PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.compkkyacozum.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 pkkyacozum.com 1PKKYACOZUM.COMhttp://pkkyacozum.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Modernizm-Ötesi İslam ve Bağnazlık Tuzağı

'Modern İslam', 'İslam ve modernizm' gibi kavramlar bugün İslam dünyasında sık sık gündeme gelen ve tartışılan konular arasındadır. İslam'ın, yeryüzünün geçmişte ve gelecekte en modern yaşam biçimini, en mükemmel ahlaki ve sosyal modeli insanlara sunduğu elbette tartışmasız bir gerçektir. Ancak bu noktada, bazı kişiler tarafından yanlış anlaşılan ya da çarpıtılan 'modern İslam' ifadesinden ne kastedildiğini netleştirmekte de fayda vardır.

Her şeyden önce 'modern İslam', İslam dininin özünden saptırılarak dönemin zihniyet ya da yaşam biçimine, ahlak ve düşünce anlayışına adapte edilmesi değildir. 'Modern İslam', İslam'ın yüceliğini ve üstünlüğünü gereği gibi kavrayamamış, eziklik ve aşağılık kompleksi içindeki bazı kişilerin İslam'ı sosyalizm, komünizm, materyalizm, Darwinizm gibi batıl felsefelerle yorumlama özentisi de değildir. Yine, 'modern İslam' çeşitli dejenere kültürleri, (homoseksüellik gibi) sapkın ahlak anlayışlarını modernlik sayarak bu sapkınlıkları İslam'a entegre etme çabası hiç değildir.

'Modern İslam', hurafelerden ve bağnazlıktan arındırılmış, yalnızca Kuran'a dayalı İslam'ın her devrin, her toplumun algı ve anlayış düzeyinin kat kat üzerinde bir modernlik anlayışına sahip olduğu gerçeğini tanımlar. Daha da doğrusu, İslam'ın modern-ötesi olduğunun ifadesidir. 'Modern İslam', insanlar Kuran'ı en doğru biçimde anlayarak en saf ve samimi biçimde yaşadıkları zaman ortaya çıkacak en mükemmel sistemdir. Demokrasinin ve özgürlüklerin asıl merkezidir.

Modern İslam, Peygamber Efendimiz (sav)'in ve ashabının yaşadığı İslam'dır. Bu kutlu insanların yaşadığı dönem, özgürlüğün, fikir hürriyetinin, demokrasinin, adaletin, insan haklarının en mükemmel şekliyle uygulandığı, sevginin, merhametin, dürüstlük ve samimiyetin tam anlamıyla hakim olduğu, İslam'ın gerçek anlamıyla en rahat, kolay ve zevkli biçimde yaşandığı bir dönemdir. Allah'ın Resulü (sav) eğer bu dönemde yaşamış olsaydı, kendisinin günümüzün en modern insanı, modern dindarlığın en güzel örneği olacağında şüphe yoktur.

İnsanların en moderni olmak maddesel bir kavram değildir. Modernlik; ahlak, akıl, kültür, anlayış, bilinç, dikkat, derinlik, hal, tavır, adap, davranış, kişilik, giyim-kuşam, estetik, sanat ve sevgi anlayışı gibi her yönden insanların en üstün, en kaliteli, en çok örnek alınan, en sevilen ve beğenileni olmak demektir.

Bugün İslam dünyasının ezici kesimine hakim olan din anlayışının, düşünce ve yaşam tarzının ise, yukarıda tarif ettiğimiz modelle ne yazık ki uzaktan yakından benzerliği olmadığı açıktır. Hatta İslam denilince, Batı dünyasında modernlik, kalite, estetik, sanat, bilim ve özgürlüğe bütünüyle karşı bir sistem akla gelmektedir.

Bunun yegane nedeni ise, halen İslam aleminin büyük bölümünde yaşanan dinin gerçekte İslam değil, İslam adına yaşanan hurafeler, batıl inanç ve uygulamalarla dolu, Kuran'dan alabildiğine uzak bir "bağnazlık dini" olmasıdır. Geçmiş dönemlerden kalma kabile kültürünün inanç ve kuralları, örf, adet ve gelenekleri bu bağnaz sistemin sosyal, kültürel ve ahlaki temelini belirler. Kuran'ın birçok ayetinde "ataların dini" olarak adlandırılan ve şiddetle kınanan bu batıl sistem ne yazık ki bugün gerek Müslümanların çoğunluğu arasında gerekse Batı dünyasında "İslam dini" olarak tanınmaktadır.

Kabile kültürünün en büyük mağdurları, bağnazlığın en güçlü yaptırımlarına, baskı, yasak ve zorluklarına maruz kalanlar ise kadınlardır. Kadının ikinci sınıf insan sayılması, aile içi ve dışı şiddete maruz kalması, sosyal hayattan dışlanması, kocasının ya da ailesinin mülkü kabul edilmesi, bir meta olarak görülüp zorla evlendirilmesi, eğitim, seyahat ve benzeri birçok insani hak ve özgürlüğünün kısıtlanması, töre cinayetleriyle veya taşlanarak katledilmesi gibi Kuran dışı, insanlık dışı, vahşi uygulamaların hepsi erkek egemen kabile düzeninden miras kalan sapkın zihniyetin ürünleridir.

İslam dünyasında her 90 dakikada bir işlenen töre cinayetleri adeta haklı bir eylem olarak kabul edilir ve birçok ülkede kanuni yaptırıma tabi tutulmaz. Töre cinayetlerinin en yaygın olduğu, adeta yasal sayıldığı bazı ülkelerde her yıl 1000'den fazla namus cinayeti örtbas edilerek cezasız bırakılmaktadır.

Bağnaz İslam anlayışı kadınları bakımsız, sağlıksız bırakarak onları erkeklere benzetmeyi makbul görürken, Resulullah (sav) kadınların erkeklere, erkeklerin de kadınlara benzemesini şiddetle yasaklamış, kadınlara hep bakımlı olmalarını salık vermiştir. O dönemde Müslüman kadınlar saçlarını boyar, makyaj yapar, bunun için o devrin imkanları dahilinde kına, haluk gibi malzemeleri kullanırlardı.

Günümüzde bir kısım Müslümanların, çağdaş uygarlığın sunduğu imkan ve güzelliklerden, özgürlük, refah, huzur ve mutluluktan uzak kalmasının, modernlik, kalite, bilim, sanat ve estetiğe, resime, müziğe, heykele karşı olmasının, her türlü sömürünün hedefi haline gelmesinin, kesintisiz acı, sıkıntı, yoksulluk ve felaketlere maruz kalmasının tek nedeni Kuran'ı terk ederek bağnazlığın pençesine düşmeleridir.

Batı dünyasının ve küresel güç odaklarının, İslam'ı, kendi kültür ve medeniyetleri karşısında bir tehdit unsuru olarak görmelerinin altında yatan en büyük neden Kuran dışı bağnaz sistemdir. 'İslamofobia' kavramının ortaya çıkış sebebi de büyük oranda yine bu bağnaz zihniyetin ürünü radikalizm, ilkellik ve vahşetten duyulan korku ve dehşettir.

İslam'ın özüne, yani sadece Kuran'a dayalı saf ve gerçek dine dönmek yalnız İslam aleminin değil, tüm dünyanın kurtuluş huzur, mutluluk ve selametinin anahtarı olacaktır. Bu ise, eğitimle mümkündür. Bunun için Kuran'ın özüne dayalı eğitimin güçlendirilmesi ve aklı selim Müslümanların böyle bir bilimsel çalışma içine girmeleri önem taşımaktadır. Radikalizmden kaynaklanan bağnazlığın, öfkenin ve vahşetin sona ermesinin tek yolu budur.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2017/07/19/islam-and-the-trap-of-bigotry/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/253497/modernizm-otesi-islam-ve-bagnazlikhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/253497/modernizm-otesi-islam-ve-bagnazlikhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_Islam_and_the_trap_of_bigotry2.jpgFri, 21 Jul 2017 14:20:10 +0300
Neden Afrika'yı yeni bir Avrupa yapmıyoruz?

Afrika'dan Avrupa'ya göçmen akını uzun süredir önemli bir sorun olmuştur. Afrika'nın hiç bitmeyen savaşları ve yoksulluğu durumu daha da kötüleştirmektedir. Avrupa ile aynı standartlarda kaliteli ve onurlu yaşam şekline hak sahibi olan bu insanlar, daha iyi bir hayat bulma umuduyla bilinmeyen bir geleceğe doğru yolculuk yaparak hayatlarını riske atmaktadırlar. Çoğu zaman ilk tepki reddedilmek olsa da başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri övgüye değer bir şekilde cömertlik ve misafirperverlik göstermişlerdir.

Ancak çatışmalar devam etmektedir. Yoksulluk yayılırken, büyük olasılıkla sorun daha da büyüyecek, ezilen ve yoksullaşan insanlar güvenli bir sığınak ve onurlu bir hayat bulma umuduyla Avrupa'ya yöneleceklerdir.

Ne var ki, tüm Afrika ve Orta Doğu nüfusunun Avrupa’da ağırlanamayacağı açıktır. Dolayısıyla acil durumlarda savunmasız insanlara geçici yardımlarda bulunulduktan sonra söz konusu topraklarda kalıcı çözüm için yaşam koşullarının iyileştirilmesine odaklanılmalıdır.

Bugün, hayatlarına ve onurlarına yönelik tehditler nedeniyle diğer ülkelere sığınmak isteyen milyonlar dışında, daha yüksek yaşam standartlarını elde etmek için aynı şeyi yapmak isteyen büyük bir topluluk olduğunu da biliyoruz. Kesinlikle herkes gibi onlar da kaliteli yaşamayı hak ediyorlar. Her insan eşit doğar. Bir kişinin doğum yeri, o kişiye saygı gösterilmesi, değer verilmesi ve insanca bir yaşama sahip olması için belirleyici olmamalıdır. Dünyadaki tüm nüfusu sadece belirli bölgelere sığdırmak imkansız olduğundan, arzu edilen yaşam standartlarını her yerde en yüksek hale getirmek için çalışmalıyız.

Başka bir deyişle, mülteci ve göçmen sorununun çözümü için iki temel noktaya odaklanmalıdır:

- Korunmaya ve yardıma ihtiyacı olan kişilere derhal sığınma ve destek sağlamak,

-Sorunlu bölgelerde standardın altındaki yaşam koşullarının iyileştirilmesi, böylece insanların ülkelerini terk etme ve başka yerlerde daha iyi bir yaşam arayışında olma ihtiyacını hissetmemelerini sağlamak.

Unutulmamalıdır ki, Avrupa sömürge güçleri Afrika’nın, mevcut yoksulluğunda ve çatışma ortamında olmasında önemli bir rol oynamıştır. Avrupa gelişip zenginleşirken; kültür, sanat ve bilimce zengin bir medeniyet inşa ederken, zamanın bazı Avrupalı liderleri, sömürge hayallerinin peşinde her türlü ahlaki değeri ve insan haklarını ihlal etmiş ve Afrika'yı korkunç şekilde sömürmüşlerdir. Öyle ki 1881 ve 1914 yılları arasında bugün “Afrika Talanı” adı verilen bir yöntemle kıtanın yüzde doksanı Avrupa kontrolü altına girmiştir. Zamanla, doğal kaynakları, güzellikleri, kültürü ve sanatına rağmen, kıta inanılmayacak derecede yoksullaşmıştır. Bugün, zengin doğal kaynaklarına rağmen, dünyanın en yoksul ülkelerinin %75'i Afrika'da bulunmaktadır. 2010 yılında, Sahraaltı Afrikasında 414 milyon insan günde 1,25$ veya daha azıyla yaşıyordu. Sahraaltı Afrikasında yaklaşık her üç kişiden biri yetersiz besleniyor ve aynı bölgede 589 milyon insan elektriksiz yaşıyordu.[i] O günlerin izlerine bazı bölgelerde bugün hala rastlanmaktadır. Örneğin, Fransa eski Afrika kolonilerinden hala yılda yaklaşık 500 milyar dolar tutarında sözüm ona sömürge vergisi almaktadır.[ii] Afrika'da birçok doğal kaynak hala belirli Avrupa ülkelerinin kontrolü altındadır. Dahası, hiç bitmeyen savaşlar, iç savaşlar ve çatışmalar kıtayı yıkmaya devam etmekte ve milyonlarca insanı haklı olarak barınak ve yardım aramaya zorlamaktadır.

Bununla birlikte, Afrika'yı yeni bir kültür ve medeniyet merkezi yapmak mümkündür. Lagos’u başka bir Paris, Dar es Salaam’ı başka bir Roma ve Addis Ababa’yı başka bir Londra yapmak mümkündür. Bunun gerçekleşmesi için kıta yeterli potansiyele ve kültüre sahiptir. Örneğin, BM Afrika Ekonomik Komisyonu'na göre 'Afrika, dünyanın platin kaynaklarının dörtte üçüne, elmas ve krom yataklarının yarısına sahiptir. Dünyanın altın ve uranyum kaynaklarının beşte birine sahiptir ve şu anda bu kategoride otuzdan fazla ülkeyle birlikte petrol ve doğalgaz üretimine artan şekilde ev sahipliği yapmaktadır.' [iii]

Ayrıca, bu harika topraklar geçmişte etkileyici medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Örneğin, Avrupa Ortaçağ karanlığında mücadele ederken, Timbuktu dünyanın ilk üniversitesine ev sahipliği yapmıştı. 12. yüzyılda, 100.000 kişilik bir şehirde, bu okulun bilgilerini ve çeşitli yeteneklerini geliştirmek için Afrika'nın dört bir yanından gelen 25.000 öğrenci bulunuyordu.[iv] Bugün, Afrika’yı tekrar bir eğitim ve kültür merkezi, bir sanat ve müzik yurdu, hem halkı hem ziyaretçileri için güzel ve onurlu bir yaşam vaat eden güvenli bir liman yapmak pekala mümkündür.

Aslında bu dönüşümü geçmişte birçok kez gördük. Örneğin, 1960'lı ve 1970'li yıllara kadar İngiltere, İrlanda, İtalya, Norveç, İspanya ve Portekiz birincil göç veren ülkelerdi ve milyonlarca insan ABD, Avustralya ve Belçika gibi ülkelere göç ediyorlardı. Ancak bu ülkelerde yaşam standartları yükseldikçe, bu eğilim tersine döndü ve göç veren bu ülkeler göçmen çeken mıknatısa dönüştüler[v]. Kıtanın potansiyeli, doğal kaynakları, kültürel geçmişi ve dünyanın yardım etme konusundaki istekliliği düşünüldüğünde, Afrika’nın bunu başarmaması için hiçbir neden yoktur. Ancak ilk olarak modern sömürgecilik hemen sona ermelidir. Bundan sonra her ülke BM himayesinde milli gelir düzeyiyle orantılı olarak Afrika'daki yaşam standartlarının geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için ayrılmış bir fona katkıda bulunabilir. Bu gerçekleştiğinde, sadece bu güzel kıtanın halkı değil, aynı zamanda Avrupalılar da bundan fayda sağlayacaktır. Sonunda toplu göçün getirdiği sosyal ve ekonomik zorluklardan kurtulacaklar; tamamen farklı ve heyecan verici bir ortamda yüksek kalitede bir yaşamın tadını çıkarabilecekleri yeni bir hedefe, Avrupa’nın neredeyse yeni bir versiyonuna sahip olacaklardır. Ancak, bu yapılıncaya kadar, göçmen akını devam edecektir.

Öyleyse sorunun temel nedenlerini çözmek için somut adımlar atalım ve dünyadaki tüm yerleşim yerlerini insanlık onuruna uygun, insanların kaliteli hayatlar yaşadıkları, arzu edilen yerler haline getirelim.


[i] http://borgenproject.org/10-quick-facts-about-poverty-in-africa/

[ii]  http://www.globalresearch.ca/frances-colonial-tax-still-enforced-for-africa-bleeding-africa-and-feeding-france/5547512

[iii] https://www.uneca.org/es-blog/africa-must-benefit-its-mineral-resources

[iv]  http://www.africanecho.co.uk/africanechonews4-mar24.html

[v]  https://en.wikipedia.org/wiki/Immigration_to_Europe

Adnan Oktar'ın The Star & Cape Times & Cape Argus'da yayınlanan makalesi:

http://www.iol.co.za/capetimes/opinion/africa-has-everything-it-needs-to-become-newer-exciting-version-of-europe-10373827

http://www.iol.co.za/capeargus/opinion/africa-has-the-potential-to-be-the-new-europe-10400425

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/253427/neden-afrikayi-yeni-bir-avrupahttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/253427/neden-afrikayi-yeni-bir-avrupahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_star_adnan_oktar_why_not_make_Africa_a_new_Europe_2.jpgThu, 20 Jul 2017 17:58:17 +0300
Kıbrıs’taki İngiliz Üslerinde Neler Oluyor?

Kıbrıs denince çoğu insanın aklına hemen tatil mekanlarıyla ünlü, Akdeniz’in gözde turizm merkezi gelir. Oysa Kıbrıs’ı Kıbrıs yapan, adanın Ortadoğu’daki stratejik konumudur. İngiltere’nin 1878’den 1960’a kadar adayı egemenliği altında tutması; o tarihten bu yana ise askeri üsleri ile adadaki varlığını sürdürmesi işte bu nedenle. Bu üslerin İngiltere için vazgeçilmez bir öneme sahip olmasının, Ortadoğu ülkelerine hava harekatı imkanı sağlamasının ötesinde bir sebebi var: İstihbarat faaliyetleri.

Ağrotur ve Dikelya askeri üsleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti toprakları dışında, tamamen Birleşik Krallık’a ait bölgelerdir. Ada üzerinde toplam yüzde üç gibi küçük bir alandan ibaret. Ancak bu küçük alanın, tüm dünyayı ilgilendiren gelişmelerin merkezinde olduğu 2013 yılından sonra anlaşıldı. Bilgisayar uzmanı, Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Dairesi’nin (NSA) eski bir çalışanı Edward Snowden tarafından basın ve medyaya sızdırılan belgeler istihbarat tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. Dünya böylece Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin kapalı kapıları arkasında neler döndüğünün ilk defa farkına vardı. Bu, en üst seviyede bir istihbaratçının BBC’ye söylediği gibi, İngiliz istihbaratı için tüm zamanların en büyük felaketiydi.

İngiliz gizli servisinin (GCHQ) dünya üzerindeki en önemli üç merkezinden birisi halen Kıbrıs’ta: Adanın doğu tarafındaki üssün içinde yer alan Ayios Nikolaos istihbarat istasyonu. Bu istasyonu diğerlerinden farklı kılan bir faaliyeti var. Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri kaynaklı her türlü haberleşmeyi gizlice dinlemek ve kayıt altına almak. İddialara göre, emailler, telefon konuşmaları, mesajlar, sosyal medya hesapları, internet trafiği, şifreler, kısacası tüm haberleşme ve iletişim, kullanıcıların bilgisi ve izni olmaksızın gizlice toplanıyor.

Doğu Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerinin haberleşmesi büyük oranda Akdeniz altından giden fiber optik kablolar ile sağlanıyor. Aktarılan bilgilere göre, GCHQ Kıbrıs istasyonunun yaptığı işte bu telekomünikasyon kabloları üzerinden giden tüm bilgiyi dinlemek ve depolamak. Yine iddialara göre,  sadece kabloları değil, uydu sistemleri ile yapılan iletişimi de adadaki özel casus antenlerini kullanarak dinliyor. Söz konusu dinleme faaliyetleri ile toplanan muazzam bilgi insanın kavrama sınırlarını zorlar mahiyette.

Dünyanın en stratejik ve en zorlu bölgesi ile ilgili istihbaratın Amerikan NSA değil de, GCHQ kanalıyla toplanması dikkat çekici kuşkusuz. Bilindiği üzere Ortadoğu coğrafyası neredeyse 200 yıldır İngiliz gizli servisinin uzmanlık alanı. Ne var ki gündeme gelen iddialardan anlaşılan, bu olağan bir istihbarat toplama faaliyeti değil. Çünkü GCHQ terörle mücadele adı altında, bölgedeki devlet başkanlarından yöneticilere, işadamlarına, sıradan vatandaşlara kadar herkesi gizlice dinliyor, bilgilerini topluyor; askeri, siyasi, idari, ticari, ekonomik, sosyal, kısacası her türlü bilgi.

Şaşırtıcı diğer bir konu, böylesi kanunsuz ve hukuksuz uygulamaların AB üyesi bir ada üzerinde gerçekleşmesi. Ancak Kıbrıs’daki İngiliz üslerinin hukuki statüsü yargı denetiminden kurtulmalarını sağlıyor. Bunlar, “Egemen İngiliz Üsleri”, AB hakimiyet alanı dışında ve İngiliz Denizaşırı Toprakları’nın bir parçası. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı’na bağlı ama özerk bir yönetim sistemine ve kendine özgü kanunlara sahip. Kısacası, üslerin kanuni veya kanunsuz olmasına bakmaksızın her türlü yetkisi var ama hiçbir sorumluluğu yok.

Ortaya çıkan bilgilere göre, Kıbrıs’taki dinleme skandalı aslında kod adı “Tempora” olan, 1.25 milyar dolar bütçeli çok gizli bir programın parçası. Snowden’in ifşa ettiği dosyalardan gün ışığına çıktığı gibi, Tempora GCHQ tarafından 2008’de geliştirilen bir bilgisayar programı. Başlıca iki amacı var: “İnternete Hükmetmek” (“Mastering the Internet”) ve “Küresel Telekom Değerlendirmesi” (“Global Telecoms Exploitation”). Diğer bir ifadeyle tüm internet ve telefon iletişimini gizlice dinlemek.

İngiltere Kıbrıs’taki üsleri vasıtasıyla elde ettiği gizli bilgileri ABD ile paylaşıyor. Ancak iki ülke arasındaki istihbarat işbirliği, sanıldığı gibi, tarafların eşit kazanç sağladıkları bir ortaklık değil. ABD’den ziyade İngiltere’nin çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanmış bir sistem. GCHQ eski başkanı David Omand’ın ifadesi iki ülke arasındaki istihbarat bağının gerçek yüzünü açığa vuruyor: “Bizde beyin, onlarda para var. Bu çok iyi işleyen bir işbirliği.”

GCHQ’nun her şeyi gizlice dinlemesi ve kaydetmesi terörle mücadelenin kesinlikle gerekçesi olamaz. Bu bilgiler İngiliz Derin Devleti veya kötü niyetli ajanların ellerinde rahatlıkla suistimal edilebilir. Geçmişte çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi. Provokasyon, propaganda, yanlış yönlendirme, darbeler, devrimler, savaşlar, suikastler, yasadışı gizli operasyonlar hemen akla gelen bazı ihtimaller. Tüm bunlar göz ardı edilmemesi gereken büyük tehlikeler, bilhassa Ortadoğu’da.

Şüphesiz, teröre karşı ülkesinin ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamak her ülkenin en doğal hakkı. Yasal yoldan istihbarat, izleme ve gözetleme faaliyetleri de bunun önemli bir parçası. Ancak bunu yaparken izlenen yöntemlerin demokrasi ilkeleriyle, insan hak ve özgürlükleriyle, temel değerlerle ve kanunlarla çatışmaması ve her şeyden önemlisi daha çok çatışma için değil barışın inşası ve korunması için kullanılması şart. İstihbarat kötü niyetli kişilerin elinde daha çok acı yaşanması için değil, samimi ve dürüst insanların elinde kötülüğe karşı mücadele için kullanılan bir güç olmalı. 

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/14-07-2017/138170-british_cyprus-0/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/253075/kibristaki-ingiliz-uslerinde-neler-oluyorhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/253075/kibristaki-ingiliz-uslerinde-neler-oluyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_whats_happening_on_british_bases_in_cyprus_2.jpgSat, 15 Jul 2017 01:39:07 +0300
Türkiye, müfredat ve evrim

Türkiye'de gerçekleşen müfredat değişikliği ve bu konuyla ilgili son zamanlarda özellikle Avrupa'nın evrimci basınında çıkan haberler gündeme çok hızlı bir şekilde oturdu. Buna göre Türkiye, genel dünya literatürünün aksine, bu yıl yenilediği müfredat programında artık evrime yer vermiyor. Uzun zamandır etkili bir lobi tarafından korunan evrim teorisinin, dünyanın tek demokratik İslam ülkesi olma vasfına sahip olan Türkiye'de kaldırılmış olması, elbette evrim çevrelerini çok yakından ilgilendirdi. Söz konusu çevrelerin önemle vurguladıkları nokta ise, söz konusu müfredat değişikliğinde en büyük etki sahibinin Harun Yahya ve çalışmaları olmasıydı.

Müfredat değişikliği konusunda uzun bir zamandır çalışmalarımızın sürdüğü tüm dünyanın bildiği bir gerçek. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi ise, bilim adına ortaya çıkmış olan evrim teorisinin, gerçekte bilimsel hiçbir delil ile desteklenmiyor olması. Şimdiye kadar özellikle biyoloji, genetik ve paleontoloji gibi bilim dallarında gerçekleşen çalışmalar, evrimin hiçbir şekilde gerçekleşmediğini ortaya koymuş durumda. Bir proteinin oluşması için 60 ayrı proteinin varlığının gerekmesi, kendi kendine oluşan hayali ilk hücre iddiasını tamamen ortadan kaldırdı. Bunun yanı sıra, bulunan 700 milyondan fazla fosil ise, canlıların milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişime uğramadıklarını ve tek bir ara fosil bulunmadığını ispat etti.

Uzun yıllar çalışmalarımız "müfredatta evrimin de kalması, fakat söz konusu bilimsel delillerin de ayrı bir ders kapsamında mutlaka öğrencilere anlatılması" üzerine odaklanmıştı. Bilimsel deliller öğrencilere doğru ve tarafsız olarak sunulduğu sürece, evrim teorisinin bir genel kültür olarak öğretilmesinde bir sakınca yoktu. Fakat bu eğitim sisteminde öğrenciler hiçbir konuda yönlendirilmeyecekler, gördükleri bilimsel deliller karşısında kararlarını kendileri vereceklerdi.

Bu yaklaşımımız yasaklama üzerine kurulu olmayan, son derece özgürlükçü ve demokratik bir yaklaşımdır. Her öğrenci, gördüğü bilimsel deliller karşısında doğrunun ne olduğunu anlayabilme becerisine sahiptir. Talebimiz, onlara bu bilimsel seçimi yapmak için imkan tanımaktır. Fakat yıllardır süregelen evrim eğitimi, bilimsel delilleri büyük ölçüde ortadan kaldırma üzerine kurulu olmuştur. 700 milyondan fazla fosilin var olduğu hemen hiçbir eğitim kurumunda dile getirilmemiş, proteinlerin kendi kendine oluşamayacağı anlatılmamıştır. Ön plana çıkarılan konular, genellikle Piltdown Adamı veya Haeckel'in çizimleri gibi daha sonradan sahtekarlık olduğu anlaşılan bir kısım ünlü evrim provokasyonları olmuştur. Kambriyen Patlamasını gösteren fosiller, yaşamın yeryüzünde aniden başladığını ispat ettiğinden, evrimciler tarafından tam 70 yıl saklanmıştır. Evrimciler, yıllar boyunca yaratılış savunucularını "bilim dışılık, gericilik veya bağnazlık" yakıştırmalarıyla yaklaşıp onları pasifize etmeye çalışmışlardır. Oysa bu açıklamalardan yola çıkarak, saklama, aldatma ve yasaklama üzerine kurulu olanın asıl olarak evrim teorisi olduğu ve evrimin başlı başına bilim ve çağ dışı olduğu görülebilmektedir. Bilim, evrimi reddetmektedir.

Kuşkusuz ki, Allah dilese evrimi vesile ederek de canlıları yaratabilirdi. Eğer böyle bir yaratılma olsaydı, bunun delillerini hem doğada hem bilimsel analizlerde hem de kutsal kitapların tümünde mutlaka görürdük. O zaman da bunun en ateşli savunucuları kuşkusuz bizler olurduk. Fakat ne kainatta ne de kutsal kitaplarda böyle bir yaratılış olmadığını görüyoruz. Görülebildiği gibi bakış açımız tümüyle bilimin verdiği delillere dayalıdır.

Evrim teorisi ile mücadele kararımızın en önemli çıkış noktalarından biri ise evrim ideolojisinin, dünya üzerindeki tüm vahşet akımlarının, komünizm ve faşizm gibi ürkütücü ideolojilerin, çatışma mantığının, diyalektik materyalizmin ve onun savunduğu savaş ve kavga kültürünün temelini oluşturmasıdır. Komünist, faşist, anarşist tüm ideologlar (Marks, Engels, Hitler, Lenin, Stalin, Pol Pot vs.) sözde bilimsel temellerini Darwinizm'den aldıklarını açıkça belirtmişlerdir. Tüm diktatörler Darwinist olduklarını ilan etmişlerdir. Kitle katliamlarını, okul cinayetlerini gerçekleştirenlerin büyük kısmı bunu doğal seleksiyona hizmet için yaptıklarını, insanın hayvandan gelen değersiz bir varlık olduğunu dolayısıyla zayıfların elenmesinde sorun olmadığını iddia etmişlerdir. Bugün neredeyse tüm sistematik katliamlar, hatta bir kısım ülkelerin diğer ülkelere yönelik şiddet politikaları bile bu zihniyet üzerine kuruludur. Sömürgecilik, kölelik, etnik çatışmalar, soykırımlar evrim ideolojisini temel almaktadır. Dolayısıyla sosyal Darwinizm'in dünyaya sunduğu zihniyet, korkunç katliamların ve savaşların temelini oluşturmaktadır. Bu gerçek dikkate alındığında, gerçekte hiçbir bilimsel temeli olmayan evrim teorisinin yanlışlığının anlaşılmasının neden bu kadar önemli olduğu açıktır.

İşte bu nedenle çıkarmış olduğum kitaplar, bu kitaplardan faydalanılarak çeşitli vakıflar tarafından verilen uluslararası konferanslar, belgeseller, yurtiçi ve yurt dışında gerçekleştirilen sayısız fosil sergisi ve elbette gerçek fosillerin sergilendiği 4 ciltlik muhteşem Yaratılış Atlası, bu yöndeki çabalarımızın temelini oluşturmuştur.

Türkiye'deki okul müfredatlarında, geçmiş yıllarda oldukça yaygın olarak yer alan evrim teorisinin artık yer almıyor olduğu doğrudur. Fakat yine de müfredata bakıldığında, eğitmenin yorumuna açık bırakılan yerlerin bulunduğu görülebilmektedir. Bu sakıncalıdır; keza eğitmenin kendi fikirleri veya ideolojisi doğrultusunda öğrencileri yönlendirmesi risklidir. Bu durumda öğrenci bilimsel gerçeklere göre kendi kararlarını veremeyecek, eğitmenin ideolojisinin doğruluğuna kodlanacaktır. İşte bu sebeple, müfredat içinde yeni değişikliklere de ihtiyaç olduğu açıktır. Tümüyle bilimsel delillere ve öğrencinin hür fikrine dayanan bir eğitim sistemi, gelecekteki günlerde Türkiye'ye daha akılcı ve zinde düşünen gençler hediye edecektir. Gençler, yönlendirilmeden, aldatılmadan, sadece bilimsel delillere dayanarak bir analiz yapabilecek ve daha sağlıklı ve bilimsel düşünen bir Türkiye ortaya çıkacaktır. Umudumuz, daha çok ülkede bu bilincin gelişmesi, evrimin bir genel kültür olarak okutulmaya devam edilmesi; fakat bunun yanında öğrencilere bilimsel delillerin de gösterildiği yeni derslerin ilave edilmesidir.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2017/07/256647/turkey-drops-darwins-theory

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252992/turkiye-mufredat-ve-evrimhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252992/turkiye-mufredat-ve-evrimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_turkey_drops_darwins_theory_2.jpgFri, 14 Jul 2017 02:17:27 +0300
İslam Ve Radikalizm: Bütünüyle zıt kavramlar

Bugün özellikle Batı dünyasında yaygın biçimde kullanılan "Radikal İslam" kavramı, İslam'ın ve Kuran'ın özüne bütünüyle aykırı bir anlayış olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. İslam inanç ve düşüncesinin şiddet, ayaklanma ve devrim gibi yöntemlerle hakim edilmesi ve toplumlara benimsetilmesi şeklindeki çarpık zihniyeti savunan bir kısım yazar ve ideologlar bu kavramın doğmasında ön ayak oldu.

1979 Sovyetlerin Afganistan'ı işgali döneminde kurulan El Kaide ve benzeri örgütler "Radikal İslam" kavramının dünya çapında tanınmasına yol açtı. 1990 Körfez Savaşı sonrasında ortaya çıkan ve 2000'li yıllarda Irak ve Afganistan savaşları süresince giderek güçlenen selefi akımların bir kısmı da bu zihniyeti sahiplendi.

9/11 saldırılarından günümüze uzanan, yakın tarihte de IŞİD ve benzeri selefi örgütlerin terör eylemleriyle hafızalara kazınan bu süreç, "radikal terör" ve "İslami terör" gibi kavramları doğurdu. Bugün ise, bu sürecin bir sonucu olarak radikalizm ve terör kavramları, bazı kişiler tarafından son derece haksız bir biçimde, İslam dini ve dindar Müslümanlarla özdeşleştirilmeye çalışılıyor.

Oysa, tarihi ve sosyolojik açıdan incelediğimizde "radikal", "radikalizm" gibi kavramların İslam'la bağdaştırılmadan çok daha önce ortaya çıktıklarını görürüz.

Britannica Ansiklopedisi, "radikal" kavramının politik olarak ilk defa 1797'da İngiliz Parlamentosundaki Whig grubuna bağlı milletvekili Charles James Fox tarafından ortaya atıldığını belirtir. Bunu takiben "radikalizm", her türlü politik fikir, düşünce sistemi, inanç ya da ideolojinin baskı, şiddet ve terör yöntemleri kullanılarak, mevcut sistemi devrim yoluyla kökünden yıkmak suretiyle hakim kılınmasını hedefleyen zihniyeti tanımlamada kullanıldı.

Görüldüğü gibi radikalizm, fikir, düşünce ve inançların içeriğinden çok bunların zorla kabul ettirilmesiyle ilgili zorba bir ideolojik yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, aşırı solcu politik görüşleri demokratik yollarla değil de kanlı bir komünist devrimle hakim kılma, aşırı sağcı, milliyetçi fikirleri parlamenter sistem içinde savunmak yerine diktacı faşist yöntemlerle insanlara kabul ettirme çabaları hep radikalizm örnekleridir.

Aynı şekilde dini bir inancı veya yaşam biçimini empoze etmek, dini idealleri hayata geçirmek için baskı, şiddet, terör ve savaş yolunu benimsemek doğrudan radikalizmdir.

Oysa, semavi dinler özünde sevgi, barış, kardeşlik, fedakarlık, yardımlaşma gibi ortak ve kutsal değerleri öğütlerler.  Ancak bu dinlerin bazı mensupları, sonradan radikalizmin tuzağına düşerler.

Kelime anlamı dahi barış ve esenlik anlamına gelen "İslam"ın, radikalizm gibi vahşi ve korkunç bir zihniyetle birlikte anılması gerçekte çok büyük bir yanlış ve çelişkidir. Zira, İslam'ın yegane geçerli kaynağı olan Kuran'da radikalizme hiçbir dayanak bulmak mümkün değildir. Tam aksine, Kuran ayetleri inanç ve düşünce özgürlüğünü günümüz modern toplumlarında olduğundan bile daha ileri düzeyde savunmaktadır. Kur'an çok net olarak Islam'da zorlama olmadığını belirtir [2:256] ve bir başkasının dinine karışmaya hiç bir şekilde izin vermez. [109:4-6]

Kur'an'ın şahsi inançlarına gösterdiği saygı, her türlü inanç özgürlüğünü en özlü biçimde ifade ederken bugünkü modern laik düşüncenin de temel mantığını vurgular.

Baskı, şiddet, terör şöyle dursun, inanç ve ibadetlere müdahale konusunda en küçük bir zorlama dahi yapılamayacağı Kuran'da kesin bir üslupla bildirilir. Kur'an, inananlara sadece hatırlatıcı olduklarını, zorlayıcı olmadıklarını anımsatır [88:21-22;50:45]  

Ancak bugün, İslam dünyasının büyük bölümünde insanlar, bilmeden de olsa Kuran'ı terk etmişler ve onun yerine Kuran’ın ruhuna ve hükümlerine bütünüyle aykırı, bağnaz bir din modelini yaşamaya başlamışlardır. Eski kabile kültürlerinden ve atalarından miras alarak sürdürdükleri örf, adet ve geleneklerini, alim olarak gördükleri çeşitli samimiyetsiz hocaların Kuran'a aykırı yorum ve izahlarını, haksız yere Peygamberimize isnat edilen uydurma rivayetleri ve sayısız hurafeyi İslamiyet sanarak benimseyip uygulamaktadırlar.

Allah'ın Kuran'daki, "tek bir masum insanı öldürmeyi tüm insanları öldürmekle eşit tutan" (Maide Suresi, 32) hükmüne rağmen, İslam adına bir intihar bombacısı haline gelmek, söz konusu topluluğun Kuran’dan uzak yaşadığının delillerinden biridir. Bu zihniyetteki bir kişinin kendisiyle birlikte onlarca masumu katlederek cennete girmeyi umma çelişkisinin kaynağı da, yine Kuran'dan uzak olan bu bağnaz din anlayışıdır.

İşte tüm bu sebeplerle, Kuran'dan uzak olan ve dolayısıyla cehaletle iç içe yaşayan toplumların küresel sömürü düzeni tarafından radikalizme sürüklenmesi, her türlü provokasyon, manipülasyon ve "siyasi dizayna" alet edilmesi hiç de zor olmamaktadır. Bu kişiler, sömürü düzenini elinde tutan bir kısım kitlelerin elinde, ne yaptıklarını bilmeden dünyanın yeniden dizaynında birer piyon olarak kullanılmaktadırlar.

Sonuçta radikalizm, hiçbir İlahi dinin özünde ve temelinde olmayan, hatta bu özden tümüyle uzak olan bağnaz yapılara kolaylıkla monte edilebilen sapkın bir zihniyettir. İslam coğrafyasında bağnazlıkla yoğrulmuş kitleleri içine düştükleri beladan çekip çıkarmanın, hem onları hem de tüm dünyayı radikalizm ve terörün pençesinden kurtarmanın yegane yolu o insanları İslam'ın özüne, yani Kuran'a döndürmektir. Bu da askeri operasyonlarla değil ancak çok geniş çaplı ve kapsamlı bir eğitim seferberliği sayesinde mümkün olacaktır.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/07/16/radicalism-islam-two-diametrically-opposite-concepts/

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/07/18/radicalism-and-islam-two-diametrically-opposite-concepts/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252804/islam-ve-radikalizm-butunuyle-zithttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252804/islam-ve-radikalizm-butunuyle-zithttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_radicalism_and_Islam_two_diametrically_opposite_concepts2.jpgThu, 13 Jul 2017 01:30:03 +0300
Körfezi Yıkma Planında Kazananlar, Kaybedenler

Artık komplo teorilerinin ötesine geçmiş, varlığı ve uygulamaları kimseyi şüphede bırakmayacak şekilde somutlaşmış bir plan var Ortadoğu'da. Müslümanları birbirlerinden ayırma, Müslümanları birbiri ile savaştırma ve Müslümanları birbiri ile hasım haline getirme planı. 20. yüzyılın başından itibaren fiilen uygulamaya konulan, İslam coğrafyasını her geçen gün daha fazla parçaya bölen, İslam dünyasını her gün daha fazla kan denizine dönüştüren bu plan, son yıllarda daha aktif ve daha aleni şekilde kendisini gösteriyor. Irak'ı paramparça eden, Suriye'yi neredeyse yok eden bu planın uygulayıcıları son yıllarda en büyük ve en ürkütücü darbeyi vurmak için hareketlendiler. Hedef ise, Müslüman gücünü kırmak için Körfez ülkelerini birbirine düşürmek.

Çeşitli analistler, Katar ile Suudi eksenindeki ülkeler arasındaki sorunun, bölgesel bir kısım meselelerden kaynaklandığını iddia etmeye devam ediyorlar. "Teröre destek" bahanesinin yıllardır, hedefteki ülkeler için sürekli olarak kullanıldığını bilmiyormuşçasına bu bahane üzerinde dönüp dolaşıyorlar. Bölgesel bir kriz yaratılmak istendiğinin, bir ülkenin "teröre destek" ibaresiyle yaftalanmasının oyunun bir parçası olduğunun farkına varamıyorlar. Bu iddianın, yıllardır yaratılmak istenen Sunni-Şii çatışmasını alevlendirmek için biçilmiş kaftan olduğunu ve özel olarak tasarlandığını kavrayamıyorlar. Oysa plan, gerçekte var olmayan bölgesel sorunların çok daha ötesinde bir amaç taşıyor. Plan ise şu: "İslam alemi bir araya gelirse çok büyük bir güç olacaktır; o halde hiçbir şartta birlik olmalarına izin verilmemelidir."

İslam dünyası, şimdiye kadar, çoktan beri uygulamaya geçirilmiş olan bu sinsi tuzağa hep düştü. Körfez ise, Ortadoğu'nun kalbidir; bu hataya asla düşmemelidir. Körfez, İslam dünyasının belkemiğini oluşturan ve kesinlikle birlik ve güçlü olması gereken ülkelerin coğrafyasıdır. Asla parçalanmamalıdır. Bölgede bir plan dahilinde oluşturulmuş suni anlaşmazlık, en kısa sürede son bulmalıdır. Eğer İslam aleminin güçlü ve diri olması gerçekten isteniyorsa, bu suni anlaşmazlığı dindirmek dışında başka bir yol yoktur.

Türkiye, Katar'ı en iyi tanıyan ülkelerin başında gelir. Katar, tıpkı Türkiye gibi, hiçbir zaman himaye altına girmeyi kabul etmemiştir. Cumhurbaşkanımız Sn. Tayyip Erdoğan'ın Katar için tanımladığı "kara gün dostu", doğru bir ifadedir. Katar, en zor zamanlarda dahi Türkiye'nin yanında olmuş, bu konuda kimsenin kınamasından çekinmemiştir. Türkiye'deki 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında Katar'ın, tüm gücüyle darbecilere karşı Türk hükümetine destek vermesi Türk halkı tarafından asla unutulmayacaktır. İşte bütün bu sebeplerle, Katar ile karşılıklı geliştirdiğimiz ticari yatırımlar, Katarlı şirketlerin Türkiye'de bulunması ve Türk askerinin Katar'da yer alması daima Türkiye'de hoşnutluk vesilesi olmuştur.

Türkiye de kuşkusuz Katar için kara gün dostudur. Körfez'de yaşanan krizinin hemen sonrasında Türkiye Cumhurbaşkanı'nın ve hükümet kanadından çeşitli isimlerin açıklamaları, görüşmeleri ve çabaları havayı yumuşatmak amaçlıdır. Bundan sonra ise Türkiye'ye daha büyük görev düşmektedir. Körfez'de yaşanan ve bazı kesimlerin çok işine yarayan bu suni gerginlikte arabuluculuk görevi Türkiye'nin birinci önceliğidir. Söz konusu krizi farkında olmadan geliştirmeye çalışan bazı kesimler, oyuna geldiklerinin farkına varmalı ve bu farkındalığı oluşturabilmek için Türkiye mutlaka devrede olmalıdır.

Irak işgal edildiğinde veya Suriye kana bulandığında bir araya gelemeyen Müslüman ülkelerin, bir Müslüman ülkeyi dışlamak adına bu kadar hızlı şekilde bir araya gelebilmeleri de İslam aleminin dikkatinden kaçmamalıdır. Müslümanların arasında birlik istemeyen kesimler, Müslümanlar yardım beklerken İslam ülkelerini tüm güçleriyle birlik olmaktan alıkoymuşlardır. Fakat şu anda bir Müslüman ülkeye karşı abluka, söz konusu kesimler tarafından sürekli teşvik edilmekte ve bu konudaki ittifak desteklenmektedir. Bu aslında, istendiğinde, Müslümanların hemen ittifak edip birlik olabileceklerinin de önemli bir delilidir. Buradaki oyun görülmeli ve bu ittifak, daha da hızlı bir şekilde zavallı bırakılmış Müslümanları korumak ve kurtarmak adına yapılmalıdır.

Çoğu Müslümanın neredeyse yüzyıllardır düştüğü temel hata, ellerindeki gücün büyüklüğünün tam anlamıyla farkına varamamalarıdır. İslam'ın verdiği bu gücü kullanmanın sırrı ise birlik olmaktır. Müslümanlar birlik oldukları ve her daim kusursuz bir ittifak yaşadıkları sürece, dünyanın en etkili ve en sarsıcı gücü olacaklardır. Bu ittifak karşısında Müslüman alemini yıkmaya, Müslüman ülkelerin üzerine bomba yağdırmaya ve Müslüman halkı perişan etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Müslümanlar güçlü olduğunda, bu sefaleti, sadece Müslümanlar değil, dünyada hiçbir millet yaşamayacaktır.

Birçok Müslümanın farkına varamadığı bu gerçeği, Ortadoğu üzerinde ameliyat yapmak isteyen bazı kesimler çoktan fark etmişlerdir. Müslüman alemini parçalama azimlerinin sırrı ise budur. Onlar, birlik haline gelen Müslümanların, dünyadaki tüm sinsi planları ortadan kaldıracak hakim bir güce sahip olacağının gayet iyi farkındadırlar. Korkuları bu yüzdendir. Dolayısıyla, Ortadoğu coğrafyasında veya Afrika'da yaşanan trajedilerin hiçbiri spontane gelişmemektedir. Hepsi, planın parçasıdır.

Şu anda kriz yaşayan körfez ülkelerinin, yaşanan eylemlerden, söylenen sözlerden provoke olmadan olayları oldukça akılcı ve dikkatli değerlendirmeleri gerekmektedir. Uygulanan planın sadece tek bir ülkeye değil, tüm Körfez ülkelerine yıkım getirmek üzere planlandığını bilmeleri gerekmektedir. Amaç, özellikle Ortadoğu'daki tüm güçlü İslam ülkelerini parçalamak ve bu bölgeyi yeni bir terör yuvası haline getirmektir. Planın asıl hedefi ise Riyad yönetimi gibi görünmektedir. Bu sinsi tuzaklara fazlasıyla düşmüş olan İslam aleminin artık gerçeği görme ve ittifak etme vakti gelmiştir.

Adnan Oktar's piece in The Peninsula Qatar:

https://thepeninsulaqatar.com/opinion/18/07/2017/The-winners-and-losers-in-the-destruction-of-the-Gulf

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252774/korfezi-yikma-planinda-kazananlar-kaybedenlerhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252774/korfezi-yikma-planinda-kazananlar-kaybedenlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_peninsula_adnan_oktar_the_winners_and_losers_in_the_destruction_of_the_gulf_3.jpgTue, 11 Jul 2017 23:04:24 +0300
Sabır Ayı Ramazan

İnsan iradesini, aklını, vicdanını kullanmadığı takdirde sabırsız olmaya yatkındır. Genelde az çaba harcayarak istediği şeyi kolaylıkla elde edebilsin, bir sorunu hemen çözebilsin, zorluğun üstesinden gelebilsin, sıkıntılar hemen gelip geçsin ister. Ne var ki dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak, bazen herşey o kadar kısa sürede çözülmez. Kimi zaman bir konuda aylarca hatta yıllarca emek vermek, çok uzun bir süreç boyunca sabır göstermek gerekebilir. Bu nedenle insan, “Olmuyor”, “Yaptıklarım hiçbir işe yaramıyor”, “Bu yönde çaba harcamaktan vazgeçeyim” gibi yanlış düşüncelere kapılmamalıdır.

Sabır, zamana karşı gevşememenin adıdır. İman edenler sabrın dünya hayatında karşılaşacakları her türlü zorluğu açtığını, kendilerini doğruya yönelteceğini bilirler. Bu nedenle, büyük bir sabırla fedakar olurlar, sabırla insanları affederler ve yine sabırla cömert olurlar. Allah'ı seven ve Allah'a gönülden iman eden insanlar birçok konuda sabrederler ve kendilerini geliştirirler. İşte içinde bulunduğumuz Ramazan ayının güzelliklerinden biri de insanın hem bedeni hem de ruhi olarak kendini sabır yönünde geliştirmesine imkan sağlamasıdır.

Peygamber Efendimiz (sav) Ramazan ayının sabır ayı olduğunu bir hadis-i şerifinde şöyle bildirmiştir:

‘Ey insanlar! Bereketli ve büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüştür. Bu öyle bir ay ki, onda bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır. O öyle bir ay ki, Allah o ayda oruç tutmayı farz kılmış, gecelerini nafile ibadetle geçirmeyi teşvik etmiştir. Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Ramazan, yardım etme ve ihsanda bulunma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar.’” (İbn Huzeyme, Sahih, III, 191-192,) (Thk. M. M. A’zamî)

Peygamber Efendimizin (sav) dikkat çektiği gibi sabretmek büyük bir erdemdir ve Ramazan ayı insanın bir zaafa düşmeden nefsini bu yönde ikna edebileceği çok değerli bir zamandır. Ramazan’ın sonuna kadar gösterilen sabrın karşılığında insana Allah’a teslim olmanın konforunu yaşatır. Ramazan bir fırsattır, ruhi ve bedeni olarak kendimizi eğitmenin, Allah’a olan bağlılığımızı, sevgimizi göstermenin bir yoludur.

Nasıl ki namaz vakti geldiğinde kılmanız gerektiğini bilip o ibadeti yapıyorsanız sabretmek de aynı şekilde bir ibadettir. Bu nedenle canı yemek istediği ya da susadığı halde oruçlu olduğu için yemeyen ve içmeyen bir insan sabrederek de başka güzel bir ibadeti yerine getiriyor demektir.

Her sabır gösterildiğinde bunlar, kişiyi Allah’a yaklaştırır ve Allah’a bağlılığının artmasına vesile olur. Allah’ın rızası için sabredildiğinde bu insanın kendisi için de bir sevinç vesilesidir. Tahammül ise insanların, bir an önce kurtulmak, başkalarının rızasını kazanmak için birşeyler yapmasıdır ve elbette sabır ibadeti gibi değildir. Tahammül etme ruh haline girmiş bir insan huzurlu da olmaz. İşte bu nedenle Ramazan boyunca tahammüllü değil sabırlı olmak güzeldir. Bu da aç, susuz ve yorgun da olsa güzel ahlak göstermek, güzel söz söylemek ve başkalarına öncelik vermek demektir.

Adnan Oktar'ın Az Zaman'da yayınlanan makalesi:

https://www.azzaman.com/?p=205118

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252725/sabir-ayi-ramazanhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252725/sabir-ayi-ramazanhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/az_zaman_adnan_oktar_ramadan_is_the_month_of_patience2.jpgTue, 11 Jul 2017 16:17:54 +0300
Türkiye-ABD İlişkileri ve YPG Sorunu

Dünya siyasetinde liderler birbirleriyle dostane görüşmeler yaparken, bazen arka planda gelişen olaylar gerginlikleri tırmandırmaya devam eder. Buna belki de en tipik örnek, 17 Mayıs'ta gerçekleşen Erdoğan-Trump görüşmesiydi.

Görüşmeden sadece günler önce Trump, Suriye'de PKK'nın doğrudan kolu olan YPG'yi silahlandırmaya yönelik imzalar atmış ve bu strateji ABD tarafından hemen hayata geçirilmişti. Görüşme öncesi nefesler tutulmuştu; Türkiye'yi oldukça rahatsız edecek bir hamle yapıldığını bütün dünya görmüştü. Fakat bunun, kişisel olarak ilk defa görüşen iki lidere nasıl yansıyacağı merak konusuydu.

İki lider arasındaki görüşme, olması gerektiği gibi, oldukça sıcak ve samimiydi. Öyle ki CNN International söz konusu buluşma hakkında, "önceki ABD yönetimiyle gergin ilişkiler içinde olan Erdoğan'a, Trump tarafından en sıcak karşılamanın yapıldığını" söylüyordu.

İçeride ortam sıcakken, dışarıda farklı gelişmeler yaşandı. Büyükelçilik Kançılaryası önünde gösteri yapan PKK yandaşlarına karşı ABD polisi herhangi bir tedbir almamış ve PKK'lılar tarafından başlatılan saldırgan tavırlar, Türk Dışişleri Bakanlığı'nın korumalarına yöneltilmişti. Çıkan arbedeye ABD'li güvenlik personeli ve ABD polisi de dahil olmuş ve medeni sokaklarda hiçbir zaman istemeyeceğimiz görüntüler sergilenmişti. Sonrasında Türk Konsolos ABD Dışişlerine çağırılarak uyarıldı; Türkiye'de ise, ABD konsolosu Türk Dışişlerine çağırılarak kendisine bir protesto notası verildi.

Bütün bu olayları değerlendirirken birkaç noktayı özellikle ele almak gerekir:

Şartlar ve ortam her ne olursa olsun kavga, olayların gidişatını değiştirecek veya olayları çözüme götürecek bir unsur değildir. PKK'nın ve onun yandaşlarının amacı daima kavga, saldırı, terör ve savaş ile yakıp-yıkma üzerine kuruludur. Onların bu kirli yöntemlerine her zaman hukuk ile karşılık vermek en doğru çözüm olacaktır. Hukuku ön plana alan bir stratejinin, özellikle ABD'de Türkiye'nin elini güçlendireceğini de unutmamak gerekmektedir.

ABD, kuşkusuz YPG tehlikesinin gayet iyi farkındadır. Türkiye tarafından, YPG'nin komünist bir terör örgütü olduğu ve amaçları hakkında oldukça geniş raporlar, ABD tarafına defalarca sunulmuştur. ABD'nin son Suriye Büyükelçisi Robert Ford, The Atlantic'te 11 Mayıs 2017'de yayınlanan makalesinde, "PYD'nin bizzat Kandil'deki PKK yönetimi tarafından kurulduğunu, PYD militanlarının PKK kökenli olduklarını, Türkiye'de terör eylemleri gerçekleştiren PKK'lı teröristlerin Kuzey Suriye'de eğitildiklerini" yazmıştır. 2005'te, ABD Ankara Büyükelçiliği yapan Ross Wilson, "YPG kesinlikle PKK’nın bir uzantısı. 'İkisi başka şey' diyenler kendini kandırıyor," demiştir. Görülebildiği gibi ABD'nin konu hakkında bilgisizlik sorunu yoktur. Dolayısıyla sorunu "bilgilendirme eksikliğine" dayandırmak çok gerçekçi değildir.

ABD politikası sadece Başkan'ın belirlediği bir politika değildir. Başkan, çeşitli vaatler ve değişikliklerle ön plana çıkabilir; ama ABD'nin köklü politikaları, ABD'nin çıkarları başka yöne kaymadığı sürece hep aynı kalacaktır. Dolayısıyla Obama zamanında süregelen anlaşmazlık konusu olan YPG, çok büyük ölçüde Başkan Trump zamanında da bir anlaşmazlık konusu olarak varlığını sürdürecektir. Temennimiz elbette Trump'ın bu köklü politikaları aşıp doğru olanı uygulamada ısrarcı olmasıdır. Fakat bunun için biraz zamana ve bu konuda elinin güçlenmesine ihtiyaç var gibi gözükmektedir.

Her şeyden önemlisi, YPG sorunu ideolojik bir sorundur. Bu sorun, ülkelerin ikna edilmesiyle, diplomasiyle veya savaş gücü ile aşılabilecek bir sorun değildir. Elbette ABD'nin, Avrupa'nın ve tüm diğer ülkelerinin bu tehdit konusunda ikna edilmeleri önemlidir. Fakat asıl yapılması gereken YPG'nin ideolojisini hedef almak ve bu terör örgütünü fikri olarak yok etmektir. Komünist ideoloji, fikri temeli oldukça çürük bir ideolojidir. Diyalektik zihniyet, bilimsel delillerle çok kısa sürede bozguna uğrayabilecektir. Bunun için, diyalektik materyalizmin hedef alındığı bir bilimsel çalışma yapılması gerekmektedir.

Fikri olarak yenildiğinde artık geride ne komünist terör ne de cephede kullanılacak paralı askerler kalacaktır. Onları savaşmaya azmettiren ideoloji yok olup gidecektir; uğruna savaşacakları sahte inançları kalmayacaktır. Türkiye, eğer gerçekten komünist terörü tam anlamıyla ortadan kaldırmak istiyorsa, dost ülkelerle gerginlikler yaşamak yerine, komünist terör ile mücadelesini farklı şekilde yapmalıdır. Komünist terör, sadece bilimsel delillerin akılcı sergilenmesi yoluyla ortadan kaldırılır. Bu, bir ideoloji uğruna ortaya çıkmış olan her terör grubu için geçerlidir. Hepsinde asıl yok edilmesi gereken unsur, ideolojileridir.

ABD bizim müttefikimiz ve dostumuzdur. YPG konusunun bizim için büyük bir sorun olduğu doğrudur; ama bu konu, dostumuz ABD ile kuşkusuz aramızı açmayacaktır. Dileğimiz ise, ABD'nin yakın bir zamanda strateji değiştirebilecek bir atılım yapması ve YPG'ye karşı gerçekleşecek bir ilmi mücadelede yerini almasıdır.

Adnan Oktar'ın Eurasia Review & Vestnik Kavkaza'da yayınlanan makalesi:

http://www.eurasiareview.com/04072017-turkey-us-relationship-and-the-problem-of-ypg-oped/

http://vestnikkavkaza.net/analysis/Turkey-US-Relationship-And-The-Problem-Of-YPG.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252185/turkiye-abd-iliskileri-ve-ypghttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252185/turkiye-abd-iliskileri-ve-ypghttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/eurasia_review_adnan_oktar_Turkey_US_relationship_and_the_problem_of_YPG_2.jpgThu, 06 Jul 2017 15:50:38 +0300
Kutuplaşma nereye kadar?

Son dönemlerde özellikle anaakım medyada, Türk toplumunda uzun zamandır bir kutuplaşma olduğuna dair haberler gitgide yaygınlaştı. Ülkenin temelde iki farklı siyasi görüş etrafında toplandığı ve aralarındaki uçurumun açıldığı iddiası her yerde dile getiriliyor. İddialar bir bakıma doğru olsa da, görünen o ki, kutuplaşma sadece Türkiye’nin sorunu değil. Dünyanın birçok ülkesinde siyasette, ekonomide, kültürel alanda gri alanlar ortadan kalktı. Sadece siyah ve beyazın yaşadığı, iki uç noktaya çekilmiş toplumlar şekillendi. Uzlaşma ve orta yolda buluşma kültürü yerini uçlarda yaşayan ve karşı uçtakine alabildiğine uzak fikirlere bıraktı. Bu, kuşkusuz, dünyanın geleceği için sağlıklı bir gelişme değil. Unutulmamalı ki, söz konusu kutuplaşma, ülkelerde turuncu devrimler organize eden veya Arap Baharı gibi isyanlar kurgulayan bazı odakların işine gelmekte, dünyayı yıkıma götürmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. 

16 nisan 2016 referandumunu bir kısım siyasi yorumcular tarafından Türkiye’deki kutuplaşmanın bir sonucu şeklinde değerlendirilmektedir. Özellikle sonuçların birbirine çok yakın çıkması ve iki tarafın keskin söylemleri bu yorumlara gerekçe teşkil etmektedir. Oysa çıkan referandum sonucu sadece Türkiye’ye has değildir. Pek çok Batılı demokratik ülke, başa baş geçen seçimler sonucunda siyasetlerini belirlemektedir. Klasik siyasetin bir sonucu olarak çoğu zaman taraflar arasında ciddi çekişmeler gerçekleşmektedir. Örneğin, İngiltere’nin önümüzdeki 100 yılını etkileyecek Brexit oylaması sırasında da benzer şekilde toplum adeta ikiye bölünmüştür. Referandum öncesi ve sonrası her iki taraf birbirlerini çok ağır ifadelerle suçlamış, referandum sonucu neredeyse iki taraf arasında eşit bölünmüştür. Kaldı ki, Türkiye'den farklı olarak İngiltere sokaklarında toplu gösteriler de yaşanmıştır. Parlamento'da ve yargıda, kararı geri çevirmeye yönelik itirazlar yapılmıştır.

Donald Trump’ın kazandığı ABD seçimlerinde de sonuçlar farklı olmamıştır. Clinton ve Trump’ın arasında başa baş geçen yarışın sonunda Başkan ancak sabahın erken saatlerinde belli olabilmiştir. Hatırlanacağı gibi, bu seçimlerin sonrasında da ABD sokakları günlerce karışmış, gösteriler agresifleşmiştir. Ancak ne İngiltere'de ne de ABD’de, bu gösteriler, demokratik bir süreç olan seçimlerin sonucunu değiştirmemiştir. Zaten değiştirmesi de beklenmemiştir.

Bütün bunların sonucunda, Türkiye'nin kutuplaştığı yolunda provokasyonlar yapan bir kısım İngiliz ve ABD medyası, kendi ülkelerinde durumun daha vahim olduğunu görmüşlerdir. Fakat her nedense, bu konuda Türkiye'yi ön planda tutup eleştirmek daha fazla işlerine gelmektedir.

Durum diğer AB ülkelerinde de çok farklı değildir. Pek çok AB ülkesinde uçlardaki partilerin yükselişi ve merkezden uzaklaşması hızla devam etmektedir. Bu da önümüzdeki dönemde kutuplaşmanın gittikçe artacağına dair bir işaret kabul edilmektedir.

Siyasetteki kutuplaşmanın bir benzeri askeri ittifaklarda da gözüküyor. Batı bloğunun operasyon merkezi NATO, çeşitli gerekçelerle sürekli olarak askeri bir kutuplaşma oluşturmayı tercih ediyor. Rusya’ya yönelik agresif politikalar Rusya’yı gardını almaya sürüklerken, Rusya da kendi etrafında yeni bir bloklaşma oluşturmakta. Sert söylemler ve ekonomik tedbirler İran'ı da bu eksene dahil etmiş durumda. Çin ise, her ne kadar Batı ile ekonomik bağlantılara sahip olsa da, uzun yıllardır doğu blokunun ortak hareket sahası içinde. Son dönemde yaşanan tehditler Türkiye’yi de bu blokun içine doğru sürüklüyor görünüyor. Elbette Türkiye, bir NATO üyesi ve Avrupa ülkesi olması nedeniyle tek taraflı kesin bir yönelme içinde değil. Böyle de olması gerekir. Keza Türkiye, gerek stratejik gerekse manevi anlamda, kutuplaşan değil, birleştiren vasfını korumak ve güçlendirmek zorunda. Bu ittifak zihniyeti içinde Türkiye'nin sadece doğu ve batı bloklarıyla değil, Müslüman Ortadoğu ile de yakın bir ittifak içinde olması önem taşıyor.

Şu bir gerçek; toplumlarda gördüğümüz kutuplaşma, aslında dünya çapında yaşanan bir durum.  Siyasette, sporda, toplumsal konularda insanlar kolayca ikiye bölünüyorlar. En uçta ve en sert konuşan en çok öne çıkıyor. İnsanlar bir masa etrafında oturup asgari müşterekte anlaşmak yerine, isteklerini karşı tarafı ezerek ya da küçük düşürerek kabul ettirmeye çalışıyorlar. Toplumlara adeta, Huntington'un "medeniyetler çatışması" fikrinin küçük ölçekte yansımaları empoze ediliyor. Bazı diyalektik materyalistler, "önce toplumlar çatışsın, bunun sonucunda zaten medeniyetler çatışır" mantığıyla hareket ediyorlar.

Bu bir tuzaktır. Her toplum ve medeniyet bu oyunu bozacak bir çaba içinde olmalıdır. Özellikle Müslüman toplumlar, bu tezin gerçek olmadığını, toplumların da, medeniyetlerin de çatışarak değil uzlaşarak güçleneceğini göstermek zorundadırlar.

Fedakarlık, uzlaşı, saygı ve ittifak, mutlaka beraberinde yatıştırıcılığı ve barışı getirir. Barış ve uzlaşı, kolaylaştırıcıdır; akabinde hemen çözüm meydana gelir. Üzerimizdeki görev, insanı insan yapan bu değerleri hatırlatmak, egoist ve kibirli zihniyeti hayatımızdan uzaklaştırmaktır.

Sosyal medya da söz konusu kutuplaşmayı tetikleyici rol almış durumdadır. Özellikle troll hesaplardan yayılan provokasyonlar ortalığı karıştırmak, insanları birbirine düşürmek ve nefret yaymak dışında bir işe yaramamaktadır. Öyle ki, asılsız haberler, sahte resim ve videoların yaptığı tahribatı düzeltmek oldukça zorlaşmaktadır. Söz konusu dezenformasyonun nefret aşılayıcı rolü oldukça güçlüdür. Mümkün olduğunca sevgi sözcükleri yayarak bu sahte nefret kaynağını olumluya çevirmemiz önem taşımaktadır.

Kutuplaşma, altında sevgisizlik yatan küresel bir problemdir. Bunu ne toplumların içinde ne de siyasette kabul edilebilir bir kavram olarak görmemeliyiz. Kutuplaşan taraflar birbirlerini sevmeyi unutmakta ve sevgi yerine öfkeyi ön plana almaktadırlar. Bunun her toplum için vebali oldukça büyük olabilir. Dahası bu zihniyet, medeniyetleri çatıştırmak isteyen bazı savaş provokatörlerinin de işine gelmektedir. 20. yüzyılda yaşanan 100 milyonlarca cana mal olmuş utançları 21. yüzyılda da görmek istemiyorsak, bu suni nefret ağını durdurmalıyız. Sadece sevgiyi konuşarak, uzlaşıyı öğreterek, öfkeden uzaklaştırarak bunu yapmak elimizdedir. Yeter ki, onların nefret adına kullandığı kaynakları, bizler sevgi adına kullanalım.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/07/05/polarization-global-phenomenon-far-will-go/

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/07/11/how-far-will-the-polarization-go/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252055/kutuplasma-nereye-kadar-http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/252055/kutuplasma-nereye-kadar-http://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_polarization_is_a_global_phenomenon_how_far_will_it_go2.jpgWed, 05 Jul 2017 17:38:18 +0300
Ramazan ayı, çatışma değil uzlaşma ayı olmalıRamazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz.

Allah Ramazan ayını Kuran’ı Kerim’in indirildiği ay olarak seçmiştir. İnananlar için hidayet rehberi olan ayetler bu ayda inmeye başlamıştır. Peygamber Efendimiz (sav) insanlığı, barışa ve esenliğe Ramazan ayında çağırmaya başlamıştır. Ramazan tüm dünya Müslümanlarının kutsal ayıdır. 1400 senedir büyük bir coşkuyla karşılanmakta, iftarlarda sahurlarda tüm müminler kardeşlik ruhuyla bir araya gelmektedir.

Ne var ki bu sevgi ve dostluk ortamına son yıllarda gölge düşmektedir. 1.5 milyar Müslümanın toplu ibadetinin verdiği coşku yerini terörün karanlık dünyasına bırakmıştır. Ramazan ayı artık güzel ibadetleri ile ya da kardeşlik ve birlik ruhuyla değil artan terör ve masum katliamları ile anılmaktadır.

Başta IŞİD olmak üzere birçok radikal örgüt Ramazan ayında şiddeti arttırma çağrısı yaptı. Örneğin 23 Haziran 2015’te Ramazan’dan 6 gün önce bir tanesi gerçekleşti. IŞİD sözcüsü Abu Muhammed al-Adnani’nin mesajının ardından Ramazan ayı içinde Kuveyt’te bir Şii camisi ile Tunus’ta turistik bir merkeze intihar saldırıları gerçekleşti. Yüzlerce masum can verdi. 2016 yılında da Adnani’nin benzer çağrısının ardından terör saldırıları başladı. İstanbul Atatürk Havalimanı saldırıya uğradı. Bangladeş’te kafe saldırılarında yirmiden fazla kişi öldürüldü. Bağdat’ta saldırganlar şehir merkezinde patlattıkları kamyonlarla 300’den fazla Müslümanın can vermesine sebep oldular. ABD’de terör saldırıları yaşandı. Ramazan’ın son günlerinde ise aralarında Medine’nin de bulunduğu 3 Suudi şehrinde terör saldırıları gerçekleşti

2017 Ramazanı ise daha önceki yıllara göre çok daha kanlı geçiyor. İlk 20 günde gerçekleştirilen 106 saldırıda 1152 kişi can verdi. Bu saldırılar arasında Manchester konser saldırısı, Mısır’daki Hristiyanlara yapılan saldırılar, Bağdat’taki ikiz kamyon saldırıları, Afganistan’daki kamyonlu intihar saldırısı da var. Filipinler’de ve İran’daki saldırılar ise terörün daha geniş alanlara yayılmaya başladığını da bize gösteriyor. Geçtiğimiz günlerdeki Londra saldırısı ise İngiltere parlamento seçimlerine saatler kala gerçekleşti. Bu büyük saldırıların ardından dünyanın dört bir yanında daha ufak çaplı onlarca terör saldırısı yaşandı.  

Terör artarak devam ediyor oysa 2017 yılında IŞİD’in sona erdirilmesi planlanmaktaydı. Uluslararası koalisyon Musul ve Rakka’da IŞİD’in yönetim merkezlerini kuşatma altına almıştı. Her iki şehir ağır bombardıman altındaydı. Gazetelere yansıyan haberlere göre teröristler kafalarını bile kaldırmakta zorlanıyorlardı. Fakat son yaşananlar bunun o kadar da doğru olmadığı bize gösterdi. Askeri tedbirlerle terörün yenilemeyeceğini kanıtlamış oldu.

Temelindeki ideoloji ile mücadele edilmedikçe radikalizm ve terör, her geçen gün büyüyecek, yaygınlaşacak ve dünyayı 7 milyar insan için daha tehlikeli bir hale getirecektir. Artık terörle mücadele merkezlerinin yanlış bir yol tutturduklarını görme vakti geldi. Bazılarının “Tüm bombaların anası” gibi isimler takarak kendilerince övündükleri katliam silahları ile bir yere varmalarına imkân yoktur. Bağnazlık dünyayı geri dönülemeyecek bir şekilde uçuruma sürüklemektedir.

Unutulmamalıdır ki terörizmi besleyen bağnaz zihniyettir. Bağnazlık Ramazan ayının kutsallığını dahi terörü arttırmak için kullanabilmektedir. Dini kendilerince değiştiren radikal örgütler takipçilerine bu dönemde yapılacak saldırıların daha değerli olduğu yalanını telkin etmektedirler. Üstelik sürekli yöntem değiştirerek de verdikleri zararı artırmaktadırlar.

Terör eylemi için artık bombalara, intihar yeleklerine ya da ağır makineli silahlara ihtiyaç kalmadı. Hiyerarşik bir emir-komuta zincirine de gerek duyulmuyor. Direksiyona geçen birisi yayaların arasına dalarak katliam yapabiliyor ya da mutfaktan bıçağını alan biri bir kafeye dalarak rastgele insanları bıçaklıyor. Bu tarz bir şiddetle klasik polisiye yöntemler kullanarak başa çıkmak imkansızdır. Londra’daki son saldırıları gerçekleştirenlerin tamamı güvenlik güçlerinin takibindeydi. Ne var ki bu istihbaratlar bile katliamları engelleyemedi. Açıktır ki bağnaz ideoloji ile ilmi mücadele etmeden terörle savaşı kazanmak imkansızdır. Hiçbir güvenlik tedbiri bir sabah arabası ile rastgele bir caddede yayaların arasına dalıp katliam yapacak bir zihniyeti engelleyemez. Mücadele edilmesi gereken o kararı veren zihniyettir.  

El Kaide’nin çıktığı Afganistan önce Sovyetler Birliği ardından da ABD tarafından işgal edildi. IŞİD’i var eden ABD’nin Irak işgaliydi. Suriye’de IŞİD’in mevzi tutmasının sebebi koalisyon uçaklarının bombardımanlarıydı. Yine bir terör örgütü olan Boko Haram Nijerya’da İngiliz sömürgeciliğine karşı kuruldu. Ortadoğu’yu savaşın içine sokan ise 1921 Kahire konferansında çizilen suni sınırlardır. Asıl nedeni görmezden gelip 1.5 milyar Müslümanı töhmet altında bırakmak akla ve vicdana uygun değildir. Ramazan ayı 1.5 milyar Müslüman için bir ibadet, arınma, fedakarlık ve paylaşma dönemidir. Bir avuç radikalin bağnaz düşünceleri ve yanlış uygulamaları sadece kendi bağnaz dünyalarını bağlar.

Bağnazların yanlışlarından yola çıkarak 1400 yıldan beri terör ve şiddet uygulamamış İslam dinini suçlamak doğru değildir. Ramazan ayını terör ile birlikte anmak İslam ile terörizmi aynı gösterme şeklindeki planın bir parçasıdır. İslam karşıtları da terörü ve şiddeti İslam dininin bir parçası gibi göstermeye çalışarak bu durumu kendi menfaatleri için kullanırlar. (İslam dinini tenzih ederim) Bu oyunu bozmak için yapılması gereken radikalizmin temelindeki yanlış mantıkların ve İslam dininin barış ve huzur dini olduğunun anlatılmasıdır.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/religion/1750-ramadan-2017.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251384/ramazan-ayi-catisma-degil-uzlasmahttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251384/ramazan-ayi-catisma-degil-uzlasmahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_ramadan_should_be_a_month_of_reconciliation_not_conflict_2.jpgSat, 01 Jul 2017 15:36:41 +0300
Müslümanlar Bayramların Mutluluk Kaynağı Olmasını Özlemle Bekliyor

Bayramlar Müslümanların aralarındaki dargınlıkları gidermesi, yeni dostluklar kurulması ve insanların birbirlerine yakınlaşmaları için güzel fırsatlardır. Ancak bugün kimi Müslümanların bu fırsatı pek de iyi değerlendirmediklerini görüyoruz.

Irak’ta, İran’da, Yemen’de ve Suriye’de devam eden mezhep savaşlarında ölenlerin sayısı çoktan milyonları aştı. Mısır’da, Libya’da, Pakistan’da ve Afganistan’da ise Müslümanlar arasında İslam’ı farklı yorumlamaktan kaynaklanan silahlı çatışmalar yaşanıyor. Nijerya’da, Sincan’da, Myanmar’daki Müslümanlar da büyük bir baskı altındalar. Kendi yaşadıkları topraklarda sadece inançları yüzünden tehdit unsuru olarak görülüyorlar. Avrupa ve Amerika’da ise İslam karşıtlığı giderek yayılıyor.

İslam aleminde geçmiş bayramlar yok artık. Arakan’daki dedeler mutlulukla torunlarını sevemiyor, harabeye dönmüş Suriye’deki çocuklar yeni bayramlık elbiseleri ile sokaklarda neşe içinde koşuşturamıyorlar. İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyor, akrabalarına, komşularına bayram ziyaretlerine gidemiyorlar.

Müslümanların özlemini duydukları bayramlara yeniden kavuşabilmeleri için acilen yapılması gereken, İslam dünyasına hakim olan mezhep odaklı ayrılıkların bir an önce terk edilmesidir. Mezhepsel farklılıkların tamamen bir kenara bırakılması savaşların ve kargaşanın da önünü kesecektir.

Allah iman edenlerin birbirlerine düşman olmalarını, bölünmelerini, ayrılığa düşmelerini Kuran-ı Kerim’de yasaklamıştır. Bu İlahi emre aykırı hareket etmek, beladan başka bir şey getirmez. Tüm dünyadaki ve özellikle de Ortadoğu’daki kardeşlerimizin yaşadıkları acı ve sıkıntılardan kurtulmalarının; özlem duydukları huzur, istikrar, barış ve refah içinde yaşayabilmelerinin tek yolu, Kuran-ı Kerim’in ışığında tüm Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları, kardeşliğe ve şefkate niyet etmeleridir.

Tabi ki bu konuda İslam ülkelerindeki liderlere de büyük bir sorumluluk düşüyor. Halkına baskı yapmayan, mesafeli tavır göstermek yerine onlarla kaynaşan, sevgi dolu ortamlar oluşturan, adaletli ve şefkatli liderlerin sayının artması kimi İslam ülkelerine hâkim olan karanlık ruhu, kargaşa ortamını da bertaraf edecektir.

Nitekim, Allah Kuran’da sevecen, şefkatli, yumuşak olunmasını emreder. Halim karakterli olmayı över ve peygamberlerin halim karakterli olduklarını Kuran’da bildirir. Hz. İbrahim’in güzel ahlakını örnek veren bir ayet şöyledir:

“... Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.” (Tevbe Suresi, 114)

Müslüman ülkelerin liderlerinin konuşmalarında sevgi sözcükleri kullanmaları çok önemlidir. Ancak böyle olursa Müslümanların giyimlerinden, yaşam tarzlarından ya da siyasi tercihlerinden ötürü duydukları nefretin önüne geçmek mümkün olabilir.

Gençlerle kolay diyalog kuran, onların sorunlarına akılcı çözümler üreten, toplumun her kesimini kucaklayan, herkesi seven, şefkatle bakan, mütevazi ve güzel söz söyleyen, sanata, estetiğe destek veren, son derece modern liderlerin sayısının artması son derece önemlidir. Bu liderlerin herkese zengin bir ruhla yaklaşmaları, sevgiye öncelik vermeleri Allah’ın İslam ülkelerine güzellik getirmesine de vesile olacaktır.

İslam dünyasında özlemi duyulan barış ve huzur dolu günlere kavuşmanın bir diğer yolu da kadınlara gereken saygı ve sevginin gösterilmesidir. Kuran ahlakının yaşanmadığı toplumlarda en çok baskı ve eziyet gören kesim kadınlardan oluşmaktadır. Kimi ülkelerdeki bağnaz zihniyet Kuran’ın tam tersine, yanlış bir düşünce olarak kadınları sadece temizlik yapan, hizmet eden, ikinci sınıf varlıklarmış gibi görür. Hatta kadının kişiliğinin, ahlaki özellik ve yeteneklerinin, fiziksel yapıyla orantılı olarak daha sınırlı olduğu gibi fikirlere bile rastlanmaktadır.

İslam ülkelerinin neredeyse tamamına hâkim olan Kuran dışı kaynaklara ve hurafelere dayanan batıl inançlar, yanlış bir şekilde İslam ile bağdaştırılmaya çalışılmaktadır. İslam'ın özüyle ve Kuran'ın ruhuyla tamamen zıt olan bağnaz zihniyet, İslam dünyasının genelinin sanat, bilim ve teknolojiden uzak oluşunun, fikri ve maddi geri kalmışlığının sebebidir.

Allah Kuran’da Hz. Meryem (a.s.)’ı bitki gibi yetiştirdiğini bildirerek kadınların zarif, narin, temiz ve değerli olduğuna dikkat çekmiştir. Dolayısıyla İslam ülkelerinde de kadınlara özen, şefkat, saygı ve sevgi gösterilmesi ve kadın haklarının ön plana çıkartılması gerekir.

İslam ülkelerini yöneten liderlerin hiçbir ayrım yapmadan halkı kucaklayan bir üslup geliştirmeleri, bağnaz zihniyetin değişmesi açısından en hayırlı ve doğru yoldur. Kadınların toplumun her kesimindeki insanlar gibi özgür olmaları Kuran'ın bir emridir.

Müslümanlar Kitap Ehli olan Hıristiyan ve Musevilere de dostça davranmalı onların dinlerini yaşamaları için gerekli özgürlüğü sağlamalıdırlar. Bu konudaki uygulamaların Peygamberimiz (s.a.v) dönemindeki gibi olması son derece önemlidir. İslam ülkelerinin liderleri bu konuda da önderlik edip, ülkelerindeki Hristiyanları ve Musevilerin korunması için tedbirler alıp, güven içinde yaşayıp ibadet etmelerini sağlayabilirler.

Tüm bunlar hayata geçtiği takdirde tüm Müslümanlar bayramlarda yine sevgiyle, muhabbetle birbirlerini kucaklayacak, hep birlikte Allah'ı anacak hem birbirleri hem de tüm İslam alemi için hayır duaları edeceklerdir. Dargınlar barışıp hasretle birbirlerine sarılacak, fakirlerin yardımına koşulacak, büyüklerin elleri öpülecek, küçükler harçlıkla, şeker, çikolata ve hoşlarına gidecek türlü hediyelerle sevindirilecektir.

Bayram kutlamadır, sevinçtir, mutluluktur, kaynaşmaktır, paylaşmaktır, huzurdur, güzelliktir. Müslümanların büyük bir özlemle bekledikleri güzel bayramlar çok yakın, sadece bunun için hep birlikte biraz daha çalışmamız gerekiyor.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/06/29/muslims-long-eids-source-happiness/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251382/muslumanlar-bayramlarin-mutluluk-kaynagi-olmasinihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251382/muslumanlar-bayramlarin-mutluluk-kaynagi-olmasinihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_Muslims_long_for_eids_to_be_the_source_of_happiness_2.jpgSat, 01 Jul 2017 15:00:17 +0300
Dünya basınında "Adnan Oktar evrim teorisine karşı yürüttüğü mücadeleyi kazandı" haberleriİtalya'dan Endonezya'ya İngiltere'den Suudi Arabistan'a kadar dünyanın en etkin gazetelerinde bu hafta Türkiye'den Adnan Oktar nam-ı diğer Harun Yahya'nın başarılarından bahsedildi. Harun Yahya'nın 30 yılı aşkın süren yaratılışı ispat eden evrim teorisi karşıtı bilimsel çalışmalarının anlatıldığı bu haberlerde Harun Yahya'nın bu mücadeleyi kazandığı anlatıldı.

İngiltere'nin en çok okunan günlük gazetelerinden The Daily Telegraph'da "Türkiye'de ilköğretimde artık evrim okutulmayacak" başlıklı haber.

"Ünlü Yaratılışcı Adnan Oktar, evrim teorisinin İslam'ı yok etmek için geliştirilen Avrupa yapımı bir icat olduğunu belirterek bu teoriye karşı kampanya başlattı." 

Haberde ayrıca; "İncil gibi Kuran'da Adem ve Havva'nın ilk insan olduğu bildirilir. Allah'ın Adem'i çamurdan yarattığını, Havva'yı da Adem'den yarattığı bildirilir. Evrim Türkiye'de geniş çaplı olarak kabul edilmiyor."

İtalya’da tanınan ateist ve komünist internet sitesi Pikaia'da yayınlanan "Türkiye Darwin’e hoşçakal diyor" başlıklı yazı, Türkiye’de, 2008’den günümüze dek son 10 senede Adnan Oktar'ın vesile olduğu evrim karşıtı gelişmeler özetleniyor. 

Richard Dawkins’in sitesinin yasaklanması, Avrupa’da dağıtılan Yaratılış Atlası, Milano’da yapılan Evrim teorisi karşıtı konferans gibi faaliyetler aktarıldıktan sonra son olarak Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Alpaslan Durmuş'un bakanlık sitesinde yayınladığı videoyla evrim teorisinin müfredattan kaldırılacağını duyurması anlatılıyor.

Pikaia, bu haberden sonra "Türkiye evrimi müfredattan çıkardı" başlığıyla bir haber daha yayınlandı.

Yazıda, "bu habere en çok Harun Yahya sevinecek" deniyor. Dünyanın yarısına muhteşem bir şekilde hazırlanmış "Yaratılış Atlası" kitabının dağıtılması ve Adnan Oktar'ın evrimin müfredettan kaldırılmasına vesile olduğundan bahsediliyor. 

Endonezya'dan Skala News'ta Türkiye'de evrimin müfredatlardan çıkartılması konusu şöyle gündeme geldi: 

"Türk alim Harun Yahya’nın evrim teorisine karşı verdiği mücadeleler meyvesini verdi. Türk Milli Eğitim Bakanlığı artık materyalizme dayanan evrim teorisini müfredata dahil etmeyecek. Teori bilimsel olarak kanıtlanmadığı ve İslam’ın öğretilerine karşı olduğu için müfredattan çıkarıldı."

3 kıtada yayınlanan, Arap dünyasının en büyük 3 gazetesi arasında yer alan Asharq Al Awsat gazetesinin Suudi Arabistan yayınında "Harun Yahya evrim teorisine karşı yürüttüğü mücadeleyi kazandı" başlığıyla bir haber çıktı.

Türkiye'de evrim teorisinin müfredattan kaldırıldığı ile ilgili çıkan haber şöyle: "Evrim teorisi, Ak Partiye yakınlığıyla bilinen, iş dünyası ve medyanın birçok alanında güçlü etkisi olan, A9 TV kanalında ... bir grup genç insanla program yapan müstear isim olarak Harun Yahya'yı kullanan Adnan Oktar tarafından da taarruza uğradı."

Haber şöyle devam ediyor:

"Oktar'a göre Darwin yalan söylüyor ve evrim süreci diye birşey yok. Darwin'in teorisinin geçerliliğini kanıtlayacak bir delil getirene 3 milyon dolar ödül vereceğini söylüyor. 

Adnan Oktar'ın hem Türk toplumu hem de yurt dışında güçlü bir etkisi var. Evrim teorisinin resmi olarak okul müfredatından çıkarılmasını sağlayarak mücadelesini kazanmış görünüyor. Buna da "20 soruda Evrim'in Çöküşü" gibi evrim teorisine karşı hazırladığı kitapların vesile olduğunu söylüyor."

Gazetede yayınlanan başmakalelerin hükümet liderleri üzerinde etkisi olduğu savunulan İsrail'in en eski günlük gazetelerinden Haaretz'de yayınlanan

"Amerika'ya kıyasla Türk okullarında yaratılışcılar çok daha önde" başlıklı haberde:

“2006 yılında, 1. kalite sayfa yapısıyla Yaratılış Atlası isimli eser doğal seleksiyon yoluyla evrim fikrini çürütme iddiasıyla birçok Türk okuluna girmişti. Yaratılışın Allah’ın eseri olduğunu açıklamak için cesurca fosil kayıtlarını işaret ediyordu. Kitap ayrıca evrimin Nazizm ve komünizm gibi İslam karşıtı ve yıkıcı doktrinlerden mesul olduğunu da iddia ediyordu." ifadelerine yer verildi.

Ayrıca:

"Birkaç yıl sonra, ünlü evrim biyologlarının websiteleri, bilhassa da Richard Dawkins’inki, Harun Yahya müstear ismiyle tanınan ateşli İslami yaratılışçılık savunucusu ve Yaratılış Atlası eserini kaleme alan Adnan Oktar tarafından hakaret gerekçesiyle kapattırıldı."

sözlerine yer veriliyor.

Ünlü bilim dergisi WIRED’ın İtalya’da yayınlanan sitesinde çıkan "Türkiye’deki gibi evrimi öğretmeyerek nasıl bir risk alıyoruz?" başlıklı haberde;

“Türkiye, evrim teorisini lise programlarından çıkarmaya çalışıyor. Bu, Darwin’i inkâr yolunda ilk girişim değil” sözlerine yer veriyor ve Adnan Oktar'ın eserlerinin etkilerine değiniyor.

“2008 yılında, evrimci Richard Dawkins’in sitesi, Yaratılış Atlası isimli kitabın yazarı Harun Yahya ismiyle tanınan Adnan Oktar tarafından dine hakaret suçu işlediğini duyurduktan sonra kapattırılmıştı. Daha sonra, popüler bir bilim dergisinin kapağından kapak olarak kullanılması planlanan Darwin’in resmi kaldırıldı.” ifadelerine yer veiliyor.

Hollanda’dan yayın yapan Sargasso isimli internet sitesinde yer alan haber şöyle:

"Türkiye ve evrim denilince akla Adnan Oktar geliyor. Önümüzdeki yıl itibariyle Türkiye’de liselerde öğrenciler artık evrim teorisini duymayacaklar. Türkiye ve Yaratılışçılık denince akla gelen isim Adnan Oktar. Batı’da Adnan Oktar 10 yıl önce binlerce politikacıya, okullara ve önde gelen isimlere aniden Yaratılış Atlası isimli evrimi çürüten hoş, kalınca bir kitap gönderen kişi olarak tanınıyor. Birçok Amerikalı yaratılışçı, bu kitabı donanımlı bulduklarını söyleyerek övmüştü. Adnan Oktar A9 isimli televizyon kanalında her gün üç saatlik program yapıyor, bu programda kedicik adı verilen Türk kadınları için model teşkil eden güzel giyimli bayanlar yer alıyor. Acaba Oktar’ın güzel giyimli bayanları modern Türk kadınları için bir rol model mi olacak? Bu ihtimal kuvvetli görünüyor.”

Norveç İşçi Partisi ile bağları olan Norveç Oslo'da yayınlanan günlük gazete Dagsavisen'de çıkan "Ders kitaplarında fikirlerini yayıyorlar" başlıklı haberde:

"Anti-Darwinizm'den sorumlu Müslüman Türk yaratılışçı, Avrupa'da göçmenler arasında gitgide daha fazla zemin kazanıyor. Kendi televizyon programında dini anlatım yapan Adnan Oktar, sadece anavatanı olan Türkiye'de meşhur değil. Fikirleri ulusal sınırların çok ötesine geçti - özellikle de Ortadoğu'dan Avrupa'ya gelen göçmenler Oktar'ın yaratılış fikirlerini bağrına basıyor.

10 yıl önce, Avrupa'daki okullara kendi hazırladığı ders kitabı Yaratılış Atlası'nı gönderdiğinde bir tartışma oluşturmuştu. Güney Danimarka üniversitesi din ve bilim bölümünde araştırmacı olan Hans Henrik Hjermitslev, Oktar'ın halen Müslüman yaratılışçılığın kalesi olduğunu söylüyor ve ekliyor:

"Avrupa'daki genç ve eğitimli insanlar arasında görüşleri destek buluyor." 

Almanya’dan Deutschland Funk isimli radyo istasyonunun internet sitesinde, Adnan Oktar'ın Yaratılış Atlası isimli eserinin Almanca baskısının görüntüsüne yer verilen haberde:

“TU Dortmund tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Lehramt’lı öğrencilerin yüzde 15’i evrim teorisini reddediyor. Müslüman yazar Adnan Oktar’ın Yaratılış Atlası isimli eseriyle evrim teorisini eleştirdiği gibi, okul öğreniminde evrim teorisi doktrininin öğretilmesine karşılar.” 

Flaman Hristiyan Demokrat partisine bağlı, Belçika'nın Flamanca günlük gazetesi De Standaard:

"Harun Yahya'nın Yaratılış Atlası kitabı dünya çapında değişim sağlayan müthiş bir başarı elde etti. Türkiye’de evrim teorisi çok zor olduğu için liseye kadar öğretimden kaldırıldı. Belçika'nın Hollandaca konuşulan bölgesi Flanders'da facebook üzerinde, insanların atasının maymunlar olmadığına dair güçlü bir tartışma hakim."

Merkezi Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington'da bulunan günlük gazete The Dominion Post'ta;

“Anketlere göre Batılı ülkelerde Darwin'in teorisi kabul görürken, Türkiye'de ise büyük bir kesimin evrime inanmadığı” şeklinde bir haber yer aldı.

Adnan Oktar'ın yaratılışı anlatan fikirlerini dünya çapında tüm okullara ve bilim insanlarına “bombardıman şeklinde yaydığına” da haberde yer verildi. Ayrıca kuşe kağıda basılmış 800 sayfalık Adnan Oktar’ın anti-darwinist kitabı Yaratılış Atlası'ndan 10.000 adet ücretsiz olarak dağıtıldığı da ifade edildi. Bundan başka, Adnan Oktar'ın her gün televizyon programlarında Darwin'in İslami ve ahlaki değerlere olumsuz etkisinden bahsettiği ve hükümetin de kendisiyle aynı fikirde olduğu da dile getirildi.

Fransa'nın tanınan Müslüman sitelerinden Oumma'da;

"1990-2000 yılları arasında Avrupa'da Harun Yahya ve birçok selefi alim tarafından geliştirilen evrim karşıtı hareketi unutmamak lazım..."

Fransızca dilinde yayın yapan Katolik haber sitesi Medias Presse Info'da;

"Darwin Türkiye'deki okullardan kovuldu" başlığıyla yayınlanan haberde, Darwin'e karşı olan bu atağın yeni olmadığı, Adnan Oktar'ın (Harun Yahya) 2006 aralığında Yaratılış Atlası kitabını yayınladığı ve kitabın 1.5 milyon kopya sattığından bahsediliyor. Ayrıca Türkiye'nin, Darwinizmin reddinin, kabulünden yüksek olduğu dünyadaki tek ülke olduğundan bahsediliyor.

İsviçre temelli internet sitesi Le Courrier Türkiye'de evrim teorisinin okullardan çıkarılmasını eleştirdi. "Bilim Tehlikede" başlığıyla yayınlanan haberde bu duruma Harun Yahya ismiyle tanınan yazar Adnan Oktar'ın eserlerinin vesile olduğu ifade edildi.

13 dilde yayın yapan Fransız radyo kanalı RFI'nin internet sitesinde "Türkiye: Darwin'in teorisi artık okullarda hoş karşılanmıyor" başlıklı bir haber yayınlandı.

"Harun Yahya müstear isimli Adnan Oktar, 2007'de zengin görsellere yer verdiği Fransa ve İsviçre'ye dağıtımının yapıldığı Yaratılış Atlası kitabıyla tarih yazdı. Bu kitapta, 200 milyon yıllık eğreltiotu fosilinin bitkinin hiçbir şekilde değişikliğe uğramadığını gösterdiği gibi yüzlerce sayfa evrimin geçersizliğini anlatan örnekler görüyoruz."

İnternette en çok ziyaret edilen İspanyolca yayın yapan İsrail gazetesi Aurora'da "Türkiye müfredattan evrim teorisini çıkarttı" başlıklı bir haber yayınladı. Haberde:

“2006 yılında, 1. kalite sayfa yapısıyla Yaratılış Atlası isimli eser doğal seleksiyon yoluyla evrim fikrini çürütme iddiasıyla birçok Türk okuluna girmişti. Yaratılışın Allah’ın eseri olduğunu açıklamak için cesurca fosil kayıtlarını işaret ediyordu. Kitap ayrıca evrimin Nazizm ve komünizm gibi İslam karşıtı ve yıkıcı doktrinlerden mesul olduğunu da iddia ediyordu." ifadelerine yer verildi.

Materyalist ideolojinin biyoloji ve bilimin doğru incelenebilmesine engel teşkil ettiği inancında olan Akıllı tasarımcılara ait Uncommon Descent sitesinde "Türk Bilimsel grubun Darwinizm'e "iki yönlü anlatılsın" yaklaşımı" başlığıyla bir haber yayınlandı.

Haberi yayınlayan bayan Denyse O'Leary, Harun Yahya'nın "Evrim Aldatmacası" kitabı için "Darwin'in evrim teorisini yerle bir eden şimdiye kadar okuduğum en özlü eser" diyor. Köşesinde Teknik Bilim Araştırma Vakfı'nın evrim teorisinin Türkiye'de müfredattan kalkması hakkındaki basın bültenine yer verdi.

Ünlü fransız dergisi L'express‘de "Uluslararası Yaratılışçılık" başlığıyla yayınlanan makalede;

Yazar Christian Makarian, Dünya çapındaki yaratılışçı hareketleri anlatırken makalesinin yarısını Sayın Adnan Oktar'ın bu konuda dünya çapındaki etkisine yer ayırıyor. 

“Bu konuda, Türkiye'deki hareketin en ateşli aktörü Harun Yahya yani Adnan Oktar’dır. Darwinizme karşı şiddetli bir mücadele gerçekleştiriyor. Bütün düşünce kuruluşlarını, internet sitelerini ve bütün medya kuruluşlarını (dergimiz L'express’in redaksiyon bölümü de dahil) zengin resimli kitapları ve propaganda yazıları ile adeta sel gibi kapladı."

Amerika'nın en tanınmış liberal haber sitelerinden Huffington Post'ta evrim teorisinin Türkiye'de müfredattan çıkarılması konusunda Bilgi Üniversitesinden Yardımcı Doçent Dr. Erkan Saka adına bir makale yayınlandı.

Saka yazıda, Türk okullarında evrimin sadece bir teori olarak okutulduğunu, çok fazla üzerinde durulmadığını iddia etti ve şöyle devam etti: "Adnan Oktar gibi popüler ve alışılmadık İslami gruplar Batı kaynaklı yaratılışçı literatürü kullanarak evrim karşıtı faaliyetlerde bulunuyorlar. Oktar gibi kişiler halka açık alanlarda kolaylıkla evrimi yalanlayan sergiler düzenleyebiliyorlar."

Belçika'da 1971'den beri yayın yapan ünlü Knack dergisinde;

...Türk yaratılışcı (Harun Yahya) 2007'de içinde bilimsel delillerle evrimi çürüttüğü lüks baskılı Yaratılış Atlasını Batı-Avrupa'da binlerce üniversiteye ücretsiz olarak gönderdi. Yahya İstanbul'da iç mimar Adnan Oktar'ın müstear ismidir. Yahya yaratılışı savunan bir düşünce kuruluşunun liderliğini yapıyor ve İslam'ın bilimle çelişmediğini anlatmak için dünya çapında ataklar yapıyor. Bu ataklar kendi ülkesinde meyvelerini vermeye başladı. 23 Haziran'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan "anlaşılması zor ve karmaşık" gerekçeleriyle orta okullardan evrimi kaldıracak olan yasayı imzaladı. 2019'da Darwin orta okullarda ders kitaplarından kaybolacak.

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251204/dunya-basininda-adnan-oktar-evrimhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251204/dunya-basininda-adnan-oktar-evrimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_telegraphy_adnan_oktar.jpgWed, 28 Jun 2017 14:32:53 +0300
Farklı Görüşlerin Buluşma Noktası: Geleneksel A9 TV iftarı

Her yıl Ramazan ayında, katılımımla gerçekleşen geleneksel A9 TV iftar ziyafeti, barış ve birliktelik adına bu yıl yine İstanbul'da Çırağan Sarayı Balo Salonu'nda gerçekleştirildi. Düzenlediğimiz geleneksel iftar daveti her yıl, gösterişli ikramları ve konukları ile gündem olmakta; birbirinden farklı din, kültür ve etnisiteden insanları bir araya getirme ve insanlar arasında birlik ve beraberliği güçlendirme misyonlarıyla dikkat çekmektedir. Bu seneki iftar daveti de aynı şekilde farklı dinleri, farklı mezhepleri, farklı görüşteki grupları bir araya getiren; sanatçıları, siyasetçileri, din adamlarını, akademisyenleri, diplomatları, her kesimden basını aynı ortamda buluşturan özel bir davet olmuştur.

8 Haziran 2017 akşamında gerçekleştirilen ve yaklaşık 750 kişinin katıldığı iftar davetinde yine, geçmişte olduğu gibi birbirinden değerli konuklar vardı. Bu özel davete, davetlim olarak İsrail ve Amerika'dan gelen Musevi ve Hristiyan din adamları teşrif ettiler. Aynı şekilde Türkiye Süryani Cemiyeti, Ermeni Cemaati, Rum Ortodoks Cemaati ve Katolik Kilisesi'nin değerli mensupları konuklar arasındaydılar. Müslüman tarikat ehlinden Caferi, Alevi ve Bektaşi camialarının kıymetli isimleri, Nakşibendi, Kadiri tarikatları, Nur talebeleri, Milli Görüş Camiası, Hüda Par camiası da olmak üzere muhafazakar kesimin değerli isimleri iftarın katılımcılarındandılar. Bakanlar, milletvekilleri ve farklı kanatlardan çeşitli partileri temsil eden saygın politikacılar, yabancı ülkelerin Türkiye Başkonsolosları ve diplomatlar, aynı zamanda profesörler davete katılanlar arasındaydılar. Çeşitli işadamları ve mason camiasından saygın isimlerin katıldığı davette çok sayıda sanatçı da bulunmaktaydı. İftar davetinde hem Türk hem de yabancı basından da oldukça fazla temsilci bulunuyordu.

İftar davetine renk katan en güzel jestlerden biri, Likud Partisi milletvekili Haham Yehuda Glick'in şahsıma göndermiş olduğu görüntülü Ramazan mesajıydı. Sevgili ve kadim dostum Haham Glick sözlerine, "Çok sevgili dostum, çok değerli Sayın Adnan Oktar, tüm dinlere saygının, her insana sevgiyle yaklaşmanın ve Allah'ın ahlakının dünyaya yayılmasının önderi" şeklinde oldukça içten sözlerle başlıyor ve şöyle devam ediyordu: "Allah'ın seçip kutlu kıldığı barış şehri Kudüs'ten sizlere sesleniyorum... Allah'ın mescit kıldığı Tapınak Tepesi tüm milletleri bir araya getirecek, orada kalpler Bir ve Tek olan Allah'a bağlanacaktır. Kudüs'ten sizin Ramazan ayınızı kutluyorum. Barış şehri Kudüs'ten Şalom." Tapınak Tepesi, tüm milletleri barış şemsiyesi altında bir araya getirecektir. Allah'ın izniyle, dostum Yehuda Glick'in de söylediği gibi dünyanın barış ile buluştuğu o dönemde tüm güzel insanlarla Tapınak Tepesi'nde buluşacağız.

Yine özel misafirim olarak İstanbul'da bulunan Amerika'dan Mason Rahip Todd William Kissam ve İsrail'den Haham Abraham Sherman ve Haham Jeffrey Seidel iftara teşrif ettiler. Rahip Todd William Kissam, iftar öncesinde katıldığı A9 TV'deki canlı yayın programımda Bizi bir araya getirenin Allah'a olan sevgimiz olduğunu bizimle görüşmesi ile şahit olduğu samimiyetin, hikmetin, sevgin kendisini derinden etkilediğini belirtti İsrail Üst Hahamlık Mahkemesinde 32 sene görev yapmış emekli Mahkeme Başkanı haham Abraham Sherman ise, canlı yayınıma misafir oldu ve Nefret etmemenin, bencil olmamanın önemi üzerinde durarak bunlar Allah'ın hepimize emri olduğunu, Allah'ın hepimizin kutsal kitabında barışı emrettiğini söyledi.

Gece yarısına kadar süren ziyafet sonrasında özel davetlilerimden biri olan İsrail ILTV Kanalı program yapımcısı Natasha Kirtchuk, canlı yayınım sırasında benimle özel bir röportaj yaptı. İftardaki çeşitlilik, seçkinlik, uyum ve sevgi ortamından oldukça etkilendiğini belirten Kirtchuk, aynı masada bir haham, bir rahip ve bir imamın oturup birbirleriyle oldukça iyi geçinmelerini gerçekten müthiş bir ayrıcalık ve olağanüstü bir olay olarak nitelendirdi. Bu şekilde insanların zihinlerin değişeceğini umduğunu söyleyerek düzenlemiş olduğumuz toplantının çok önemli olduğunu ve gelecekte de devam ettirilmesi gerektiğini söyledi.

Kendisine rahiplerin, hahamların ve imamların aynı ortamda, aynı sofrada davet edilmelerinin Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'den gelen bir gelenek olduğunu ve bu görüntüyü görünce bağnaz insanların doğal olarak geri adım attıklarını söyledim. İsrail-Türkiye ilişkilerinin nasıl bir yol alacağı yönündeki soruya cevaben ise Türkiye ve İsrail'in daima bir arada hareket edeceklerini, ittifaklarını daha da güçleneceğini, bunun böyle olması gerektiğini, buna mecbur olduklarını söyledim. Natasha'nın dünyada bazı kesimlerdeki yanlış Musevi ve İsrail algısı nasıl değişeceğine dair sorusuna ise   bunun çaba ve telkinle mümkün olacağını, örneğin Türkiye'de yaptığımız bu tip toplantılar ve ısrarlı anlatımlarımızın Musevilere yönelik yanlış bakış açısını büyük ölçüde değiştirdiğini ifade ettim. Natasha'nın "dünyanın her yerinden misafirinizi ağırladığınız bir iftar davetine sahiplik yapmak nasıl bir duygu?" sorusuna ise  iftarda tüm katılımcıların yüzlerinde yüksek bir sevgi düzeyi olduğunu, mükemmel bir atmosfer bulunduğunu, insanların yüzlerindeki sevgiyi görmenin mutluluk verici olduğunu söyledim. Çünkü kainatın yaratılma amacı sevgidir.

Umarım bu ve bunun gibi pek çok davet, insanların barışa bir adım daha yaklaşmalarına ve birlik ve beraberliğin mümkün olduğuna inanmalarına vesile olacaktır. Dünyadaki tüm yanlış algıları kaldırmak ve nefreti tümüyle yok etmek adına bu yöndeki çabalarım devam edecektir. Dünyanın her kesiminden, her inançtan her görüşten insanın mutluluk içinde bir araya geldiği ortamları oluşturmayı ve teşvik etmeyi sürdüreceğim. Allah'ın izniyle dünya, iyilerin ittifakı ile yakın bir zamanda barış yurdu haline gelecektir.

Adnan Oktar'ın Jerusalem Post & Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

http://www.jpost.com/Opinion/Traditional-A9-TV-Iftar-banquet-a-place-where-different-ideas-meet-497805

http://www.jeffersoncorner.com/traditional-a9-tv-iftar-banquet-a-place-where-different-ideas-meet/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251109/farkli-goruslerin-bulusma-noktasi-gelenekselhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251109/farkli-goruslerin-bulusma-noktasi-gelenekselhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jerusalem_post_adnan_oktar_traditional_A9TV_iftar_banquet_place_where_different_ideas_meet_3.jpgSun, 25 Jun 2017 16:25:33 +0300
İslam Alemi İçin Birlik Dışında Hiçbir Çözüm Yok!

Mübarek bir Ramazan ayını daha idrak etmenin manevi lezzet ve sevincini yaşarken İslam aleminin içler acısı durumu bu sevince gölge düşürüyor. Uzun yıllardan beri  Müslümanları saran acı ve sıkıntılara, İslam dünyasının üzerini kaplayan karanlıklara her geçen gün yenileri ekleniyor. Dünyanın dört bir yanında, Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de, Afganistan'da, İran'da, Libya'da, Myanmar'da, Doğu Türkistan'da, oluk oluk Müslüman kanı akıyor.

İngiltere ve ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri Suriye ve Irak başta olmak üzere İslam coğrafyasını yerle bir etmeye devam ederken sivil katliamları tarihte hiç görülmemiş boyutlara varıyor. Musul'da IŞİD'le mücadele adı altında düzenlenen bombardımanlarda toplu Müslüman kıyımları yaşanıyor.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'nin açıklamasına göre yalnızca 23 Nisan-23 Mayıs tarihleri arasında bu saldırılarda 255 sivil Müslüman şehit oldu. Bunların içinde 44 çocuk, 36 da kadın var. Bu rakam, koalisyon güçlerinin yıllardır şehit ettiği binlerce sivilden yalnızca geçtiğimiz aya düşen kısmı.

UNICEF sözcüsü Christophe Bouilerac geçenlerde, Cenevre'deki BM ofisinde yaptığı basın açıklamasında, Rakka bölgesiyle ilgili endişe verici raporlar aldıklarını açıkladı. Bölgeye yönelik operasyonlarda en az 25 çocuğun hayatını kaybettiğini, 80 bin çocuğun yerinden edildiğini, tehlikeli şartlar ve ağır şiddet altında sıkışıp kalan 40 binden fazla çocuğun ise her an hayati tehdit altında olduğunu belirtti.

Aynı basın toplantısında, BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Sözcüsü Jeans Laerke de en az 200 bin sivilin Rakka'da sıkışıp kaldığını ve bölgede yaşayan yaklaşık 440 bin sivilin temel insani ihtiyaçlardan yoksun olduğunu ifade etti. Müslümanlara uygulanan bu zulmün nedeni ise yine kendilerini Müslüman olarak tanıtan ama dini kendilerince yorumlayan kişiler.

IŞİD, El Kaide, Haşdi Şabi gibi kanlı radikal terör örgütleri Ortadoğu'daki dizayn operasyonlarında baş rolü oynuyor ve Şii-Sünni eksenli mezhep çatışmalarını körüklüyorlar. Müslüman ülkeler arasında kitlesel savaşları ateşlemek için sayısız insanlık dışı vahşi terör eylemlerine başvuruyorlar. Amaç; kitlesel Müslüman katliamları... Ramazan başında Afganistan'da ve geçtiğimiz günlerde İran'da gerçekleşen, yüzlerce masum Müslümanın şehit edildiği kahpe terör saldırıları da bu alçak planın parçaları. Zulüm sadece Ortadoğu ile sınırlı değil.

Arakan, Keşmir, Moro, Doğu Türkistan gibi bölgelerde azınlık olarak yaşayan Müslümanlara uygulanan işkence, zulüm ve katliamlar da akıllara durgunluk veriyor. Dünya çapındaki uluslararası kurum, kuruluş ve organizasyonların adeta görmezden geldiği, hatta yok saydığı bu zavallı çaresiz Müslümanların tek umudu yine İslam dünyası. Ne var ki istatistikler en fazla Müslüman katliamını yine Müslümanların yaptığını gösteriyor. Bu ise son derece dehşet ve utanç verici bir durum.

Koalisyon güçlerinin 2 yıldır aralıksız süren saldırıları ve IŞİD terörü Yemeni kan gölüne çevirdi. 9 milyon insanın açlık çektiği Yemen'de salgın hastalıklar kol geziyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre ülkede 38.300 kolera vakası tespit edildi. Halkın üçte ikisi temiz su bulamıyor.

Geçtiğimiz günlerde Katar'ın zorla içine sürüklendiği suni kriz de İslam dünyasını kendi içinden çökertme planlarının son örneklerindendir. Durup dururken bir gün içinde pek çok İslam ülkesi her daim kardeşleri olan Katar'a karşı düşmanca bir yaptırım ve ambargo cephesi oluşturdu. Daha da vahimi bazı yetkililer Katar'a ve orada yaşayan milyonlarca Müslümana savaş açma tehditlerinde bulundular.

Müslümanların kendilerini bu duruma sürükleyen gerçek düşmanlarını gözardı ederek böyle ucuz oyunlara gelmeleri ve birbirlerine düşmeleri büyük felaketlere yol açacak -Allah korusun- son derece utanç verici bir gaflet olacaktır. Müslümanların asıl yapmaları gereken, biraraya gelerek, tüm güç ve imkanlarını dünya çapındaki dehşetli deccaliyet fitnesine karşı seferber etmektir.

Kuran'ın hiçbir ayetinde Müslümanların birbiriyle savaşması helal kılınmaz. Tam aksine, eğer çarpışanlar varsa aralarının düzeltilmesi emredilir (Hucurat Suresi/9). Savaşmak şöyle dursun, Müslümanların birbirlerine kötü söz söylemesi, birbirinin arkasından konuşması hatta birbirleri hakkında kötü zanda bile bulunmaları haram kılınmıştır.

Burada amaç elbette ki karamsar bir tablo çizmek değil. Amaç, Yüce Rabbimiz'in Kuran'da "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın..." (Al-i İmran Suresi/103) ayetiyle bildirdiği ve Müslümanlara farz kıldığı en büyük ibadetlerden olan "birlik olma" hükmü terk edildiğinde bunun karşılığı olan belaların, felaketlerin ne boyutlara varabileceğini göstermek. Yegane çözümün ise, Müslümanların derhal bu hatadan tevbe ederek, Kuran'ın rahmet ve hidayeti altında, hiçbir ayrılık ve ihtilafa sapmadan sevgi ve kardeşlik ruhu içinde kopmaz ve sarsılmaz bir birlik haline gelmeleri olduğunu hatırlatmak.

Müslümanların birlik olmalarını emreden, ayrılık ve ihtilafı yasaklayan ayetlerden bazıları şöyledir :

"Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiçbir şeyde onlardan değilsin..." (En’am Suresi /159)

"Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever." (Saff Suresi/4)

"Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi, 46)

"İnkar edenler birbirinin velisidir. Siz de birbirinize veli olmazsanız, yeryüzünde fitne ve fesat çıkar." (Enfal Suresi/73)

Nitekim, bugün Müslümanlar birbirleriyle veli olmayı terkettikleri için yeryüzündeki en büyük fitne ve fesat ortamı yaşanmaktadır. Çekişip birbirlerine düştükleri için zayıf düşmüşlerdir.

Neredeyse tüm dünya aleyhlerinde birleşmişken Müslümanların ayrılığa düşmeleri, birbirleriyle uğraşmaları asla meşru değildir. Hepsi nur gibi Müslüman olan Şiiler, Sünniler ve "La İlahe İllallah, Muhammedün-Resulullah" diyen tüm Müslümanlar Allah'ın hükmüyle ancak kardeştir (Hucurat Suresi, 10). Bu nedenle iman edenler tüm varlıklarıyla biraraya gelerek kenetlenmeli, birbirlerini kollamalı, kendilerine yapılan saldırılara karşı topyekun ilmi bir mücadele vermelidirler.

Mübarek Ramazan ayının bizi bu kutlu birliğe daha çok yaklaştırması dileğiyle...

Adnan Oktar'ın Tehran Times'da yayınlanan makalesi:

http://www.tehrantimes.com/news/414369/Unity-is-the-way-out-for-the-Islamic-world

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251092/islam-alemi-icin-birlik-disindahttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/251092/islam-alemi-icin-birlik-disindahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/tehran_times_adnan_oktar_unity_is_the_way_out_for_the_Islamic_world_2.jpgFri, 23 Jun 2017 14:42:06 +0300
11 Eylül'den Beri Ne Değişti?11 Eylül saldırısı gerçekleştikten sonra dönemin ABD Başkanı Bush, terörizme karşı "Haçlı seferi" başlattığını söylemişti. Bush, şöyle devam etmişti: "Ordumuzun yapacak bir işi vardır ve bunu yerine getirecektir. Dünyayı bu ipten kazıktan kurtulmuşlardan temizleyeceğiz." Bush, radikal terörizme karşı Amerikan ordusuna güvenmişti. Hristiyan dünyasının radikal terör şiddetine şiddetle karşılık vereceğine işaret etmişti.

Bir haçlı savaşı yaşanmadı kuşkusuz. Fakat Hristiyan dünya, şiddet ile savaşma yolunun sadece şiddet olacağına inanmıştı. Gerisi ise büyük acılarla geldi; Afganistan, Irak ve Suriye yıkıldı, milyonlar yaşamını yitirdi ve radikal terör daha da güçlendi. Özetle şiddet, şiddeti besledi.

Geçen 16 yıl boyunca ısrarla şunu dile getirmiştik. Şiddetin yaşam kaynağı şiddettir. Radikalizmin yenilmesi ancak onun fikri zeminde yok edilmesi ile mümkün olabilir. Bunun için bir "Haçlı Seferi" veya "Hristiyan ittifakı" değil, Hristiyanlarla gerçek Müslümanların ittifakı gerekmektedir. Bu ittifak da daha fazla şiddet üretmek için değil, eğitim için olmalıdır.

Ne acıdır ki ısrarla üzerinde durduğumuz bu gerçek, bir türlü hayata geçirilmedi. Terör eylemleri birbiri ardınca geldi ve son olarak Avrupa'yı hedef aldı. Fransa, bir buçuk yıldır OHAL durumunu devam ettirirken, İngiltere ardı ardına gerçekleşen terör saldırıları ile çalkalandı. İngiltere'de gerçekleşen son saldırıların ardından Başbakan Theresa May'in açıklamaları da, 11 Eylül'de düşülen hatayı anımsatıyordu. May, "Radikal İslam'a aşırı hoşgörü gösterildiğini" ifade ediyor ve "çoğulcu İngiltere değerlerinin, 'nefretin hatiplerinin' sunduğu her şey karşısında savunulması gerektiğine" dikkat çekiyordu.

Çoğulcu İngiltere değerleri, savunduğu özgürlük, eşitlik, çeşitlilik ve demokrasi kavramları bakımından kuşkusuz oldukça önemli değerlerdir. Ayrıca bu kültür; sanat, estetik, kalite, fikir özgürlüğü ve insan hakları gibi değerlere de sahip çıkması bakımından önemlidir. Çoğulcu İngiltere değerleri, nefretin hatiplerine karşı elbette korunmalı ve savunulmalıdır. Fakat çoğulcu İngiltere değerleri, radikalizm sorununun çözümü değildir.

İngiltere değerleri, bir kültür şekli, bir yaşam biçimidir; fakat bir din veya inanç şekli değildir. Radikalizm ise bir inanç üzerinden ortaya çıkar. Kimileri bunu İslami radikalizm olarak değerlendirmişlerdir; oysa bu inanç şeklinin İslam ile bir bağlantısı yoktur. Kuran'daki İslam'dan tamamen uzak olan, şiddete, vahşete ve kalitesizliğe dayalı bu inanç şekli, suni olarak üretilmiş bir şeydir. Çarpık bir inanç şeklininim ortadan kaldırılması için ise doğru inanç şeklinin sunulması gerekir.

Bir radikali, inandığı vahşet ülküsünden vaz geçirecek şey İngiltere değerleri değil, İslam'ın ta kendisidir. O ancak, inandığı dinin gerçekte bir barış dini olduğunu, bu dinde şiddete ve nefrete yer olmadığını anladığında terörü durdurur. Dolayısıyla ideolojik eğitim, terörizmin tek çözümüdür. Batı, bu eğitime dahil olmadıkça, barışçıl gerçek Müslümanlarla bu konuda ittifak etmedikçe, kendi değerlerini dayattıkça, bu mücadelede başarılı olamayacaktır.

Radikalizm, ne kişinin evini ne de ülkesini temiz tutmakla arınabileceği bir şeydir. Radikalizm artık dünyanın her yerindedir. Bir ada ülkesi olan İngiltere'ye dahi ulaşmıştır. Bu durum ne sosyal medyanın dizginlenmesiyle, ne havalimanlarında yapılan kapsamlı güvenlik önlemleriyle ne de dünyanın en geniş kamera ağına sahip olmakla çözülemez. Tedbir elbette gereklidir; fakat radikalizme önlem almadan, belanın bataklığını kurutmadan havayı ilaçlamak hiçbir sonuç vermeyecektir. Tam tersine, özellikle söz konusu Avrupa ülkelerinde yabancı düşmanlığı ve İslamofobi artacak, toplumlar içinde ayırımcılık başlayacak, mutsuz ve öfkeli halklar oluşacak ve olan Avrupa'nın kendi vatandaşlarına olacaktır. Terör örgütlerinin söz konusu öfkeli toplumlar içinde kendilerine daima daha rahat destekçi buldukları da unutulmamalıdır.

Bir diğer unutulmaması gereken şey ise, Batı'nın kendi değerlerini ve demokrasisini yaygınlaştırma özleminin, Batı'nın kendi metotlarıyla başarılı olamayacağıdır. "Demokrasi ve özgürlükler" sihirli kelime olmakta, fakat ortaya çıkan sonuç akan kanı artırmaktadır. Demokrasi ve özgürlükler, kuşkusuz ki güzel terimlerdir ve Ortadoğu'ya güzel bir özgürlük anlayışı çok yakışacaktır. Fakat bunun yöntemi Batı değerlerini dayatmak değil, önce halkın hurafeci inanç sisteminden arındırılmasıdır. Müslüman camiasının bir kesimi, söz konusu hurafeci anlayış nedeniyle pek çok insani değerinden mahrum kalmıştır. Dolayısıyla gerçek İslam anlayışının eğitim yoluyla gerçekleştirilmesi, bu bakımdan da önem arz etmektedir. Batı dünyası, eğer gerçekten radikalizme kapı açmayacak bir özgürlük anlayışını yaygınlaştırmak istiyorsa, şu durumda demokrasiyi dayatarak değil, Kuran'dan öğreterek bu toplumlara yanaşmalıdır. O zaman bu bölgelere, Batı'dan çok daha güçlü bir demokrasinin ve özgürlük anlayışının hakim olduğunu göreceklerdir.

İngiltere saldırılarının ardından Theresa May'in, "askeri müdahalelerle bir sonuç alınamayacağına" dair açıklamaları doğrudur. Fakat kısıtlama, fişleme ve sansürleme gibi eylemlerin de terörü tümden yok etmeyeceği açıktır. Özlemimiz ve isteğimiz, Batı dünyasının anlatmak istediğimiz gerçeği hızlı bir şekilde anlamasıdır. İdeolojik mücadele olmadan bu savaşın kazanılması mümkün değildir. Terörün, ne kendi topraklarımızda ne Ortadoğu'da ne Avrupa ne de Amerika'da sinsi yüzünü göstermesine asla iznimiz yoktur. Çabamız, bu felaketi temelinden ortadan kaldırmak içindir. Umarız Batı dünyası, yakın bir gelecekte bu çağrıya cevap verir.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune & (Güney Afrika) Daily News'de yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/world/europe/1779-september-11th.html

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/250932/11-eylulden-beri-ne-degistihttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/250932/11-eylulden-beri-ne-degistihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_what_has_changed_since_september_11th_3.jpgWed, 21 Jun 2017 12:54:49 +0300
Depresyona Karşı En Güçlü İlaç Sevgidir

Depresyon, günümüz toplumlarında çok yaygın olarak görülen, tahribat gücü yüksek, bu nedenlerle “çağımızın vebası” olarak da adlandırılan bir hastalık. Kişinin ruhsal ve bedensel sağlığını, aile ve iş hayatını ve sosyal ilişkilerini bozan; onu günlük işlerini yapamayacak duruma getiren bir sorun. Düşüncelerinden duygularına ve davranışlarına, beslenmesinden uykusuna, işlerinden ilişkilerine kadar yaşamının her safhasını olumsuz etkileyen bir rahatsızlık. Zengin-fakir, cahil-kültürlü, genç-yaşlı, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin herkesi hedef alabilen psikolojik kaynaklı bir çöküntü durumu.

Öyle ki, iki çocuk annesi, iyi eğitimli, güler yüzlü, iyimser, ailesi ve çevresi tarafından değer verilen, kibar, huzursuzluktan uzak duran, sanata önem veren, hayatta istediği hemen her şeyi elde etmiş güzel bir bayanın hayatını kabusa çevirebiliyor.

Ya da zeki, başarılı, zengin, çalışkan, kişilikli, hırslı, kariyer sahibi, açık sözlü, sosyal ilişkileri güçlü, çok yönlü, düzenli spor yapan genç bir iş adamının hayatını alt üst edebiliyor.

Çoğu insan bu özelliklere sahip şahısların böyle bir psikolojik hastalığa yakalanabileceğine ihtimal dahi vermeyebilir. Gerçekte ise, yaşadıkları depresyona ilişkin öykülerini anlatanlar arasında böyle çok sayıda kişiye rastlamak mümkün.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2017 tarihli son raporuna göre, dünya üzerinde 322 milyon insan depresyon içinde yaşıyor. Diğer bir ifadeyle, dünya nüfusunun yüzde 4.4’ü. Bu rakam öylesine büyük ki depresyonu dünyanın en yaygın hastalığı yapıyor. WHO’nun, konunun ciddiyetine dikkat çekmek için, bu sene, 7 Nisan Dünya Sağlık Günü temasını depresyon olarak belirlemesinin sebebi bu.

Yine rapordaki bazı istatistiki veriler konunun ulaştığı boyutları anlamak açısından önemli. Depresyonun, çağımızın modern toplumları ve gelişmiş ülkeleri dahil, dünya genelinde bir yükseliş eğiliminde olduğu görülüyor. Öyle ki 2005 ile 2015 yılları arasındaki artış oranı yüzde 18.4; ki bu oldukça yüksek seviyede bir artış. Depresyon, kadınlar arasında (yüzde 5.1) erkeklere oranla (yüzde 3.6) daha yaygın. Kadınlar bu hastalığın yol açtığı olumsuz sonuçlardan daha çok etkileniyorlar. Ayrıca, gençlere nazaran ileri yaşlarda su hastalığa rastlanma oranı daha yüksek; öyle ki, en çok etkilenenler, 55-74 yaş aralığındaki kişiler. Yine rapordaki verilere göre, ölümcül olmayan hastalıklar arasında, en fazla sağlık kaybına neden olan hastalık grubu, depresif bozukluklar.

Bunların yanı sıra endişe verici diğer bir gelişme, depresyon ilacı kullanımındaki rekor artış ve bu ilaçların adeta gıda gibi tüketilir hale gelmesi. ABD Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezi’nin (NCHS) bir araştırmasına göre, 1988-1994 ile 2005-2008 dönemleri kıyaslandığında, bu ülkedeki antidepresan kullanımının tüm yaş gruplarındaki artış oranı yaklaşık yüzde 400. Yine ABD’de en çok kullanılan reçeteli ilaçlar arasında ilk sıra antidepresanlara ait.

Hüzün, keder, neşesizlik, bitkinlik, ilgisizlik, huzursuzluk, çaresizlik, umutsuzluk, sinirlilik, gerginlik, boşluk, değersizlik ve suçluluk hisleri, kaygılar, endişeler ve çeşitli fiziksel rahatsızlıklar çoğu zaman depresyona eşlik eder. En tehlikelisi ise, ileriki aşamalarda hastanın zihnini meşgul etmeye başlayan intihar düşüncesi şüphesiz. Özellikle de, her sene milyonlarca insanın intihar girişiminde bulunduğu, bunların yaklaşık 800 bininin bu yüzden hayatını kaybettiği ve yine WHO raporuna göre, depresyonun da intihara sürükleyen başlıca etken olduğu düşünülürse durumun vahameti anlaşılabiliyor.

Depresyonla mücadelede spor, sağlıklı beslenme, düzenli uyku, olumlu ve pozitif yönde yaşam tarzı değişiklikleri, uzman doktor gözetiminde alınan antidepresan ilaçlar ve psikolojik tedavi desteği belirli ölçülerde faydalı olabilir. Ama nihai çözüm için, depresyona zemin hazırlayan koşulların ortadan kaldırılması gerekir.

Günümüzde toplum büyük ölçüde katı, soğuk ve sevgisiz bir ruhun etkisi altında. Çoğu insanda bencilliğe, tartışmaya, duyarsızlığa, nefrete, anlayışsızlığa, merhametsizliğe, kıran kırana rekabete muazzam eğilim var. Çoğu insan vicdanına değil çıkarlarına uygun olanı yapmayı tercih ediyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan menfaatçilik, beraberinde huzursuzluk, iç sıkıntısı ve gerilim getiriyor. Bu özellikler ise insan bünyesinin dayanabileceği türden özellikler değil kuşkusuz. İnsan bedenine aykırı bir ruh halinin hakim olması beraberinde akıl, ruh ve beden sağlığında bozukluklara neden oluyor. Diğer bir ifadeyle, insanlar sevgiden, ahlaki ve manevi değerlerden uzaklaştıkça, depresif bozukluklara ve psikolojik sorunlara yaklaşıyorlar. Çünkü insan ruhu ancak iyilik, güzellik ve sevgi peşinde olduğu sürece tatmin olacak bir yapıdadır.

İhtiyaç içindeki bir çocuğu görmezden gelmek değil, bir hediye ile onu mutlu etmek; bir fakire ilgisiz kalmak değil, ona yardım etmek asıl müthiş bir sevinç ve mutluluk vesilesidir. İnsan ruhunun sürekli olarak fedakarlık, sevgiyle, ahlaki ve manevi güzelliklerle beslenmesi gerekir. Her bakımdan yüksek kaliteli bir hayat sadece bu şekilde elde edilebilir. Sürekli nefretin ve öfkenin hakim olduğu egoist bir yaşam, olması gereken gerçek yaşam tarzı değildir. İnsanların genelinin bu hataya düşmesi kimseyi yanıltmamalıdır. İnsan, kendi kalbinde sevgiyi ve huzuru gayet güzel hakim edebilir. İnsanı daha üstün bir yaşam tarzına ulaştıracak şey, materyalist dünyanın çatışmaları veya çelişkileri değil; aksine yapacağı fedakarlıklardır. Dünyanın çekişme değil, sevgi ortamı olduğunu anlayan bir toplumda, depresyon gibi suni hastalıklar bütünüyle yok olacaktır.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/world/1691-depression.html

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/06/06/the-leading-health-problem-worldwide-on-the-rise-depression/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/249366/depresyona-karsi-en-guclu-ilachttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/249366/depresyona-karsi-en-guclu-ilachttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_the_leading_health_problem_worldwide_on_the_rise_depression2.jpgThu, 01 Jun 2017 15:17:55 +0300
Suriye Barışı için Tek Çözüm: Türkiye-İran-Rusya İttifakı

Suriye iç savaşına, bu coğrafyanın dışındaki unsurların kalıcı bir çözüm bulamayacağını, bu konunun, özellikle Türkiye, Rusya ve İran gibi bölge ülkelerinin ittifakı ile çözülebileceğini çok defa dile getirmiştim. Nitekim, bu yönde çeşitli adımlar atılmış ve 20 Aralık 2016'da Rusya, Türkiye ve İran’ın katıldığı Moskova'daki Suriye görüşmelerinin ardından üç ülkenin dışişleri bakanları ortak bir bildiri üzerinde anlaştıklarını açıklamıştı.

Suriye'nin birlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması, krizin askeri yöntemlerle çözülemeyeceği, görüşmelere katılan her üç ülkenin de garantör rolünü üstlenmeleri, ateşkeslerin yaygınlaştırılıp insani yardımların acil olarak gerekli yerlere ulaştırılması gibi son derece hayati ilkelerin kabul edildiği bildirinin imzalanmasından sonra 30 Aralık 2016'da genel ateşkes yürürlüğe girmişti.

Böylece krizin başından bu yana, bölgedeki 3 kilit ülkenin ittifakıyla Suriye'de somut ve gerçekçi bir barış sürecinin ilk adımları atılmış oldu. Bu, aynı zamanda bölgedeki sorunlarda yegane çözümün ancak bu üç ülkenin ittifak ve işbirliğiyle sağlanabileceğinin de tarihi bir göstergesiydi. Zira daha önce ABD ve Batılı koalisyonların öncülüğünde başlatılan Cenevre toplantıları soruna yeterince çözüm ve katkı sağlayamamıştı.

Moskova uzlaşması aynı zamanda Suriye için yeni bir dönemin habercisi olan Astana görüşmelerinin de öncüsü oldu. Bu yıl, 23-24 Ocak, 15-16 Şubat ve 14-15 Mart'ta ilk üçü düzenlenen Astana toplantılarında Rusya, İran ve Türkiye'nin ateşkesin garantörleri olması, ateşkesin devamlılığının sağlanması ve güçlendirilmesi için bu üçlü mekanizmanın izleyici konumda bulunmaları karara bağlanmıştı. BM, rejim heyetleri ve muhalif güçler de bu kararı onaylamışlardı.

19-20 Nisan tarihlerinde Tahran'da yapılan zirvede İran, Türkiye ve Rusya bir araya geldi. 4. Astana buluşmasında görüşülecek konular müzakere edildi. Ardından, taraflar arası tutuklu takasları görüşüldü ve Suriye'de 4 çatışmasız güvenli bölge oluşturulması üzerinde anlaşıldı.

İran, Türkiye ve Rusya arasında imzalanan muhtırada, söz konusu çatışmasızlık bölgelerinin Suriye'nin İdlib vilayetinin tamamını, Lazkiye, Halep, Hama ve Humus vilayetlerinin belli bölümlerini, Şam/Doğu Guta bölgesi, Deraa ve Kuneytra vilayetlerinin belli bölümlerini kapsaması kararlaştırıldı.

 Zaten Astana'daki 4. toplantının hemen öncesinde Soçi'de bir araya gelen Sayın Erdoğan ve Sayın Putin de çatışmasızlık bölgeleri konusunda uzlaştıklarını ifade etmişlerdi. Böylelikle Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde Suriye'de kalıcı bir barışa doğru çok önemli bir adım daha atılmış oldu. Suriye'de ilk defa silahların konuşmadığı bir döneme girildi. Çatışmasızlık bölgeleri kararı Cenevre'de yapılan Suriye görüşmelerinin 6. turuna da olumlu bir hava sağladı.

İlginç olan, bu gelişmeler karşısında bir kısım Batı medyasını ciddi bir telaş sarması. Türkiye, İran, Rusya üçlüsünün bölgede tarihi inisiyatif ortaya koyması, ABD'nin bölgedeki nüfuzunun zayıfladığı yönünde yorumlandı.

Her zaman olduğu gibi öncülüğünü yine bazı İngiliz medya kuruluşlarının üstlendiği kampanyada İran, Rusya, Türkiye ittifakı, NATO karşıtı bir yapılanma gibi gösterilmeye çalışıldı. The Economist, gelişen bu dostluk ortamından NATO'nun endişe duyması gerektiğini belirtti.

TIME ise ilk etapta 4 ana bölgeyi kapsayacak çatışmasızlık kararının tüm ülkeyi kapsamaması üzerine felaket senaryoları kurarak, kararın muhalifler açısından kabul edilemez olduğu yorumlarına yer verdi. 6 yıldır kan ve ateş gölüne dönmüş ülkeyi topyekun ateşkes ve barışa taşıyacak tarihi bir planın, en iyi niyetli ve olumlu adımlarını bile kötümser, provokatif ve bölücü bir havaya soktu.

Küresel emperyalizmin orkestra şefi İngiliz derin devletini saran telaş, Rusya'nın desteğiyle bölgenin iki büyük Müslüman devleti İran ve Türkiye'nin Suriye'ye sahip çıkmada ne derece doğru, haklı ve isabetli bir karar verdiklerinin de altını çiziyor. Yüzlerce yıldır sayısız plan ve projeyle Ortadoğu'daki çıkar hesaplarını hayata geçirmeye çalışan bu derin yapının, İran, Türkiye ve Rusya'nın bölgede güç ve inisiyatif sahibi olmaları en işine gelmeyen durum.

Bilindiği gibi, tarih boyunca bu üç ülkenin gücünü ve aralarındaki dostluğu kırmaya yönelik her dönemde sayısız karmaşık planlar devreye sokulmuştur. Üç ülke de, ambargolar, yaptırımlar ve kuşatmalarla yıpratılmaya, zayıflatılmaya çalışılmıştır. Nitekim, son olarak PYD/PKK'ya yapılan devasa askeri destekle, terör örgütünü bölgenin kalbinde küresel emperyalist düzenin kalesi haline getirme çabaları bu kuşatmanın son ataklarından. Diğer yandan, ırk, mezhep, milliyet eksenli provokasyonlarla üç ülke arasında öfke, nefret ve düşmanlık tohumları halen ekilmeye çalışılıyor.

Güzel olan ise, tarih boyunca bu üç ülkenin hiçbir zaman söz konusu tuzaklara düşmemiş olması. İran, Türkiye ve Rusya, tüm baskılara rağmen ittifaklarını daima sürdürmüş ve bu güzel ittifak, daima güzel sonuçlar vermiştir.

Şimdi de Suriye barışında İran, Türkiye ve Rusya'nın güçlü bir dostluk, ittifak ve işbirliği içinde kenetlenmeleri, büyük bir uzlaşı ve anlayış içinde ortak hareket etmeleri bu sinsi oyunların başarıya ulaşmadığının ve ulaşamayacağının güzel bir göstergesi olacak. Özellikle iki Müslüman kardeş ülke İran ve Türkiye'nin basit provokasyonlara itibar etmeden, Sünni-Şii ayrımı gözetmeden dostluk ve kardeşlik bağlarını güçlendirmede kararlı olmaları, sınırlarını açarak ekonomik, siyasi, sosyal ve stratejik alanlarda en üst düzeyde işbirliğine girmeleri Allah'ın izniyle bölgede barışın, istikrarın, kalkınma ve refahın en büyük güvencesi olacaktır.

Adnan Oktar'ın Tehran Times & Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

http://www.tehrantimes.com/news/413895/The-Road-to-peace-in-Syria

http://www.jeffersoncorner.com/the-road-to-peace-in-syria/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/249205/suriye-barisi-icin-tek-cozumhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/249205/suriye-barisi-icin-tek-cozumhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/tehran_times_adnan_oktar_the_road_to_peace_in_syria2.jpgWed, 31 May 2017 14:27:02 +0300
Dünyayı değiştirmek isteyenler

Dünyanın büyük bir kısmı, hem siyasi hem de sosyal olarak büyük çalkantıların içinde bocalıyor şu anda. Ancak bütün bu çalkantılara ve olumsuzluklara rağmen değişiklik isteyen insanlar var. Bu insanlar, tüm güçleriyle sorunlara çözüm arıyorlar. Farklı ülkelerdeki, farklı kıtalardaki insanların problemlerini kendi problemleri gibi görüp çözüm üretmek istiyorlar. Afrika’daki açlığa, iç savaşlara, fakirliğe, gelir eşitsizliğine, silahlanmaya bir çözüm bulabilmek için fedakarlık yapmaya samimi olarak hazırlar.

Dünyayı değiştirmek isteyen bu insanların amacı daha adil bir dünyada yaşamak. Onların çabaları diğer insanlarda bir heyecan kıvılcımı oluşturuyor kuşkusuz; ama geniş kitlelere bu tutkuyu yeterince aşılayamıyorlar. O yüzden de parlayıp sönen hareketler olarak kalıyor; hatta kimi zaman da marjinalleşip yeraltına iniyorlar. Ancak sorun şu ki, birçoğu doğru yöntemleri bulamıyor. Örneğin ırkçılıkla mücadele eden  bazı gruplar  doğru niyetle ortaya çıkmış olsalar da  soruna bir türlü çözüm bulamamanın verdiği hayal kırıklığı ile kimi zaman şiddete başvuruyorlar. Oysa şiddet, bir yolu düzeltmeye çalışırken haklı tarafı haksız konuma düşüren oldukça yanlış bir yöntem. İnsanlara adaleti ve sevgiyi öğretmek şiddet yoluyla asla mümkün olmaz.

Dünyayı değiştirmeyi hedefleyen insanlar tutkularını başkalarına da empoze edebilmek için yeni ve doğru yöntemleri bulmak zorundalar. İnsanların sokaklarda görmeye alıştığı gelip geçici protestolar yerine, başarılı sonuçlar elde edecek ve sonunda da insanları mutlu edecek çalışmalara imza atmalılar. Bunu yapmak için ise doğru bir ideoloji ile yola çıkmalılar.

Din, çok güzel bir birleştirici faktördür; adalet ve sevgiyi öğretir. Dinin temelinde tüm insanlara, tüm inançlara ve tüm fikirlere saygı vardır. Dolayısıyla din esasına dayalı bir sevgi ortamı, herkesin rahat edeceği ve herkes için adaletin sağlanacağı bir anlamına gelir. Dinin sağladığı bu ortam, dindar olsun veya olmasın, tüm insanların tek bir çatı altında ittifak edebileceği bir motivasyon kaynağıdır.

Dindar insanlar Allah’a içten bağlı oldukları için insanların özlemini duydukları fedakarlığı, samimiyeti, dürüstlüğü, sabrı ve en önemlisi iyiliği en mükemmel şekilde yaşarlar. Samimi bir dindar, kötülüğün yeryüzünden silinmesi için her türlü gayreti gösterir. Zordaki insanlar için elinden gelenin en fazlasını yapar. Allah rızası için zamanını, maddi imkanlarını, fiziksel gücünü bu amaç için kullanır. İşte bu nedenle dindar insanlar için "iyilerin ittifakı" önemlidir. İnaçlı Hristiyan, Musevi ve Müslümanların birlikte hareket etmesi çok büyük emelleri gerçekleştirecek en büyük ittifaktır.

Kuşkusuz burada kastettiğimiz gerçek dindarlardır. Hurafelere uyanlar, dini farklı şekilde yorumlayanlar, sevgi yerine nefret isteyen radikaller ve aşırılıkçılar burada muhatabımız değildir. Hurafelere uyarak dinin farklı yorumlanması zaten başta dine ve dindarlara yönelik bir iftiradır. Dolayısıyla kastettiğimiz ittifak, dinin özünün sevgi olduğunu bilen gerçek dindarlarla sağlanmalıdır. Dünyayı değiştirmek isteyen sağduyulu kişiler, sevgi ve huzur için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır dindarları yanlarına alarak, camileri, kiliseleri, sinagogları faaliyet alanı haline getirerek büyük bir atılım sağlayabileceklerdir.

Tabi ki dindar olmayan insanlar arasında da bu vasıflara sahip kişiler bulunur. Ama ahiret inancının ve Allah sevgisinin insanları doğru yola iletici gücü çok fazladır ve sağlamdır. İşte bu nedenle dindar olmasalar da güzel hedefler için gayret eden insanların dindarlarla ittifakı da önemlidir.

Unutmayın, kötülük dünyada kendi başına gelişmemiştir ve kontrolsüz bir şekilde de ayakta durmamaktadır. Kötülüğün ardında bu ortamdan çıkar sağlayan insanlar vardır. Bugün Afrika'daki açlıktan, Filipinler'deki fakirlikten, Latin Amerika'da yaygın şiddet ve uyuşturucudan bahsediyorsak, herkes bilmektedir ki, tarihin bir döneminde bu bölgeler sömürgecilik adına ezilmiş ve özellikle fakir bırakılmıştır. Afrika fakirleştikçe, ayrıcalıklı bir grup zenginleşmiştir. Meksika'daki kartel savaşlarında can verenlerin gerçek katilleri uyuşturucu trafiğini yöneten ve bundan her dakika para kazananlardır. Filipinler'de çöplerin arasında yaşayanların hemen yan sokağında israf içinde yaşayanlar vardır.

Kötülük organize bir harekettir. Global hareket eden, bir kolu koptuğunda hemen yenisi çıkan bir organizmadır. Kötülük isteyenler, dünya üzerindeki iyi kutupların arasına açmak için çaba göstermekte ve ilk planda dindarları hedef almaktadırlar. Çünkü iyilerin ittifakının karşısında ayakta kalamayacaklarını gayet iyi bilmektedirler. Bu denli organize kötülüğün karşısında insanların, halkların, ülkelerin hatta küçük çaplı ittifakların tek başına ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle iyilerin ittifakının da büyük ve organize olması gerekir. Kötülerin sinsi tuzakları ancak bu şekilde engellenir ve dünya yakın gelecekte daha iyi bir yer haline gelir.

Adnan Oktar'ın Al Bilad'da yayınlanan makalesi

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248853/dunyayi-degistirmek-isteyenlerhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248853/dunyayi-degistirmek-isteyenlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_adnan_oktar_those_who_want_to_change_the_world2.jpgSun, 28 May 2017 17:23:39 +0300
Erdoğan-Trump Görüşmesi, Derin Devlet ve YPG GerçeğiBilindiği gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçen haftaki Beyaz Saray ziyaretinden bir hafta önce Başkan Trump, YPG'ye ağır silah yardımı yapılmasına dair kararı imzalamıştı. Bazı kesimler bunu, Türkiye ile ABD arasında yeni bir gerilim döneminin habercisi olarak yorumladı. Bu gerilimin görüşmeye de yansıması beklentiler arasındaydı.

Beklendiği gibi olmadı. İki lider son derece sıcak, samimi ve dostane bir ortam içerisinde bir araya gelerek birbirlerine övgüler ve dostluk mesajları yönelttiler. Dost ve müttefik iki ülke arasındaki güçlü ilişkilerin süreceği vurgusu yapıldı.

CNN görüşme hakkında, Trump'ın önceki ABD yönetimiyle gergin ilişkiler içinde olan Erdoğan'a, en sıcak karşılamayı yaptığı yorumunu yaptı.

İlginç olan, Obama yönetimiyle Türkiye arasındaki gerginliğin ardında da bugünkünden farklı konular yoktu. ABD'nin terör örgütü YPG'yle olan ilişkileri daima sorunun merkezi olmuştu.

Sayın Erdoğan, Beyaz Saray'daki basın toplantısında "Özellikle YPG/PYD terör örgütünün, hangi ülke tarafından olursa olsun muhatap olarak alınması, bu konuda küresel düzeyde verilen mutabakata kesinlikle uygun değildir" sözleriyle bu hatalı politikayı açık bir biçimde eleştirdi.Bu sözler karşısında Başkan Trump, YPG'nin adını geçirmeden, "IŞİD ve PKK gibi terör örgütleriyle mücadelede Türkiye'yi destekliyoruz" açıklamasıyla yetindi.

YPG'nin, ABD'nin terör listesinde yer alan PKK'nın Suriye yapılanması olduğuna dair yüzlerce belge ve delilin yer aldığı çok kapsamlı bir rapor, Türk heyeti tarafından ABD yönetimine de sunuldu. Bölgeyi yakından tanıyan ABD'li yetkililer de zaten bu gerçeği her fırsatta dile getirmekten çekinmiyorlar.

ABD'nin son Suriye Büyükelçisi Robert Ford, The Atlantic'te 11 Mayıs 2017'de yayınlanan makalesinde PYD/YPG'nin PKK'yla aynı terör örgütü olduğunu çok sayıda kanıtla gözler önüne seriyor. PYD'nin bizzat Kandil'deki PKK yönetimi tarafından kurulduğunu, PYD militanlarının PKK kökenli olduklarını, Türkiye'de terör eylemleri gerçekleştiren PKK'lı teröristlerin Kuzey Suriye'de eğitildiklerini anlatıyor.

2005'te, ABD Ankara Büyükelçiliği yapan Ross Wilson da şunları söylüyor: "YPG kesinlikle PKK’nın bir uzantısı. 'İkisi başka şey' diyenler kendini kandırıyor. Fakat bu bahsettiğimiz ayrım, ABD ordusunun ve şimdi görüyoruz ki Trump yönetiminin fikri."

Başkan Trump'ın, her fırsatta var gücüyle eleştirdiği Obama politikalarını kendi iktidarı döneminde aynen sürdürüyor olması ilk bakışta çelişki gibi görünüyor. Oysa çelişki yok; çünkü bunlar Trump'ın kendi politikaları değil. Bunlar, ABD'nin tüm kilit noktalarına hakim derin devlet mekanizmasının her dönem dayattığı politikaların devamı...

ABD'de Başkanlar, hangi politik görüş ya da vaatlerle iktidara gelirse gelsin sonuçta bu sisteme boyun eğmek, teslim olmak zorunda kalıyorlar. Boyun eğmeyenler ise tehdit ve baskılara maruz kalıyor; ısrar edenler ise JFK örneğinde olduğu gibi elimine ediliyor.

Araştırmacı-yazar Jack Ravenwood, The Unz Review adlı analiz sitesindeki "Trump, JFK ve Derin Devlet" başlıklı makalesinde, Kennedy'nin derin devletin ABD'deki kalelerinden CIA'nin talimatlarına uygun hareket etmediği için nasıl gözden çıkarıldığını detaylarıyla ortaya koyuyor. Derin devletin, kendi adayı olmayan Trump'ın seçilmesinden bu yana onu yok etmek için her türlü yola başvurduğunu anlatıyor.

Amerikan democracynow.org sitesindeki bir röportajda, CIA'nin ve istihbarat dünyasının başından beri Clinton'a destek verip Trump'a bütünüyle karşı olduğunu, bu nedenle seçildiğinden bu yana Trump'ın aleyhinde faaliyetle meşgul olduğunu anlatıyor.

Trump'ın başa geçmesinin ardından,  "derin devlet" konusu geçtiğimiz aylarda ABD medyasında ve siyasi çevrelerinde yoğun biçimde gündeme geldi. New York Times, konu hakkında "Sızıntılar Çoğalırken Amerika'da Derin Devlet Korkusu" başlıklı geniş bir makale yayınladı.

ABD'de bugün derin devlet, CIA, FBI, Pentagon gibi fiili gücü elinde tutan birimler, kongre, siyasi partiler, yargı mekanizmaları, STK'lar, Düşünce Kuruluşları ve medyadaki uzantıları üzerinden rutin projelerini dayatmaya devam ediyor.

FBI, her gün Trump aleyhindeki soruşturmalarını genişletiyor. Çok daha ilginci, Trump-Rusya bağlantısına dair iddiaların sahibi Christopher Steele, eski bir İngiliz MI6 ajanı.

Derin devlet tarafından kullanılan bazı propaganda yayınları Trump aleyhinde sürekli yeni "skandallar" üretmeye devam ediyor. Washington Times'tan Wesley Prudan, makalesine, "Donald Trump'ı yok etmek ana akım medyanın haber odasındaki tek önemli konu" başlığını atıyor.

Bu şartlar altında, derin devlet tarafından abluka altına alınmış olan Trump'ın, YPG konusunda kendisine sunulan kararları da imzalamaktan başka çaresi olmadığı açık. Böylece, küresel emperyalizmin lideri İngiliz derin devleti, 200 yıldır sayısız karmaşık planla yönettiği Ortadoğu politikalarının finaline hazırlanıyor. Bu da, bölgenin kalbinde PYD-YPG/PKK üzerinden kurulacak bir Komünist Kürdistan projesi. Derin devletin planladığı bu uydu devlet, onun bölgede konuşlanacağı dev bir askeri, stratejik ve istihbari üs olacak.

Bu durum yalnızca Türkiye için değil, Rusya, İran ve tüm diğer Ortadoğu ülkeleri için yanıbaşlarında yükselecek büyük bir tehdit. Bu nedenle Rusya, Türkiye ve İran'ın güçlü ittifakıyla bu “şer oluşuma” karşı her türlü politik, askeri ve stratejik tedbirin alınması gerekiyor.

Sayın Putin, Soçi görüşmesinde Sayın Erdoğan'a, Rusya'nın YPG'ye askeri destek sağlamasının söz konusu olmadığını belirterek önemli bir garanti verdi. Bununla birlikte, her iki ülkenin de güçlü bir işbirliğiyle Suriye ve Irak'ın toprak bütünlüğü konusuna ağırlık vermeleri çok hayati. İngiliz derin devletinin bu ülkelerin topraklarında kendine bağlı küçük uydu devletler oluşturmasını engellemenin tek yolu bu.

Dünyanın birçok ülkesinde, tıpkı ABD'deki gibi, İngiliz derin devleti kontrolünde örtülü bir sistem işliyor. Rusya ve Türkiye gibi ülkeler bu sisteme karşı direnen nadir ülkelerden. Derin devlet hakimiyetine başkaldırdıkları için de, sürekli olarak tehdit, saldırı, yaptırım ve kuşatmalara maruz kalıyorlar. Bu nedenle sağlam bir ittifak ve işbirliği içinde olmaları, tüm küresel gücüyle saldıran bu derin yapılanmalara karşı koymada en akılcı yöntem olacaktır.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/26-05-2017/137837-erdogan_trump_meeting-0/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248796/erdogan-trump-gorusmesi-derin-devlethttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248796/erdogan-trump-gorusmesi-derin-devlethttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_erdogan_trump_meeting_the_deep_state_and_the_reality_of_YPG_2.jpgSat, 27 May 2017 17:11:08 +0300
Türkiye'nin AB Yolculuğu Nereye Kadar?

Türkiye'nin AB macerası, birliğin öncü formu AET'ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) 31 Temmuz 1959'da resmen ortaklık başvurusunda bulunmasıyla başladı. 12 Eylül 1963'te Ankara'da imzalanan geçici ortaklık anlaşması, 1 Ocak 1996'da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ve 11 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi'nde adaylığının resmen onaylanmasıyla devam etti.

Devamında yine çok çeşitli aşamalardan geçen süreç, örneğine nadir rastlanır bir biçimde bugün hala bir sonuca ulaşmadı. İlk başvurusundan bu yana yaklaşık 60 yıldır birliğe tam üye olmak için bekleyen Türkiye, resmen aday olduktan sonra AB tarafından en uzun süre bekletilen ülke konumunda.

Türkiye'nin inişli çıkışlı AB yolculuğunu zorlaştıran her iki taraftan kaynaklanan çeşitli sorunlar oldu. Ancak, Türkiye'nin en ciddi sıçramaları yaptığı 2006 sonrası dönemde bile Türkiye'nin üzerine düşen sorumlulukları başarıyla yerine getirmesine rağmen, AB tarafından üretilen zorlukların önü kesilmedi. Zorluk çıkarmanın ötesinde, çeşitli AB ülkelerinin son yıllarda takındıkları Türkiye karşıtı tutum, ilişkileri adeta kopma noktasına getirdi. İlişkileri bu istenmeyen boyuta sürükleyen belli başlı dönüm noktaları şöyle sayılabilir:

- Özellikle son birkaç yıldır, AB ve bir kısım AB üyesi ülkelerin Türkiye'nin içişlerine, meşru devlet politikalarına pervasızca müdahil olma girişimleri. Seçilmiş hükümetlere, liderlere yönelik sürekli tehdit ve baskı içeren mesajlar göndermeleri. Bu tehdit ve ithamların gerçekte Türk toplumunun özgür iradesini ve demokratik haklarını hedef alması...

- Mayıs 2013 Gezi Parkı ayaklanmalarında anarşist grupların, terör örgütlerinin Türkiye çapında kurulu düzeni zorla yıkma girişimlerine AB genelinden açık ve gizli destek gelmesi. Komünistlerin ve PKK teröristlerinin de zaman içinde dahil olduğu bu silahlı ayaklanmayı AB'li çevrelerin "demokratik protesto gösterileri", "çevreci eylemler", "gösteri ve yürüyüş özgürlüğü" gibi meşru ve masum görünümlere sokma çabaları. Terörist ve isyancılara müdahalede bulunan güvenlik güçlerini ise faşist, zorba ve insan hakları ihlalcileri olarak damgalaması. Bazı AB üyesi istihbarat servislerinin ayaklanmanın provokasyon ve organizasyonlarında bizzat rol almaları...

- 15 Temmuz 2016'da girişilen başarısız darbe girişimlerine AB ve bazı AB ülkeleri tarafından büyük ölçüde kayıtsız kalınması.

- Bir kısım AB üyesi ülkelerin, Türkiye'yi yıllardır tehdit eden PKK, PYD, FETÖ, DHKP-C gibi kanlı terör örgütlerine, para, silah, mühimmat, istihbarat ve personel desteği sağladıklarının defalarca deşifre olması. Ana akım Avrupa medyasından bu örgütlerin propaganda ve sözcülüğüne soyunanların ortaya çıkması. Bu terör örgütlerine yönelik yasal operasyon ve soruşturmaları, yargı ve infaz süreçlerini insan hakları ihlalleri olarak yansıtmaları...

- AB'nin Türkiye'ye mültecileri tutma karşılığında söz verdiği vize serbestisi vaatlerini yerine getirmemesi. Yıllardır mültecileri barındırma konusunda 10 milyar doları aşan bir maddi katkıyı insani sorumluluk gereği üstlenmekten çekinmeyen Türkiye'ye, kayda değer hiçbir destek vermemesi...

- 16 Nisan Anayasa referandumu sürecinde, AB genelinde EVET oyu verenler aleyhinde basın, yayın, siyaset gibi her türlü kanaldan sindirme ve karalama kampanyaları yürütmeleri...

- AGIT'in referandum raporu sonrasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Türkiye’yi 13 yıl sonra tekrar ‘denetim sürecine’ alma kararı. Bağımsız ve tarafsız olduğu iddia edilen AGIT gözlemcilerinin tek tek incelendiğinde alenen taraflı olduklarının ortaya çıkması. Andrej Hunko (Almanya), Lorena Lz de Lacalle (İspanya), Zerife Yatkın (Avusturya) gibi tespit edilebilen en az on gözlemcinin PKK terör örgütü sempatizanı oldukları ve referandum sürecinde aktif olarak HAYIR kampanyasına katıldıkları. Bunların ise, yalnızca sosyal medyadaki isimlerinden tespit edilebilenler olduğu...

AB'nin sürdürmekte kararlı göründüğü bu olumsuz tavrın ilişkilere katkı sağlamayacağı açık. Aynı çizgide, AB yetkilileri de eskisine göre çok daha açık konuşmaya başladılar. Mayıs ayı başında Reuters'in, "Üst düzey yetkililer Türkiye'nin AB hayalinin şimdilik sona erdiğini söylüyor" başlıklı haberinde, Avrupa Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn'ın şu ifadeleri yer aldı:

"Türkiye'nin Avrupa perspektifinden uzaklaştığı herkes için net... İlişkilerimizin odağında başka bir şey olmalı... Gelecekte ne yapılabileceğine, başka bir tür işbirliği başlatıp başlatamayacağımıza bakmalıyız."

Buna benzer açıklamalar her geçen gün AB gündeminde daha çok yer alıyor.

Tüm bunlar, AB'nin en başından beri Türkiye'yi birliğe alma niyeti olmadığını düşündüren gelişmeler. Onlarca yıldır karmaşık bürokrasilerle, özenli stratejilerle, Türkiye'yi tam koparmadan birliğin dışında tutmayı amaçlayan bir oyalama projesi sürüyor... Ekonomik ve stratejik hesaplar, bugüne kadar AB'nin üyelik konusunda Türkiye'ye net bir tavır koymasının önündeki en büyük engel oldu. Türkiye, bu hesapların farkında olmakla birlikte süreci kendi avantajına kullanma politikaları dahilinde tam üyelik yolundaki kararlı çabasından vazgeçmedi.

Oyalama sürecinin ardından AB'nin, "birliğin Türkiye'yi dışlamadığı, Türkiye'nin kendi isteğiyle uzaklaştığı" şeklinde kendini aklayacak yeni söylemler geliştireceği yetkililerin demeçlerinden anlaşılıyor.

AB'ye katılsın veya katılmasın, onlarca yıldır devam eden bu süreç Türkiye'nin demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü, modernizm, ekonomik ve kültürel kalkınma gibi hayati konularda kendini geliştirmesinde önemli bir motivasyon kaynağı oldu. Bu motivasyon, kuşkusuz her şeyden önce demokratik bir Müslüman ülke olan Türkiye'nin lehine olacaktır. Diğer yandan söz konusu AB politikalarının, Türkiye açısından, İran, Rusya gibi komşu ve dost ülkelerle çok daha yakın, sıkı ve güçlü ilişkiler geliştirmenin önemini de ortaya koyduğu açık.

Yoksul, ekonomik krizlerle, iflaslarla boğuşan üyelerin maddi yükü bir yana, hızla yükselen aşırı sağcı, milliyetçi akımların ciddi tehdit oluşturmaya başlaması, AB'nin kendi varlığını sürdürebilmesini de zora sokmuş görünüyor. Kuşkusuz AB, değerli ve korunması gereken bir birliktir. Bu önemli birliğin bozulması, hiç kimsenin lehine değildir, buna rızamız yoktur. Ancak şu açıktır ki, AB'nin kendi varlığını korumasını da, Türkiye ile ilişkilerinin seyrini de yine kendi tutumu belirleyecektir.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/05/27/will-turkeys-journey-join-eu-end/

]]>
http://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248731/turkiyenin-ab-yolculugu-nereye-kadarhttp://pkkyacozum.com/tr/Makaleler/248731/turkiyenin-ab-yolculugu-nereye-kadarhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_Turkeys_journey_to_join_EU_2.jpgThu, 25 May 2017 15:26:21 +0300