.

Elbette, bunda Avrupa halkının veya ülkelerinin bir suçu yok. Bugün Rusya'ya yaptırım ve izolasyon politikaları uygulayan AB içindeki derin unsurlar Türkiye'yi de açıkça reddetmeden sürünceme taktiğiyle uzun süredir birliğin dışında tutma politikası izliyor.

Buna rağmen Türkiye, referandum sonrasında da her zamanki iyi niyetli, yapıcı ve uzlaşmacı tavrını sürdürecek. Ancak, ana akım Avrupa medyasının Sayın Erdoğan ve Türk halkı aleyhinde yürüttüğü çirkin kampanyaların referandum sonrasında artarak devam etmesi endişe vericidir.

Türkiye aleyhinde bölünme ve iç savaş provokasyonları yapan AB medyasının İngiltere ayağında çıkan bazı taraflı haberler şöyle:

The Economist: "Türkiye diktatörlüğe kayıyor"... Financial Times: "Yeni sultanın buruk zaferi"... Independent: "Derin bölünmeler nedeniyle Türkiye potansiyel düşmanlarının avı haline geliyor"...

Alman medyasında çıkan bazı taraflı haberler ise şöyle:

Bild: "Alman Türkler bir despot için oy kullandı"... Spiegel Online: "Türkler otokratik başkanlarına daha fazla güç vermek için oy verdiler"... Frankfurter Allgemeine: "Vahşi Erdoğanistan'da"...

İsviçre kanalları ise "Erdoğan Avrupa'da terörü besliyor mu?" programları yapmaktan çekinmediler.

Pek çok AB ülkesinin medyalarında benzer karşıt ve taraflı ifadeler yayınlanıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin bütün iyi niyetine ve yapılan demokratik seçime rağmen referandum sonrasında derin AB mekanizmaları çok daha saldırgan ve pervasız hale gelmiş durumda. Bu da AB ile olan ilişkileri giderek güçleştiriyor.

Sonuçta, Türkiye'nin referandum sonrasında ne Avrupa ülkeleriyle ne ABD'yle ne de bunların halklarıyla hiçbir sorunu, düşmanlığı söz konusu olamaz. Ancak, kirli emperyalist sistemine köle edemediği devletlere ve liderlere bin koldan saldıran gizli yapılanmaların Türkiye'yle, Rusya'yla, ABD'yle, Erdoğan'la, Putin'le, Trump'la ciddi sorunları olduğu çok açık. O halde bu üç liderin ortak hedeflerine karşı güçlü bir ittifak kurmasından daha akılcı çözüm ne olabilir?

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/20-04-2017/137557-turkey_referendum-0/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246407/referandum-sonrasi-nasil-bir-turkiyehttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246407/referandum-sonrasi-nasil-bir-turkiyehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_what_kind_of_a_Turkey_is_expected_to_come_from_the_aftermath_of_the_referendum2.jpgThu, 20 Apr 2017 16:24:08 +0300
Türkiye'nin Referandumu

Türkiye'nin parlamenter sistemden "Cumhurbaşkanlığı sistemine" geçişini öngören anayasa değişikliği, yapılan halk oylamasında kabul edildi. Bu halk oylamasına göre, anayasadaki 18 madde değiştiriliyor. Buna göre cumhurbaşkanının yetkileri yeniden düzenlenirken, başbakanlık kaldırılıyor ve bakanlar kurulunu atama yetkisi cumhurbaşkanına veriliyor. Ayrıca, milletvekili sayısı da 600'e yükseltiliyor. Yeni sistemle ilgili düzenlemeler 3 Kasım 2019 günü eşzamanlı yapılacak olan cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerle birlikte yürürlüğe girecek.

Yapılan referandumdan küçük bir farkla evet sonucunun çıkmasının kuşkusuz verdiği önemli mesajlar var. Sandık sonucu, halkın "federasyon" korkusunu aslında bir kez daha gözler önüne serdi. Daha önce federasyon ihtimali taşıdığı için başkanlık sistemine destek sadece %25'lerdeydi. Bu düşük oran karşısında anayasada federasyon ihtimalini ortadan kaldıran düzenlemeler yapıldı ve sistem başkanlıktan, geniş yetkili partili cumhurbaşkanlığına dönüştürüldü. Bu düzenlemeler halkın bu korkusunu büyük ölçüde gidermiş, hatta AKP, federasyona keskin bir dille karşı olan MHP'nin desteğini almıştı. Ancak referanduma birkaç gün kala iki cumhurbaşkanı danışmanından "federasyon" vurgusu gelmesi şüphe uyandırdı. Bu konuşmalar daha sonra cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından kesin olarak yalanlansa da, söz konusu çıkışın 16 Nisan'daki sonucu %2-3 oranında etkilediği düşünülüyor.

Bir anayasa değişikliğinin, halkın tümüne hitap etmesi önem taşıyor. Bu konuda Başbakan Binali Yıldırım'ın, 25 Temmuz 2016 tarihinde, anayasa çalışmaları sürerken söylediği şu sözlerin haklılık payı büyük:

"Toplumun yüzde 100’ü değilse bile büyük bir kesimini, kahir ekseriyetini kapsaması lazım, onların kabul edebileceği bir metin olması lazım. Bunu da tek başına yapamayacağımız aşikâr; onun için bütün partilerle çalışmamız gerekiyor."

Bu önemli, çünkü 16 Nisan'da gerçekleşen referandum, tıpkı genel seçimlerde olduğu gibi iki karşıt fikrin mücadelesi şeklinde algılandı. Bir kesim, Türkiye'nin demokrasisine zarar geleceğinden çekiniyor; diğeri ise, tıpkı 90'lı yıllarda olduğu gibi dindar kesimlerin ezilip dışlanacağından. Her ikisinin de haklı yönleri var.

Türkiye, demokratik bir Müslüman ülkedir. Anayasasında "laik" ibaresi geçen sayılı ülkelerden biridir. Anayasasında "laik" ibaresi geçen tek Müslüman ülkedir. Demokratik bir Türkiye, 94 yıldır bu ülkenin vatandaşları için bir övgü vesilesidir; bizim için bir gurur ve nimettir. Bu vesile ile Türkiye hiçbir zaman bir kısım Ortadoğu ülkelerinin düştüğü bağnazlık tuzağına düşmemiştir.

Ancak buna rağmen bazı kesimler, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk'ün bu ülkeye getirdiği mükemmel demokrasi ve özgürlük anlayışını saptırarak dindarlara yoğun baskı uygulamaya çalışmışlardır. Bu yüzden darbeler gerçekleşmiş, dindar kesim fişlenmiş ve Türkiye, bir demokrasi ülkesine yakışmayacak dönemler geçirmiştir.

Şu anda özellikle dindar kesim, eski günlerin geri gelme ihtimalinden endişelidir. İşte bu nedenle ana muhalefet partisi CHP'ye bir türlü yanaşamamakta, o kesimden gelen vaatlere bir türlü inanamamaktadır.

Gelelim diğer %50'ye. Her ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de, azınlık da olsa sesini duyuran bağnaz bir kitle vardır. Bu cepheden zaman zaman gelen bazı açıklamalar, bağnazlığın korkunç zihniyetinden ürkmüş insanlarımızı haklı olarak endişeye sürüklemektedir. Bayanların açık giyinmesine karışan, müzik haramdır diyen, sanata savaş açan, heykel gördüğünde tüküren ürkütücü zihniyet, Atatürk'ün emek emek oluşturduğu demokrasiye sahip çıkmaya çalışan kesimleri dehşete sürüklemektedir. Söz konusu durum, kimi zaman tüm dindar kesime mal edilmekte, merkez sağı temsil eden hükümet de bundan nasibini almaktadır. Bunun getirisi ağır olmakta, iktidar partisi AKP, bir türlü Türkiye'nin kıyı kesimlerinin oyunu alamamaktadır. 16 Nisan Referandumunda da benzer durum gözlerden kaçmamıştır.

İşte Türkiye'nin hemen her seçimde %50-%50'lik keskin bir ayırımla ikiye bölünmesinin sebebi budur. İki tarafın da uygulamaları ve söylemleri değişmedikçe, bu ayırım aynı netlikte devam edecek gibi görünmektedir.

Peki, değişmesi gereken nedir?

Ana muhalefet, mücadele yöntemini değiştirmelidir. Karşı tarafı haksız çıkarmak, karşı tarafa olan güveni sarsabilir ama insanları ana muhalefete çekecek bir yöntem değildir. Ana muhalefetin, karşıdaki %50'nin korkularını ortadan kaldıracak bir mücadele yöntemi benimsemesi gerekmektedir. CHP, bağnaz zihniyet ile haklı bir mücadele içindeyken aynı zamanda gerçek İslam'a sahip çıksa; sanatın, kalitenin, demokrasinin ve özgürlüğün Kuran'daki İslam'ın savunduğu değerler olduğunu anlatsa ve dindarlara asla tekrar mağdur olmayacaklarının garantisini verse, büyük bir oranda korkuları aşabilecektir.

Eğer iktidar, bağnazların zihniyetini açık ve net bir şekilde eleştirse, demokrasinin, laikliğin, özgürlüğün bu ülkenin en önemli güvencesi olduğunu her fırsatta ispat etse; sanat, müzik, resim, heykel gibi güzelliklerin hem dinimizin hem de ülkemizin en önemli değerlerinden olduğunu vurgulasa; dekolte veya kapalı, tüm kadınları ön plana çıkarsa, ülkedeki laik kesimin endişeleri dinecektir. İktidar partisi, bunu her fırsatta çeşitli şekillerde yapmaktadır; fakat halkın beklediği daha doyurucu bir vurgudur.

Demokrasi çok sesliliktir ve güzeldir. Fakat halkın keskin bir çizgi ile ikiye bölünmesi, özellikle ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biri ve NATO'nun tek Müslüman üyesi olan Türkiye gibi istikrarlı kalması gereken ülkeler için bir risktir. Umarız, önümüzdeki günler, bu kutuplaşmayı ve korkuları dindirecek politikalarla birlikte gelir.

Adnan Oktar'ın The Jerusalem Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.jpost.com/Opinion/Turkeys-choice-488363

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246400/turkiyenin-referandumuhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246400/turkiyenin-referandumuhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jerusalem_post_adnan_oktar_turkey_s_choice_2.jpgThu, 20 Apr 2017 10:42:11 +0300
Rus Sınırında NATO SilahlarıII. Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden biridir. 41 milyonu sivil olmak üzere 70 milyon cana mal olmuştur. Rus halkı 4 yıl içinde 23 milyon kayıp vermiştir. Alman ordusu 4 milyon asker 600.000 motorize araçla Rusya’yı işgal ederken 3500 tank ve 3000 uçağı da yanında getirmiştir. Bu muazzam kuvvet ancak milyonlarca Rus'un hayatı pahasına durdurulabilmiştir.

II. Dünya Savaşı ile ilgili olarak verilen bu bilgiler, şu anki gelişmelerle yakından bağlantılıdır. II. Dünya Savaşı sonrasında, dünyanın yine böylesine korkunç bir manzara ile karşılaşmasını önlemek için kurulmuş olan NATO, şu an çeşitli çekinceler öne sürerek benzer bir hareketlilik içine girmiştir. Bu hareketlilik, Avrupa’nın doğu sınırlarında altı ay önce başlamıştır ve çapı genişleyerek devam etmektedir. Rusya ile sınırı olan ülkelere neredeyse her gün yeni NATO birlikleri konuşlandırılmaktadır. Bu durum, sadece Soğuk Savaş'ın yaralarını yakın zamanda sarabilmiş olan Rusya için değil, bölge ülkeleri, hatta tüm dünya için bir endişe sebebidir.

Bugün, kuzey-güney hattı boyunca Estonya ve Baltık ülkelerinde, Polonya’da, Slovakya’da ve Romanya’da Rusya’yı tedirgin eden üsler kurulmuş durumda. Bu üslerde sadece askeri birlikler değil, kara savaşına yönelik A-10 Thunderbolt gibi tanksavar uçakları dahi konuşlandırıldı. NATO, bu hareketliliğin, Karadeniz'de üstünlüğü ele geçirme stratejisi olduğunu saklama gereğini bile duymuyor. Geçmişte yaşanan ve iki dünya savaşının çıkmasına sebep olan güç mücadelesi, adeta tekrar yaşanıyor.

ABD ve bölgeye asker ve mühimmat gönderen NATO ülkeleri, bu askeri yığınak için, Rusya’nın potansiyel agresif ve saldırgan tutumunu sebep gösteriyorlar. Oysa II. Dünya Savaşı'nda, bugünkü Polonya, Ukrayna, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Romanya, Bulgaristan ya da Kafkasya’yı yıkıp yakan Ruslar değildi. Bugün de Rusya'nın genel tutumunun, çatışma yerine diplomasiyi öne çıkarmak olduğu göze çarpıyor. Bu nedenle "Rusya’ya karşı tedbir" bahanesinin ardına sığınarak dünyayı askeri bir tesise dönüştürmek pek çok strateji uzmanı tarafından eleştiriliyor.

Peki birdenbire gelişen bu askeri savunma stratejinin asıl sebebi ne?

Bölgede yaşanan gerilimin temelinde bazı düşünce kuruluşları yatmakta. NATO’nun Rusya'yı askeri olarak kuşatma politikasının fikir babası Atlantic Council. 1961’de kurulan konsey, siyasi analistler tarafından NATO ideolojilerinin belirlendiği bir kurum olarak nitelendiriliyor. Bölge ülkelerinde yaşanan ekonomik krizler sırasında ise sahnede George Soros’un ünlü Hedge fonu Quantum Fund vardı. Yine Soros’un idaresi altındaki açık toplum vakıflarının, çeşitli ülkelerdeki renkli devrimlerden, Arap Baharı'na veya Türkiye’deki Gezi Olayları gibi müstakil hareketlere kadar pek çok olayda provokatif rol aldığı belirtilmekte.

Bu düşünce kuruluşları enternasyonalist ya da globalist olarak adlandırılan ideolojileri temsil etmekteler. Kuruluşlar söz konusu ideolojilerini kimi zaman iyi niyetle ön plana çıkarsalar da, yöntemleri genel olarak çeşitli ülkeler veya toplumlar için tehdit oluşturabiliyor. Öyle ki, söz konusu politikalar, on yıldan daha kısa bir zamanda dünyayı Soğuk Savaş dönemindeki kutuplaşmaya götürmüş durumda. Bu politikalar sonucunda, büyük güçler arasında ne sıcak ne de soğuk savaş yaşanmamasına rağmen, Akdeniz ve Karadeniz savaş gemileri ile doldu. Dünyanın kadim bölgeleri yoğun çatışma ortamları halini aldı. Bugün, III. Dünya Savaşı, hiç olmadığı kadar fazla dillendirilmekte. Elbette söz konusu vakıflar, bu kutuplaşmaların doğrudan sorumlusu değiller. Ama dünya çapında izlenen savaş, finans, doğal kaynaklar ve sömürü politikaları, toplumları çatışmaya sürükleyen nefret tohumları ekiyor. Bunun çıkış noktası ise, büyük ölçüde söz konusu kurumların politikaları.

Kuşkusuz dünyada kutuplaşmayı ve sıcak savaşı destekleyenler var. Milyonlarca insan can verirken, bu kişiler zenginleşiyorlar. Dolayısıyla dünyadaki savaşları veya krizleri incelerken, belli bir kesimi zenginleştirecek çıkar politikalarını da yakından bilmek gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında, Rusya'nın bir tehdit olması, söz konusu çıkar odaklarının daima önemli bir malzemesi olmuştur. Soğuk Savaş'ın sona ermesi planlarına uymamış, süper güçlerin daima silahlanmalarını sağlayacak "sebeplere" ihtiyaçları olmuştur. Küçük bir söylentinin bile ayaklanmalara neden olduğu bugünkü dünyada ise, "Rusya tehdidi" cazip ve taraftar bulabilecek bir konu olarak tercih edilmiştir. Bu kişilere göre böyle bir tehdidin varlığı, daima yeni silahlar, yeni gemiler, yeni cepheler, dolayısıyla yeni pazarlar anlamına gelmektedir.

Şu anda ne ABD, ne Rusya ne de NATO ülkeleri, savaş söylentilerinin peşinden gidecek kadar çılgın bir zihniyette değildir. Keza günümüzde savaş, nükleer başlıkların devreye girmesi ile eş anlamlıdır. Bu kabusu yaşamaya ve yaşatmaya elbette kimse gönüllü olamaz. Şu durumda savaş hazırlıkları söylentileri veya sınır tehditleri, o kadar gerçekçi görünmemektedir. Bunun, bazı kesimleri tehdit altında tutmak, bazı odakları ise zenginleştirmek amacı taşıdığını görmek gerekmektedir.

İhtiyaç olan şey sağduyulu davranmaktır. Dünyanın, tüm ülkelerin ve fikirlerin barış içinde yaşayabileceği bir ortam olduğuna herkesin inanması gerekmektedir. Bir kısım düşünce kuruluşlarının himayesinde gelişen dış politikaların, ülkeleri yanlış mecralara sürüklediği görülebilmektedir. Bu politikalar, ne NATO'nun düsturunu ne de insanlığın temel değerlerini yansıtmamaktadır. Sevgi ve ittifak, tüm sinsi planların üzerinde değerlerdir. Bu değerleri güçlü tutup barışı sağlamak, kimsenin kimse ile savaşmaya mecbur olmadığını göstermek, dünyayı değiştirir. Bu olduğunda dünya, özlenen zenginliğine kavuşacak; para, sadece belli kesimlerin cebine akmayacak, dünyada yoksulluk ve kıtlık kalmayacaktır.

Şu unutulmamalıdır: Savaş stratejiistlerinin yönettiği bir dünya karanlık bir gelecek demektir. Barışın sesini getirecek olan ise dünyadaki iyilerin ittifakıdır.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/world/europe/03-05-2017/137648-nato_weapons-0/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246133/rus-sinirinda-nato-silahlarihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246133/rus-sinirinda-nato-silahlarihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_nato_weapons_on_the_russia_border_2.jpgFri, 14 Apr 2017 19:12:00 +0300
Rusya ve Türkiye'yi birbirine yaklaştıran önemli bir proje: Türk Akımı

Anadolu tarih boyunca Doğu ile Batı arasında birçok açıdan köprü görevi görmüştür. Her şeyden önce Hıristiyanlığın batıya yayılırken kullandığı rota, mevcut kültürel izlerden de rahatça anlaşılabileceği gibi Anadolu’ydu. Bilimsel gelişmeler bu kanaldan Avrupa'ya ulaştı ve Avrupalı ​​hacılar yine bu rotayla Çin, Hindistan ve Ortadoğu'ya seyahat ettiler. Yakın zamanda yeni bir isimle yeniden canlanan İpek Yolu bile Avrupa'ya ulaşmak için Anadolu'dan geçer. Anadolu bugün ise Batı'nın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarını Rusya'dan taşımak gibi büyük bir sorumluluk üstleniyor. Bu projenin ismi Türk akımı.

Son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve Rusya ve Türkiye tarafından Ekim 2016'da resmi olarak onaylanan bu yeni enerji projesini birçok kişi duymuştur. Ancak bu proje pek çok kişinin zannettiği gibi yeni bir proje değil. 2014 yılında manşetlere çıkan proje o zamandan beri halk tarafından yakın takip altında. Oysa ki, projenin geçmişi Rusya Devlet Başkanı Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Karadeniz'de inşa edilecek bir başka boru hattından bahsettikleri Soçi toplantısının yapıldığı 2005 yılına kadar uzanıyor. Türkiye, mevcut Mavi Akım’ın genişletilmesinin Türkiye'nin enerji ihtiyaçları için yeterli olacağını düşündüğü için proje o tarihte sonuçlanmamıştı. Ancak uzun bir aradan sonra iki ülke 2009'da enerji anlaşmasını onayladı. O dönem muhtemel boru hattı projesine verilen isim Mavi Akım II’ydi ve bu girişimi neticelendirmek için görüşmeler yapıldı ve karşılıklı temaslarda bulunuldu ancak görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Putin 2014'te Ankara'da yapılan bir toplantıda uzun bir sessizlikten sonra Türk Akımı projesinden bahsetti. Ancak 2015 yılının sonunda yaşanan kriz nedeniyle iki ülke arasındaki bağlantılar kısa bir duraklama dönemine girdi. İki ülke arasındaki ilişkiler normalleşmeye başlar başlamaz Türkiye’nin evet dediği ilk ticari işbirliği olması nedeniyle, Türk Akımı projesi özel bir önem taşıyor.

Proje kapsamında, ilk boru hattı ile Türkiye kendi enerji ihtiyacını karşılayabilecek ve ikinci hat ile gazı Güney Avrupa'ya taşımak için bağlantı görevi görecektir. Türk Akımı'nın ilk hattı açıldığında Batı Hattı'ndaki gazın Ukrayna, Moldova, Romanya ve Bulgaristan sınırları üzerinden taşınması işlemi sona erecektir. Bu, Ukrayna'yla gerginlik yaşayan Rusya’ya siyasi avantaj sağlarken, aktarma ücreti olmaksızın gaz alabilmesi ve son müşteriden ücret talep edebilmesi anlamında Türkiye’ye ekonomik avantaj sağlayacaktır.  Ayrıca, bu proje Türkiye için güvenlik avantajı anlamına da gelmektedir.

Doğal gaz, kendi enerji kaynaklarına sahip olmayan ve diğer ülkelere bağımlı ülkeler için hayati önem taşıdığından, AB artan enerji ihtiyaçları için yeni gaz tedarik yolları aramaktadır. Bu yeni proje, Türkiye, Rusya ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkiler açısından da olumlu bir etki meydana getirecektir. Daha önce Ukrayna gerilimi nedeniyle gaz teminin aksaması ve doğalgaz kesintisi yaşanması sebebiyle Balkan ülkeleri alternatif bir rotaya sahip olacak ve kendilerini daha güvende hissedeceklerdir.

Bugün dünyanın neredeyse her köşesinde bir çatışma yaşanırken özellikle Ortadoğu'da kimse gelecekte neler olacağını tahmin edemiyor. Birbirleriyle iyi ilişkiler içinde olan ülkeler ertesi gün karşı karşıya gelebiliyorlar. Bu nedenle, ülkeler ihtiyaçları için mümkün olduğunca başka ülkelere bağımlı olmak istemiyor. Çünkü bu tarz bir durumda bağımlı oldukları ülkeyle bir anlaşmazlık yaşadığında, sözleşmeden doğan yükümlülükler bu durumdan etkilenebiliyor ve derin bir kriz doğabiliyor. Müşterek enerji anlaşmaları olan ülkeler ise barış ortamının, enerji konusundaki ihtiyaçları ile yakın bağlantılı olması nedeniyle ilişkileri koruma konusunda daha daha bilinçli ve titiz hareket ediyorlar. Dolayısıyla bu tarz enerji anlaşmaları, bölgede ittifaklar kurmaya istekli diğer ülkeler için güzel bir örnek olabilir.

Ancak ülkeler böyle enerji anlaşmaları olsun veya olmasın, her halükarda birbirleriyle barış içinde olmalıdırlar. Çünkü bu tür ilişkiler, sadece her bir ülke özverili bir şekilde davrandığında geliştirilebilir ve olgunlaşabilir. Enerji, ittifakların kurulduğu, sınırların çizildiği ve ülkelerin bloklara bölündüğü tarihin hemen her devrinde ortak payda olmuştur. Geçmişte enerji kaynakları büyük savaşların sebebiydi, ancak gelecekte bu şekilde olmasına gerek yok. Tam aksine, enerji barışın nedeni olabilir. Her ülke hayatta kalabilmek için enerjiye ihtiyaç duyar, dolayısıyla enerjiye dayalı sözleşmeler ve anlaşmalar bölgeye zenginlik ve refah getirebilir ve getirecektir. Bu açıdan, siyasi, dini ve topluluk liderlerine, ülkesini seven insanlara büyük görevler ve fedakarlıklar düşüyor. Çünkü ancak onlar enerji kaynaklarının barışı sağlamak için kullanılabileceğini topluma anlatabilir ve bu konuda yaygın yanlış kanaatleri değiştirebilirler.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/11-04-2017/137447-turkish_stream-0/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246050/rusya-ve-turkiyeyi-birbirine-yaklastiranhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/246050/rusya-ve-turkiyeyi-birbirine-yaklastiranhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_a_key_project_drawing_russia_and_turkey_nigh_the_turkish_stream2.jpgThu, 13 Apr 2017 00:12:00 +0300